<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Mehmet Rakipoğlu, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Dec 2025 14:19:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>Dr. Mehmet Rakipoğlu, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsrail Gazze’yi Haritadan Nasıl Silmeye Çalışıyor?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israil-gazzeyi-haritadan-nasil-silmeye-calisiyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israil-gazzeyi-haritadan-nasil-silmeye-calisiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jul 2025 12:28:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1767</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail’in 7 Ekim sonrası Gazze’ye yönelik başlattığı saldırılar, görüntü itibarı ile Hamas’ı askeri olarak çökertme hedefini barındırsa da Siyonist rejimin Filistinli siviller üzerinde uyguladığı stratejiler, bu hedefin çok ötesinde bir niyeti ortaya koymaktadır. Gazze’nin tamamında ve özellikle kuzeyinde izlenen yöntemler; İsrail’in Gazzeliler üzerinde kitlesel yerinden etme, sivil altyapının tahribi, insani yardımın sistematik şekilde engellenmesi ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israil-gazzeyi-haritadan-nasil-silmeye-calisiyor/">İsrail Gazze’yi Haritadan Nasıl Silmeye Çalışıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İsrail’in 7 Ekim sonrası Gazze’ye yönelik başlattığı saldırılar, görüntü itibarı ile Hamas’ı askeri olarak çökertme hedefini barındırsa da Siyonist rejimin Filistinli siviller üzerinde uyguladığı stratejiler, bu hedefin çok ötesinde bir niyeti ortaya koymaktadır. Gazze’nin tamamında ve özellikle kuzeyinde izlenen yöntemler; İsrail’in Gazzeliler üzerinde kitlesel yerinden etme, sivil altyapının tahribi, insani yardımın sistematik şekilde engellenmesi ve yerleşim projelerinin yeniden gündeme getirilmesiyle birleşerek bir halkın coğrafi, sosyal ve siyasi anlamda haritadan silinmesine yönelik uzun vadeli bir stratejiye işaret etmektedir. Dolayısıyla İsrail’in 7 Ekim sonrası politikası Gazze’yi haritadan silmek ve yaşanılmaz halden çıkarmak üzerine kurulu olduğu ifade edilebilir.&nbsp;</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="864" height="486" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze.webp" alt="" class="wp-image-1769" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze.webp 864w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/1-gazze-696x392.webp 696w" sizes="(max-width: 864px) 100vw, 864px" /></figure>



<p><strong>Demografik Tasfiye</strong></p>



<p>İsrail’in Gazze’yi haritadan silmek ve yaşanılmaz hale getirmek için attığı adımlardan birisi Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri sürgüne zorlamak için her türlü eylemi hayata geçirmek gelmektedir. Diğer bir ifade ile İsrail Filistin’i Filistinsizleştirmeye veya Gazze Gazzesizleştirilmeye çalışmaktadır. Bu politika büyük oranda demografik tasfiye süreci ile toprakların vatandaşsızlaştırılmasına dayanmaktadır. Bu anlamda Gazze’nin kuzeyinde yaşanan geniş çaplı yıkım, sivillerin zorla göç ettirilmesi ve geri dönüş yollarının tamamen kapatılması, sadece askeri değil, derinlemesine siyasal bir mühendislik sürecinin sonucudur. Bölgedeki sivil hayatın- çadırlar da dahil- sistematik olarak hedef alınması, eğitim ve sağlık altyapısının bilinçli biçimde yok edilmesi ve ardından “insansızlaştırılmış” alanlara hiçbir yardımın sokulmaması, Gazze’nin kuzeyinin kalıcı olarak Filistinlilerden arındırılmasına dönük bir planı hayata geçirmektedir.</p>



<p>Bu demografik tasfiye aynı zamanda coğrafi bir yeniden düzenlemeyle birlikte yürütülmektedir. Gazze’yi kuzey-güney ekseninde ikiye bölen koridorlar, özellikle Netzarim, Philadelphi, Morag gibi işgal rotaları, sadece askeri hareketliliği kontrol altına almakla kalmamakta; aynı zamanda bölgenin fiziksel parçalanmasını kalıcı hale getirmektedir. Bu hatlar, kuzeydeki Filistinli nüfusun geri dönüşünü engelleyen bir duvar işlevi görürken, aynı zamanda İsrail’in ileride uygulamayı planladığı yerleşim stratejilerine de zemin hazırlamaktadır.</p>



<p>Yerinden edilen halkın geri dönüşünü engelleyen bu coğrafi düzenleme, yalnızca askeri ihtiyaçlarla sınırlı kalmamaktadır. İsrail’in uzun vadeli hedefi, kuzey Gazze’yi tampon bölgeye çevirmek ve bu bölgeyi sivil yerleşime yeniden açmaktır. Bu bağlamda, Gazze’nin kuzeyi, Batı Şeria’da yıllar içinde inşa edilen yerleşim mantığına benzer şekilde, “önce güvenlik” adı altında sivil kolonizasyonun meşrulaştırıldığı bir alan haline getirilmektedir. Haritadan silinen her mahalle, aslında yerleşimciliğe tahsis edilecek bir geleceğin fragmanıdır.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="576" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-1024x576.webp" alt="" class="wp-image-1770" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-1024x576.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-696x392.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze-1068x601.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-gazze.webp 1080w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><strong>Açlık ve Kaosun Silahlaştırılması</strong></p>



<p>İsrail’in Gazze politikasında bir diğer dikkat çeken boyut, insani yardımın sistematik biçimde engellenmesi ve bunun yaratacağı kaotik ortamın siyasi amaçlarla kullanılmasıdır. İsrail bu politikası ile Gazze’de toplumsal bir çöküş inşa etmeyi hedeflemektedir. Nitekim işgalci İsrial, Gazze’de sadece yardım kamyonlarının geçişi engellenmekle kalmamakta; aynı zamanda belirli bölgelerde İsrail destekli IŞİD benzeri terör yapıları ve organize silahlı çeteleri desteklemekte ve bu terör yapıları aracılığıyla yardımların yağmalanmasına göz yumulmaktadır. Bu çeteler, bölge halkı üzerinde hem ekonomik hem de fiziksel bir terör rejimi kurarken, İsrail işgal ordusunun bu süreçte aktif veya pasif biçimde koruyucu rol üstlenmesi, stratejik bir yönlendirmeye işaret etmektedir.</p>



<p>İnsani yardımı korumaya çalışan Gazzeli yerel kolluk kuvvetlerinin hedef alınması, buna karşın yardım tırlarını silah zoruyla yağmalayan çetelerin serbest bırakılması, hukuk düzeninin bilinçli şekilde çökertilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca İsrail üzerinden gönderilen yardımlar da İsrailli yerleşimci, silahlı çeteler tarafından da yağmalanmakta, İsrail’in Gazze üzerinde uygulamaya çalıştığı kaos mühendisliği İsrail halkının bir kısmı tarafından da icra edilmektedir. Bu durum sadece Filistin’in devlet ve toplumsal yapısını felç etmeyi değil, aynı zamanda halk arasında güvensizlik yaratmayı ve Hamas dahil tüm yerel otoriteleri itibarsızlaştırmayı hedeflemektedir. Bu kaotik ortam, İsrail’in ileride önerdiği alternatif yönetim modellerini dayatma açısından uygun bir zemin oluşturur. Açlık da bu çerçevenin temel bileşenidir. İsrail tarafından bilinçli biçimde uygulanan politikalarla günlük kalori alımının dramatik biçimde düşürülmesi, fırınların hedef alınması, su altyapısının yok edilmesi ve gıda kamyonlarının kasıtlı olarak yağmaya açık hale getirilmesi; halkı iki seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır: ya boyun eğip göç etmek ya da açlıktan ölmek. Bu politika, savaşın askeri cephesinden çok daha derin bir psikolojik kuşatmayı temsil etmektedir. Dolayısıyla İsrail açısından gıda silah gibi Gazzeliler üzerinde tehdit aracı haline getirilmiştir. Dolayısıyla açlık işgalci İsrail açısından sadece bir taktik değil, aynı zamanda stratejik bir kırılma aracı olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda İsrail’in yardım kanallarını özelleştirme (Gazze İnsani Yardım Vakfı gibi), özel güvenlik şirketleri ve silahlı çeteler üzerinden “insani yardımın militarizasyonu”nu önerme girişimleri, bu süreci kurumsal düzeye taşımaktadır.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="1000" height="550" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze.webp" alt="" class="wp-image-1771" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze.webp 1000w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze-300x165.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze-768x422.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze-150x83.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-gazze-696x383.webp 696w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></figure>



<p><strong>Yerleşimciliğin Dönüşü</strong></p>



<p>İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığında üçüncü temel sütun, yerleşimcilik ideolojisinin sahaya yeniden döndürülmesidir. 2005 yılında Gazze’den geri çekilen İsrail, bugün hem askeri hem siyasal olarak bu süreci tersine çevirmeye çalışmaktadır. Mevcut aşırı sağcı koalisyonun birçok üyesi, Gazze’de yeniden Yahudi yerleşimleri kurulmasını açıkça savunmakta ve kuzey Gazze’nin boşaltılmasını bu hedefin ön koşulu olarak değerlendirmektedir.</p>



<p>Yerleşimcilik yalnızca fiziki inşaat anlamına gelmemekte; bu aynı zamanda bir egemenlik beyanı olarak görülmektedir. Gazze’nin kuzeyinin “boş” ve “güvenli” hale getirilmesi, yerleşimciliğe uygun bir zemin yaratmakta; bu sayede işgalci İsrail, Gazze’nin bir bölümünü fiilen ilhak etmeye hazırlanmaktadır. Uluslararası hukuk açısından bu durum açık bir savaş suçu niteliği taşımakta; ancak sahadaki fiili durum yaratılarak, uluslararası toplumun tepkisizliği test edilmektedir. Bu süreçte sadece yerleşimciler değil, İsrail içindeki güvenlik bürokrasisi de kilit rol oynamaktadır. Askeri kontrol noktalarının kalıcılaştırılması, kuzeydeki boşaltılmış bölgelerin “güvenlik bölgesi” ilan edilmesi ve bu alanlara dışarıdan erişimin kısıtlanması, gelecekteki yerleşimlerin güvenliğini sağlamak için uygulanan adımlardır. Diğer bir ifade ile Gazze’de sadece mekânsal olarak yer açılmamakta; bu boşluklar aynı zamanda ideolojik ve askeri bir altyapı ile doldurulmaktadır.</p>



<p>İsrail’in bu politikası, Batı Şeria’da Oslo sonrası dönemde uygulanan “özerklik görünümlü işgal” modelini Gazze’ye aktarmayı da hedeflemektedir. Güneyde sembolik bir Filistinli sivil yönetimin kurulması, kuzeyde ise tamamen İsrail kontrolünde askeri-yerleşimci bir alanın inşa edilmesi; bölgenin parçalanmasını ve Filistin halkının siyasi temsil kapasitesinin yok edilmesini amaçlamaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak İsrail, Gazze’yi haritadan silmeye çalışmaktadır. Gazze’de yaşananlar bir savaş değil, İsrail tarafından bölgesel düzeyde planlanmış bir yeniden tasarım projesidir. Bu proje; demografik boşaltma, insani yardımın silahlaştırılması ve yerleşimciliğin yeniden kurumsallaştırılması gibi birbirini tamamlayan politikalar üzerinden hayata geçirilmektedir. İsrail, bu stratejiyle sadece Gazze’yi değil, Filistin’in temsil ve varoluş iddiasını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Gazze’de verilen mücadelenin ve direnişin anlamı, artık sadece bir coğrafyanın korunması değil; halkın siyasi ve tarihsel kimliğinin savunulması olarak görülebilir. İsrail tarafından yıkılan her ev, sadece bir bina değil; bir kimliğin, bir hafızanın ve bir halkın varlık iddiasının hedef alınmasıdır. Bu bağlamda Gazze’deki direniş, modern çağın sömürgeci planlarına karşı verilen en sembolik karşı duruşlardan biri olarak tarihe geçmektedir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israil-gazzeyi-haritadan-nasil-silmeye-calisiyor/">İsrail Gazze’yi Haritadan Nasıl Silmeye Çalışıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israil-gazzeyi-haritadan-nasil-silmeye-calisiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyonist Otoriterlik ABD’de Nasıl Kurumsallaşıyor?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-otoriterlik-abdde-nasil-kurumsallasiyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-otoriterlik-abdde-nasil-kurumsallasiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jul 2025 13:13:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1735</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ester Projesi&#160; Amerikan siyasetinde son yıllarda şahit olunan en tehlikeli gelişmelerden biri, antisemitizmle mücadele söyleminin araçsallaştırılarak ifade özgürlüğü ve siyasal muhalefetin bastırılmasıdır.&#160; Özellikle Donald Trump yönetimi ve Trump’a ideolojik destek veren muhafazakâr çevreler, antisemitizm kavramını Siyonist projeleri dokunulmazlaştırmak için yeniden tanımlamakta ve muhalif sesleri hedef almaktadır. Bu süreçte öne çıkan örneklerden biri, Trump’a yakınlığı ile [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-otoriterlik-abdde-nasil-kurumsallasiyor/">Siyonist Otoriterlik ABD’de Nasıl Kurumsallaşıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Ester Projesi&nbsp;</strong></p>



<p>Amerikan siyasetinde son yıllarda şahit olunan en tehlikeli gelişmelerden biri, antisemitizmle mücadele söyleminin araçsallaştırılarak ifade özgürlüğü ve siyasal muhalefetin bastırılmasıdır.&nbsp;</p>



<p>Özellikle Donald Trump yönetimi ve Trump’a ideolojik destek veren muhafazakâr çevreler, antisemitizm kavramını Siyonist projeleri dokunulmazlaştırmak için yeniden tanımlamakta ve muhalif sesleri hedef almaktadır. Bu süreçte öne çıkan örneklerden biri, Trump’a yakınlığı ile bilinen Heritage Foundation tarafından geliştirilen ve 2025 yılında kamuoyuna sızan Ester Projesi’dir.<strong>&nbsp;</strong>&nbsp;</p>



<p>İsmini antik çağlarda Yahudileri kurtaran Kraliçe Ester’den alan bu proje, günümüz Filistin dayanışma hareketlerini birer “tehdit” olarak kodlamakta ve demokratik haklara yönelik sistematik bir saldırının zeminini oluşturmaktadır. “Ester Projesi”, yalnızca Filistinlilerin hak mücadelesine değil, aynı zamanda ABD’deki ‘siyasal ve akademik özgürlüklere’ de ciddi zararlar vermektedir.&nbsp;</p>



<p>Dolayısıyla, Trump döneminde Siyonist otoriterliğin yükseldiği, Ester projesi ile kurumsallaştığı ve antisemitizmin araçsallaştırılarak ‘Amerikan düşünce özgürlüğü’nü tahrip ettiği ifade edilebilir. Siyonist otoriterlerik Trump döneminde güç kazanarak ABD’nin Filistinlilere ve Filistin yanlısı sivil protestolara karşı cadı avı başlatmasına neden olmuştur.&nbsp;</p>



<p><strong>Ester İsminin Siyasi Kullanımı ve Modern Amerikan Siyasetinde Anlamı</strong></p>



<p>“Ester Projesi”, 2025 yılında kamuoyuna sızan ve Donald Trump yönetimine yakınlığıyla bilinen Heritage Foundation tarafından geliştirilen stratejik bir belgedir. İsmine bakıldığında, rastgele bir tercih yapılmadığı açıkça görülmektedir: İncil’deki Kraliçe Ester figürü, antik Pers İmparatorluğu’nda Yahudi halkını soykırımdan kurtaran kahraman olarak anılan bir karakterdir. Ancak bu figür, Amerikan sağında uzun süredir farklı bir işlev üstlenmiştir: Kraliçe Ester, “kutsal savaş” metaforu üzerinden modern tehditlere karşı (özellikle Filistin yanlısı hareketlere) mücadeleyi meşrulaştırmak için kullanılagelmiştir.&nbsp;</p>



<p>Bu isim tercihi, Ester Projesi’nin arkasındaki ideolojik motivasyonu anlamak açısından kritik bir öneme sahiptir. Trump yönetimi ve Trump’a ideolojik destek veren Hristiyan milliyetçi gruplar, Ester Projesi üzerinden, Filistin destekçisi aktivistleri ve akademisyenleri antik çağdaki Haman gibi bir tehdit olarak konumlandırmakta ve bu tehdide “müdahale” edilmesi gerektiği mesajını vermektedir.&nbsp;</p>



<p>Böylece, Amerikan kamuoyunda “günümüzün Yahudi düşmanları” olarak kodlanan Filistin dayanışma hareketlerine karşı meşru bir bastırma operasyonu zemini hazırlanmıştır. Bu tercihin modern siyasetteki anlamı açıktır: İsrail’e yönelik her türlü eleştiriyi antisemitizmle eşitleyerek, sadece Filistinlilerin hak mücadelesini değil, daha genel bir demokrasi ve ifade özgürlüğü kültürünü de baskı altına almak. Kraliçe Ester figürünün böyle bir projede kullanılması, dini mitolojinin siyasal baskı araçlarına dönüştürülmesinin tipik bir örneği olarak ortaya çıkmaktadır. Dahası, bu tercih, antisemitizmin tarihsel anlamını tahrif etmekte ve antisemitizmi gerçek tehdidi olan beyaz üstünlükçü yapılardan uzaklaştırarak, tamamen Filistinli ve sol-sosyal adalet hareketlerine yöneltmektedir.</p>



<p><strong>Antisemitizmin Araçsallaştırılması&nbsp;</strong></p>



<p>Projesi Ester bağlamında antisemitizmin nasıl araçsallaştırıldığını en iyi ortaya koyan isimlerden biri, Stanford Üniversitesi’nden Joel Beinin olmuştur. Beinin,&nbsp;International Holocaust Remembrance Alliance/Uluslararası Holokost Anma İttifakı (IHRA) tarafından öne sürülen ve Trump yönetimi tarafından da benimsenen antisemitizm tanımını açıkça reddetmiş ve bunun ifade özgürlüğüne doğrudan bir saldırı olduğunu belirtmiştir. Ona göre, IHRA tanımı, İsrail’in apartheid, sömürgecilik ve soykırım politikalarını tartışmayı bile otomatik olarak antisemitizm kategorisine sokarak eleştirel akademik faaliyeti kriminalize etmektedir.</p>



<p>&nbsp;Beinin’in analizi, antisemitizmin tarihsel köklerine dayanmaktadır. Antisemitizm, Yahudilere yönelik sistematik ayrımcılığı ve nefreti ifade etmektedir. Ancak günümüzde, bu kavramın Siyonizm’i ve İsrail’in askeri politikalarını eleştiren her türlü sesi susturmak için kullanılması, antisemitizme karşı gerçek mücadeleyi de imkânsızlaştırmaktadır. Beinin gibi akademisyenler, antisemitizmin araçsallaştırılmasının hem Yahudilerin iç çoğulluğuna zarar verdiğini hem de antisemitik komplo teorilerini yeniden ürettiğini vurgulamaktadır.</p>



<p>Özellikle dikkat çekici olan, Beinin’in İsrail’in kuruluş sürecini ve sonrasını bir yerleşimci-sömürgeci proje olarak tanımlamasıdır. Ona göre, İsrail’in yapısal ırkçılığı ve Filistinlilere uyguladığı sistematik ayrımcılık, sadece bir “çatışma” değil, sömürgeci bir tahakküm ilişkisinin tezahürüdür. Bu tür tarihsel ve sosyolojik analizlerin IHRA gibi siyasi araçlar kullanılarak susturulmaya çalışılması, yalnızca akademik özgürlüğe değil, aynı zamanda antisemitizmle ciddi bir şekilde mücadele edilmesine de zarar vermektedir. Beinin’in ihlallerine dikkat çektiği bu mekanizma, bugün Amerikan üniversitelerinde, özellikle de Ester Projesi gibi girişimlerle açık bir baskı ve sansür aracı haline getirilmiştir. Protesto hakkı, akademik tartışmalar ve eleştirel düşünce, sözde antisemitizmle mücadele adı altında bastırılmaktadır.</p>



<p><strong>Ester Projesi ve ‘Amerikan Demokrasi Şöleni’</strong></p>



<p>Ester Projesi’nin önerdiği yöntemler, klasik faşist baskı tekniklerinin modern Amerikan bağlamına uyarlanmış hâlidir. Filistin yanlısı protestocuları doğrudan “terörist destekçisi” olarak tanımlamak, Amerikan iç hukukunu aşındırmakta ve göçmenlik yasaları, RICO (Racketeer Influenced and Corrupt Organizations Act/&nbsp;Örgütlü Suçlarla Mücadele Yasası) gibi cezai düzenlemeler üzerinden siyasi baskıyı kurumsallaştırmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Üniversitelerin araştırma fonlarının kesilmesi (Columbia, Harvard), uluslararası öğrencilerin sınır dışı edilmesi (Mahmut Halil, Rümeysa Öztürk), akademisyenlerin fişlenmesi ve görevden alınmaları (Cemal Kafadar) gibi uygulamalar, doğrudan bir McCarthyci atmosferin yeniden tesis edildiğini göstermektedir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere sempati duyan, onlarla çalışanları fişleyen ve damgalayan McCarthycilik, Siyonist etki altında yeni vücut bulmuş ve Trump döneminde Filistinlilere yönelik cadı avı başlatarak Yeni McCarthycilik inşa edilmiştir.&nbsp;</p>



<p>Daha da çarpıcı olan, Ester Projesi’nin antisemitizmin gerçek kaynaklarını —özellikle beyaz üstünlükçü, Hristiyan milliyetçi grupları— göz ardı etmesidir. FBI gibi iç güvenlikten sorumlu bürokratik kurumların ve Anti-Defamation League (ADL) gibi ‘antisemitizmle’ ve her türlü nefret söylemiyle mücadele etmeyi amaçladığını iddia eden kuruluşların verileri, antisemitik saldırıların büyük kısmının aşırı sağ kaynaklı olduğunu göstermesine rağmen, Ester Projesi tüm dikkatleri Filistin yanlısı hareketlere yönlendirmiştir.&nbsp;</p>



<p>Böylece antisemitizmin gerçek toplumsal ve politik dinamikleri karartılmış, sahte bir “İsrail karşıtlığı=Yahudi düşmanlığı” denklemi dayatılmıştır. Bu süreç sadece Filistinlilere ve destekçilerine değil, aynı zamanda siyahi, Latin kökenli ve Yahudi sosyal adalet savunucularına da zarar vermiştir. Jewish Voice for Peace, IfNotNow gibi Yahudi örgütlerin bile “Hamas destekçisi” olarak etiketlenmesi, Siyonist ideolojinin ABD içindeki ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı tüm hareketlere karşı bir baskı aracı haline geldiğini kanıtlamaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak Ester Projesi, Amerikan toplumunun düşünce özgürlüğü, protesto hakkı ve akademik özerklik gibi temel demokratik değerlerini hedef almıştır. Bu proje, ABD içinde yalnızca Filistin dayanışmasını değil, daha geniş bir demokratik direnişi bastırmayı amaçlamaktadır. Ester Projesi, antisemitizmle mücadele kisvesi altında, İsrail’e yönelik her türlü eleştiriyi kriminalize eden ve ABD’deki ifade özgürlüğüne yönelik ciddi tehditler barındıran bir girişimdir.&nbsp;</p>



<p>Kraliçe Ester’in tarihsel figürünü kullanarak modern bir “tehdit söylemi” üretmiş, böylece Filistinlilerin hak mücadelesini bastırmayı meşrulaştırmıştır. Ancak bu süreçte antisemitizmin gerçek kaynakları göz ardı edilmiş, akademik özgürlük ve eleştirel düşünce alanları ciddi şekilde aşındırılmıştır. Dolayısıyla Ester Projesi yalnızca Filistin dayanışmasını bastırmaya dönük otoriter bir girişim değil, aynı zamanda ABD’nin iç siyasal düzenini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen, tehlikeli bir ideolojik dönüşüm projesidir.&nbsp;</p>



<p>Siyonizm’in beyaz üstünlükçü yapılarla kurduğu stratejik ittifak, yalnızca Filistinlilere yönelik bir bastırma mekanizması değil; aynı zamanda antikoloniyal, ırkçılık karşıtı ve sosyal adalet temelli tüm hareketlerin hedef alınmasına yol açmaktadır. Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte bu otoriter eğilimlerin devlet politikası haline gelme riski ciddi ölçüde artmıştır.&nbsp;</p>



<p>“Ester Projesi”, antisemitizme karşı mücadele iddiası altında yürütülse de aslında antisemitizmin tarihsel anlamını tahrif ederek eleştirel düşünceyi susturan yeni bir McCarthycilik dalgasını temsil etmektedir. Akademik özgürlük, ifade hakkı ve protesto kültürü, “Hamas destekçiliği” gibi kriminalize edici etiketlerle baskı altına alınmakta; bu ise ABD demokrasisinin temel taşlarını zayıflatmaktadır.&nbsp;</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-otoriterlik-abdde-nasil-kurumsallasiyor/">Siyonist Otoriterlik ABD’de Nasıl Kurumsallaşıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-otoriterlik-abdde-nasil-kurumsallasiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail-İran Savaşı: Yeni Bir Bölgesel Felaketin Eşiğinde</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israil-iran-savasi-yeni-bir-bolgesel-felaketin-esiginde/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israil-iran-savasi-yeni-bir-bolgesel-felaketin-esiginde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 15:56:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1680</guid>

					<description><![CDATA[<p>13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı doğrudan saldırı, iki aktör arasında Ortadoğu’da uzun süredir biriken gerilimlerin kontrolsüz biçimde patlak verdiği, tarihsel önemde bir dönüm noktası olarak görülebilir. Nitekim İsrail’in Natanz başta olmak üzere İran’ın muhtelif bölgelerindeki nükleer tesislerini, askeri komuta merkezlerini hedef almasının yanı sıra İran’ın üst düzey askeri liderlerine yönelik suikastlarla yürüttüğü bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israil-iran-savasi-yeni-bir-bolgesel-felaketin-esiginde/">İsrail-İran Savaşı: Yeni Bir Bölgesel Felaketin Eşiğinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı doğrudan saldırı, iki aktör arasında Ortadoğu’da uzun süredir biriken gerilimlerin kontrolsüz biçimde patlak verdiği, tarihsel önemde bir dönüm noktası olarak görülebilir. Nitekim İsrail’in Natanz başta olmak üzere İran’ın muhtelif bölgelerindeki nükleer tesislerini, askeri komuta merkezlerini hedef almasının yanı sıra İran’ın üst düzey askeri liderlerine yönelik suikastlarla yürüttüğü bu çok katmanlı saldırılar, klasik bir “önleyici saldırı (pre-emptive strike)” olmanın ötesine geçmiştir. Bu gelişme hem bölgede hem de küresel düzeyde, savaş olasılığının yalnızca bir ihtimal değil, artık ciddi bir senaryo haline geldiğini göstermektedir.</p>



<p>Saldırılar öncesinde dünya kamuoyunda ve askeri kaynaklarda İran’a yönelik büyük bir operasyonun planlandığına dair güçlü göstergeler bulunmaktaydı. İranlı liderler de bu ihtimalin farkındaydı; ancak İran rejimi hem askerî açıdan hem de istihbarat düzeyinde böylesine koordineli ve kapsamlı bir saldırıya hazırlıksız yakalanmıştır. Özellikle Devrim Muhafızları komutanları, hava kuvvetleri liderleri ve nükleer bilim insanlarının eş zamanlı olarak etkisiz hale getirilmesi, İran güvenlik aygıtında ciddi bir şok yaratmıştır. Saldırılar sonucunda İran yalnızca askeri ve teknolojik altyapı değil, sembolik egemenlik kapasitesi açısından da ağır bir darbe almıştır.</p>



<p>Bu gelişmenin arka planında ise sadece güvenlik kaygıları değil, 7 Ekim 2023’ten bu yana süregelen Gazze savaşı ile birlikte küresel düzeyde kaybettiği meşruiyeti yeniden inşa etmek isteyen bir İsrail liderliği bulunmaktadır. İsrail, İran’la doğrudan savaşı başlatarak hem dikkatleri Gazze’den uzaklaştırmayı hem de ABD’yi doğrudan çatışmaya çekerek bölgesel denklemde yeniden merkezî bir aktör olmayı hedeflemektedir. Ancak bu strateji, yalnızca İran-İsrail ilişkilerini değil, Körfez güvenliğini, ABD’nin Ortadoğu politikasını ve küresel enerji piyasalarını derinden etkileyebilecek bir zincirleme etkiye sahiptir.</p>



<p><strong>İsrail’in Motivasyonları</strong></p>



<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun saldırıları “önleyici bir askeri operasyon” olarak tanımlaması, görünürde İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine karşı alınmış bir güvenlik önlemi olarak sunulmuştur. Ancak saldırının kapsamı ve hedef çeşitliliği, bu açıklamanın ötesine geçen stratejik motivasyonlara işaret etmektedir. İsrail’in İran’a karşı başlattığı hukuksuz saldırıların ilk hedefi Tahran yönetiminin nükleer programına zarar vermekti. Fakat İsrail’in saldırıları, Natanz ve birçok noktadaki nükleer zenginleştirme tesislerini hedef almış, ancak İranlı kaynaklar bu tesislerin büyük kısmı yerin 80–100 metre altına inşa edildiği için ciddi bir yıkım sağlanamadığını iddia etmektedir. İsrail’in elinde bu denli derinlemesine nüfuz edebilecek GBU-57 tipi bunker-buster bombalar bulunmamakta, bu silahlar yalnızca ABD tarafından üretilmektedir.&nbsp;</p>



<p>Dolayısıyla saldırının amacı İran’ın nükleer programını tümden ortadan kaldırmak değil, onu sembolik ve psikolojik olarak zayıflatmak olmuştur. İsrail’in ikinci hedefi İran’ın askeri ve siyasi liderliğini ortadan kaldırmaktır. Saldırıların en çarpıcı boyutu, İran’ın askeri-siyasi liderliğine yönelik suikastlardır. Devrim Muhafızları komutanı Hüseyin Selami, Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Hava Kuvvetleri Komutanı Emir Ali Hacızade gibi figürlerin öldürülmesi, rejimin komuta-kontrol sisteminde ağır bir boşluk yaratmıştır. Bu durum, klasik bir “dekapitasyon/komuta kademesini felç etme stratejisi”ni andırmakta; yani rejimin liderlik kadrolarını etkisiz hale getirerek istikrarı sarsmak amaçlanmaktadır. İsrail’in üçüncü hedefi İran’daki rejimi değiştirmektir. Netanyahu’nun saldırı sonrası yaptığı açıklamada İran halkına yaptığı “zalim rejime karşı ayaklanma” çağrısı, bu operasyonun yalnızca nükleer hedefli olmadığını, rejim değişikliği amacını da taşıdığını açıkça göstermektedir. Ancak bu yaklaşım, İran toplumunun milliyetçi refleksleri ve dış müdahaleye karşı tepkileri göz önüne alındığında son derece riskli ve sonuçsuz kalmaya mahkûm bir stratejidir. İran halkı, tarihsel olarak dış saldırılara karşı iç ayrılıkları askıya alarak devleti savunma refleksi göstermiştir.</p>



<p><strong>ABD’nin İkilemi</strong></p>



<p>İsrail’in İran’a saldırısı, aynı zamanda Washington’un pozisyonunu da zora sokmuştur. Trump yönetimi, saldırılardan önce İsrail’e yüzlerce Hellfire füzesi göndermiş, istihbarat paylaşımı yapmış ve operasyonun planlamasına dair bilgilendirilmiştir. Ancak kamuoyuna yönelik olarak “saldırıdan haberimiz yoktu” açıklamaları yapılmış, çelişkili bir diplomatik söylem izlenmiştir. Bu anlamda İsrail’in İran’a saldırılarına yönelik verdiği tepkiden hareketle Trump yönetiminin ikilem içerisinde olduğu ifade edilebilir. Nitekim birçok konuya dair olduğu gibi Trump, İran’a müdahale noktasında da tutarsız açıklamalar serdetmiştir.<strong>&nbsp;</strong>ABD<strong>&nbsp;</strong>Başkanı Trump, ilk açıklamasında ABD’nin saldırıya katılmadığını belirtmiş, ancak daha sonra “her şeyi biliyordum ve İran’ı kurtarmak istedim” diyerek İsrail ile koordinasyonu fiilen itiraf etmiştir.&nbsp;</p>



<p>Bu söylem, ABD’nin resmi olarak savaşa katılmadığı izlenimi verirken, fiilen İsrail’in operasyonuna destek verdiğini ortaya koymaktadır. İsrail’in İran saldırılarının ABD üzerindeki ikinci yansıması iç siyasete olmuştur. Bu anlamda ABD’nin nasıl tepki vereceği noktasında muhtelif görüşler ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Siyonizm halen kahir ekseriyetle ABD iç siyasetini domine ediyor olsa da<strong>&nbsp;</strong>ABD Kongresi’nde Cumhuriyetçiler büyük ölçüde İsrail’in yanında yer alırken, Senatör Lindsey Graham gibi isimler ABD’nin doğrudan katılımını savunmuştur. Öte yandan Make America Great Again (MAGA) hareketinin bazı figürleri (Charlie Kirk, Tucker Carlson) “Bu İsrail’in savaşı, bizim değil” diyerek müdahaleye karşı çıkmıştır. Demokrat cephede ise Chris Murphy ve Tim Kaine gibi senatörler, ABD’nin bölgeye sürüklenmesini “ikinci bir Irak hatası” olarak görmektedir.<strong>&nbsp;</strong>Bu bölünmüşlük, ABD dış politikasının tutarsızlığına ve İsrail’in eylemlerinin Washington üzerindeki etkisine işaret etmektedir. Ayrıca, ABD’nin Körfez müttefikleriyle ilişkilerini de zora sokmaktadır; Suudi Arabistan ve Katar, saldırıyı sert biçimde kınamış ve İsrail ile normalleşme sürecini askıya almıştır.</p>



<p><strong>İran’ın Tepkileri ve Bölgesel Genişleme Riski</strong></p>



<p>İran saldırılar sonrasında sınırlı füze ve drone operasyonları gerçekleştirmiştir. Uluslararası hukuka göre meşru olan bu misilleme saldırılarının İsrail’in İran üzerinde bıraktığı hasar ve kayıplar kadar henüz etkili olmaması hem iç kamuoyunun öfkesini dindirmeye yetmemekte, hem de İran liderliği üzerindeki “karşılık vermeme” eleştirilerini artırmaktadır. Önümüzdeki süreçte İran’ın tepkileri daha radikal biçimlere evrilebilir. Bu anlamda İran’ın vekil aktörleri üzerinden asimetrik bir savaş başlatma ihtimali bulunmaktadır. İran, doğrudan savaş yerine Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milisler gibi vekil aktörleri devreye sokarak uzun süreli ve düşük yoğunluklu bir çatışma yürütebilir.&nbsp;</p>



<p>Bu durum, özellikle İsrail’in kuzey sınırlarında ikinci bir cephe açılması anlamına gelebilir. İran ile ilintili ikinci senaryo Tahran’ın nükleer politikasında daha sert adımlar atmasıyla alakalıdır. İran’da dini lider Hamaney’in 2000’lerde verdiği “nükleer silahlar haramdır” fetvası yeniden tartışmaya açılmıştır. Dolayısıyla İsrail’in 13 Haziran’daki İran saldırısı, İran için nükleer caydırıcılığa geçiş yönünde bir kırılma yaratabilir. İran’ın İsrail’in imzalamadığı, kendisinin taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılması anlaşmasından çekilmesi, yeni bir nükleer silahlanma dalgasını başlatabilir.</p>



<p><strong>Küresel Yansımalar</strong></p>



<p>İran-İsrail savaşı, yalnızca iki ülke arasında kalmamakta, küresel güvenlik ve ekonomi üzerinde derin etkiler yaratmaktadır. Hürmüz Boğazı&#8217;nda artan tehditler, petrol fiyatlarını normal seyrinin üzerine taşımıştır. Ayrıca, Avrupa ülkeleri ve Çin enerji güvenliği konusunda alarma geçmiştir. Dolayısıyla İsrail’in İran saldırı küresel enerji piyasalarındaki riskleri artırmıştır. Benzer şekilde saldırılar diplomatik girişimlerin de işlevsizliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda diplomatik cephede ABD-İran nükleer müzakereleri dolaylı olarak kesintiye uğramasına, 15 Haziran’daki Umman görüşmelerinin iptal edilmesine neden olmuştur. Rusya’nın arabuluculuk teklifleri, Çin’in “stratejik itidal” ve bölge aktörlerlerinin ateşkes çağrıları somut bir sonuca ulaşamamaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak İsrail’in İran’a saldırısı, sadece bölgesel değil, küresel bir kriz doğurmuştur. İran, askeri ve siyasi olarak ağır yara almış olsa da rejimin tamamen çökmesi olası görünmemektedir. Aksine, dış saldırı rejimi konsolide edebilir ve İran’ı daha agresif bir stratejiye itebilir. İsrail’in ise bu saldırılarla Gazze’deki suçlarını unutturma, ABD’yi savaşa çekme ve bölgesel liderlik iddiasını pekiştirme çabası açıkça görülmektedir. Ancak bu çabaların sonucu, bölge için daha fazla kaos, küresel enerji krizleri ve yeni bir nükleer silahlanma yarışı olabilir. Eğer diplomasi yeniden canlandırılamazsa, Ortadoğu’da başlayan bu savaş, dünyayı da içine çeken geri dönüşsüz bir çatışmaya dönüşebilir. Ve bu defa, İsrail’in stratejik kumarının bedelini yalnızca İran değil, küresel sistemin tamamı ödeyebilir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israil-iran-savasi-yeni-bir-bolgesel-felaketin-esiginde/">İsrail-İran Savaşı: Yeni Bir Bölgesel Felaketin Eşiğinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israil-iran-savasi-yeni-bir-bolgesel-felaketin-esiginde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail’in Savaş Suçları Sosyal Medyada Nasıl Normalleşiyor?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-savas-suclari-sosyal-medyada-nasil-normallesiyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-savas-suclari-sosyal-medyada-nasil-normallesiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jun 2025 03:19:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1664</guid>

					<description><![CDATA[<p>21. yüzyılın savaşları artık yalnızca cephelerde değil, ekranlarda da yaşanıyor. Hatırlanacak olursa Vietnam Savaşı, televizyonlar sayesinde evlere taşınmış, Körfez Savaşı CNN kameralarıyla izlenmişti.&#160; Bugün ise Gazze Savaşı, TikTok ve Instagram gibi mecralarda birebir belgeleniyor. Ancak bu yeni görünürlük, hesap verebilirliği artıracağına, tam tersine, şiddetin estetize edilip normalleştirildiği bir seyirlik şova dönüşüyor. Özellikle İsrail ordusunun Gazze’de [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-savas-suclari-sosyal-medyada-nasil-normallesiyor/">İsrail’in Savaş Suçları Sosyal Medyada Nasıl Normalleşiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>21. yüzyılın savaşları artık yalnızca cephelerde değil, ekranlarda da yaşanıyor. Hatırlanacak olursa Vietnam Savaşı, televizyonlar sayesinde evlere taşınmış, Körfez Savaşı CNN kameralarıyla izlenmişti.&nbsp;</strong></p>



<p>Bugün ise Gazze Savaşı, TikTok ve Instagram gibi mecralarda birebir belgeleniyor. Ancak bu yeni görünürlük, hesap verebilirliği artıracağına, tam tersine, şiddetin estetize edilip normalleştirildiği bir seyirlik şova dönüşüyor. Özellikle İsrail ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımın TikTok üzerinden hem belgelenmesi hem de kutlanması, sosyal medyanın insan hakları ve savaş hukuku açısından ne denli tehlikeli bir araç haline geldiğini açıkça gösteriyor. Artık şiddet, yalnızca bir “gerçeklik” değil; bir performans, bir içerik ve bir algoritma ürünü olarak yeniden üretiliyor.</p>



<p><strong>TikTok&#8217;ta Savaşın Teşhiri</strong></p>



<p>İsrail askerleri Gazze’de işledikleri insanlık suçlarını teşhir etmekle sınırlı kalmıyor, bunları birer övünç kaynağı olarak kullanıyor. Sosyal medyada dolaşıma giren videolar, İsrail güçlerinin Gazze&#8217;deki askeri operasyonlarında çocuk ölümlerinin olağanüstü düzeyde arttığını ve bu durumun bazı askerler tarafından neredeyse bir tür rekabete dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır.&nbsp;</p>



<p>İsrail askerlerinin Gazze’de gerçekleştirdiği savaş suçlarının belgelenmesi ve paylaşılması yalnızca bireysel bir sapma değil, kurumsallaşmış bir normun ifadesidir. Nitekim birçok muteber haber kaynağı ve yerel kaynakların aktardığına göre binlerce İsrail askeri, yağma, ev yıkımı, sivil yerleşimlerin işgali, çocuk oyuncaklarının ve kişisel eşyaların aşağılanması gibi eylemleri sosyal medyada paylaşmıştır.</p>



<p>Bir İsrailli asker düğün haberini ev patlatırken verirken, bir diğeri Filistinli kadınların iç çamaşırlarını giyip dans ediyor, başkaları evleri ateşe verirken gülüşüyor. Üstelik bunlar yalnızca “anlık” öfke patlamaları değil; özenle kurgulanmış, müzikle süslenmiş, mizansenle düzenlenmiş içeriklerdir. Yani savaş suçu hem işleniyor hem de kitlesel beğeni ve onay için sahneleniyor. Bu durum, sadece ahlaki bir çöküşü değil; aynı zamanda savaş hukukunun ve insan onurunun sistematik şekilde ihlal edildiğini göstermektedir.</p>



<p><strong>Suçun Kurumsal Teşhiri</strong></p>



<p>Daha da dikkat çekici olan, bu suçların hiçbir gizleme çabası olmaksızın paylaşılmasıdır. Dünya genelinde terör örgütleri dahi suçlarının belgelerini çoğu zaman gizlerken, İsrail’in düzenli ordusu, bu suçları birer “zafer” olarak yayımlamaktadır. Bu durum, İsrail’in uluslararası normlardan, hatta en temel etik kaygılardan dahi ne kadar koptuğunu ortaya koyuyor. Bu pratik, sadece İsrail’in askeri stratejisinin değil, devlet ideolojisinin bir yansımasıdır.</p>



<p>&nbsp;Netanyahu gibi İsrailli birçok üst düzey yetkilinin Filistinlileri “insan olmayan yaratıklar” olarak tanımlaması, bu suistimallerin sıradan askerler arasında da normalleşmesine zemin hazırlamıştır. Böylece işgal ve yok etme, yalnızca politik bir hedef değil; aynı zamanda toplumsal bir haz ve kimlik doğrulama biçimi haline gelmiştir.</p>



<p><strong>Hamas’ın Sosyal Medya Kullanımı</strong></p>



<p>İsrail ordusunun sosyal medyada yayımladığı bu içerikler, yalnızca insan hakları kuruluşlarının değil, Hamas gibi direniş örgütlerinin de dikkatini çekmiştir. Direniş güçleri, TikTok ve Instagram gibi platformlarda paylaşılan videolar sayesinde İsrail birliklerinin konumlarını tespit etmiş, belirli saldırı planları geliştirmiş ve doğrudan hedefli operasyonlar düzenlemiştir.</p>



<p>&nbsp;Dolayısıyla İsrail askerlerinin sosyal medyadaki her paylaşımı Gazze’deki direnişi bir anlamda beslemiş, bazı analizlere göre bu paylaşımlar 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı’ndan Hamas’a istihbari bilgi sağlamıştır. Diğer bir ifade ile gerek 7 Ekim öncesi gerekse Gazze soykırımı sonrası İsrail askerlerinin övünerek yayımladıkları suç görüntüleri, kendi askeri güvenliklerini de zayıflatmışlardır. Bu anlamda İsrail ordusunun sosyal medya görünürlüğü burada bir savunma değil; aksine, bir açığa çıkma ve zafiyet kaynağı olmuştur. Modern savaşın dijital doğası, yalnızca bilgi akışını değil; askeri güçlerin kırılganlığını da görünür kılmıştır.</p>



<p><strong>Uluslararası Hukuk ve İsrail&#8217;in Sorumluluğu</strong></p>



<p>İsrail’in gerçekleştirdiği eylemler, uluslararası hukuk açısından çok açık şekilde savaş suçu teşkil etmektedir. Sivil altyapının hedef alınması, sivil mülkiyetin yağmalanması, kolektif cezalandırma, işkence ve insanlık dışı muamele gibi uygulamalar, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Roma Statüsü kapsamında ağır ihlaller olarak tanımlanmıştır.&nbsp;</p>



<p>Özellikle sivil yerleşimlerin rastgele bombalanması, yiyeceklerin yakılması ve kişisel eşyaların aşağılanması gibi eylemler, “ayrım gözetmeksizin şiddet kullanımı” suçunun bariz örnekleridir. Üstelik İsrail, bu suçları soruşturmak yerine, suçları işleyen askerleri örtülü şekilde korumakta, nadiren ve göstermelik soruşturmalar yürütmektedir. Bu da kurumsal sorumluluğun sadece askeri seviyede değil, siyasi ve idari düzeyde de mevcut olduğunu göstermektedir.</p>



<p><strong>Medya Savaşları: Görüntü Savaşının Yeni Dinamikleri</strong></p>



<p>Genel olarak her çağın savaşının bir medya aracı olmuştur: Vietnam TV ile, Körfez Savaşı CNN ile, Suriye iç savaşı YouTube ile, Irak işgali Facebook ile dünyaya yayılmıştı. Bugün ise Gazze savaşı, TikTok ve benzeri platformlar üzerinden yaşanıyor. Direniş kuvvetleri ise küresel hegemonyanın tahakkümü altındaki sosyal medya hesaplarına alternatif kanallar üzerinden bilgi paylaşımı yaparak medya savaşlarında pozisyon alıyor. Bu savaş, artık yalnızca toprak için değil; zihinler, algılar ve hafızalar için de veriliyor.</p>



<p>Özellikle genç nesil, haber akışını artık televizyonlardan değil; TikTok, Instagram gibi platformlardan takip ediyor. İsrail’in, bu neslin gözünde, soykırımcı ve suç işleyen bir devlet olarak görünür hale gelmesi, sadece bugünün değil; geleceğin jeopolitik dengeleri açısından da belirleyici olabilir.&nbsp;</p>



<p><strong>İsrail’e Olan Destek Azalıyor</strong></p>



<p>Öte yandan ABD’de ve Avrupa’da yapılan anketler, 35 yaş altı seçmenlerin büyük çoğunluğunun İsrail’e olan desteğini hızla kaybettiğini gösteriyor.&nbsp;</p>



<p>Dolayısıyla sosyal medyayı yoğun biçimde kullanan kitlelerin İsrail’e eski nesillere göre daha eleştirel baktığı ve ana akım sosyal medya platformlarında dahi İsrail’in savaş suçlusu olarak tanımlanmasının yaygınlaşması beklenebilir. Bu anlamda İsrail’in sahada kısa vadeli askeri ‘zaferler’ kazansa da uzun vadede uluslararası meşruiyetini ve kamuoyu desteğini kaybettiği açıkça ortaya çıkıyor.</p>



<p>Sonuç olarak<strong>&nbsp;</strong>İsrail’in sosyal medya üzerinden kendi suçlarını teşhir etmesi, modern çağda bir devletin nasıl kendi eliyle ahlaki ve hukuki iflasını belgeleyebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Savaş suçlarının gizlenmediği, aksine estetikleştirilerek kutlandığı bir ortamda, artık uluslararası toplumun “bilmeme” lüksü kalmamıştır.</p>



<p>TikTok ve muhtelif sosyal medya platformlarında yayımlanan her yıkılmış ev, her aşağılanmış oyuncak, her alay dolu kahkaha, tarihe kaydedilen yeni bir suç belgesidir. İsrail devleti, savaş meydanlarında değil; telefon ekranlarında, dijital hafızalarda kaybetmektedir.<strong>&nbsp;</strong>Çünkü bugün bir savaş yalnızca kazanılamaz; aynı zamanda anlatılmak, kaydedilmek ve hatırlanmak zorundadır. İsrail’in yazdığı hikâye ise kendi suçlarının hikâyesidir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-savas-suclari-sosyal-medyada-nasil-normallesiyor/">İsrail’in Savaş Suçları Sosyal Medyada Nasıl Normalleşiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-savas-suclari-sosyal-medyada-nasil-normallesiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esed Sonrası Suriye’de Terör Tehdidi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/esed-sonrasi-suriyede-teror-tehdidi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/esed-sonrasi-suriyede-teror-tehdidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Jun 2025 13:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1607</guid>

					<description><![CDATA[<p>Esed rejiminin Aralık 2024’teki çöküşü, Suriye için yeni bir siyasi sayfanın açılmasına imkân tanısa da aynı zamanda ülkeyi çok boyutlu bir güvenlik problemleriyle baş başa bırakmıştır.&#160; Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimi, uluslararası meşruiyet arayışı içerisinde iken; içeride etnik, mezhebi ve ideolojik fay hatları arasında sıkışmış bir güvenlik mimarisiyle karşı karşıyadır. Bu karmaşık manzarada, DAEŞ [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/esed-sonrasi-suriyede-teror-tehdidi/">Esed Sonrası Suriye’de Terör Tehdidi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Esed rejiminin Aralık 2024’teki çöküşü, Suriye için yeni bir siyasi sayfanın açılmasına imkân tanısa da aynı zamanda ülkeyi çok boyutlu bir güvenlik problemleriyle baş başa bırakmıştır.&nbsp;</p>



<p>Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimi, uluslararası meşruiyet arayışı içerisinde iken; içeride etnik, mezhebi ve ideolojik fay hatları arasında sıkışmış bir güvenlik mimarisiyle karşı karşıyadır. Bu karmaşık manzarada, DAEŞ tehdidi yalnızca askeri bir risk değil, aynı zamanda siyasal geçişin derinleşmesini engelleyecek bir istikrarsızlaştırıcı aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, örgütün çöl hücrelerinden toplumsal radikalleşmeye kadar uzanan çok katmanlı etkilerini ve kaybeden aktörlerin DAEŞ’e dolaylı desteği üzerinden yaratılabilecek tehditleri değerlendirmek önem taşımaktadır.</p>



<p><strong>Güvenlik Boşlukları&nbsp;</strong></p>



<p>Suriye’de Esed rejiminin düşüşüyle birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk, geçmişte olduğu gibi radikal yapılar için uygun bir zemin yaratmaktadır. DAEŞ’in son yıllarda büyük ölçüde askeri olarak zayıflatıldığı ve çöl alanlarına çekildiği genel kabul görse de bu durum örgütün yok olduğu anlamına gelmemektedir. Suriye sahasından elde edilen veriler, Halep kırsalı, Deyrizor çölü ve Tedmur çevresinde faaliyet gösteren hücre yapılarına işaret etmektedir. Örgüt, doğrudan toprak hâkimiyetine yönelmektense, düşük yoğunluklu saldırılar ve suikastlarla varlığını sürdürmekte ve siyasal istikrarsızlık derinleştikçe hareket alanını genişletme stratejisi izlemektedir.</p>



<p>&nbsp;Özellikle rejimin düşmesi sonrası İsrail’in saldırılarını artırması ve iç karışıklık çıkarması, rejim sonrası Suriye’nin birçok bölgesinde güvenlik riskleri oluşturmuştur. Ayrıca ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını azaltma eğilimi ve Washington’un Şara yönetimiyle iş birliğinin düzeyi konusundaki belirsizlik, DAEŞ’in daha az gözetim altında yeniden yapılanmasına imkân verebilir. Tüm bu gelişmeler, DAEŞ’in kısa vadeli taktiksel suskunluğunu stratejik bir yeniden inşa sürecine dönüştürdüğünü göstermektedir.</p>



<p><strong>Kırılgan Siyasal Geçiş&nbsp;</strong></p>



<p>DAEŞ’in yeniden güç kazanma ihtimali yalnızca örgütün kendi kabiliyetiyle sınırlı değildir; Suriye içindeki siyasal ve askeri aktörlerin bu tehdide karşı tutumları da belirleyicidir. Özellikle rejim değişimi sürecinden dışlanan ya da siyasi kazanç elde edemeyen bazı grupların –ister aşiret yapıları ister eski rejim artıkları, isterse radikal gruplar olsun– DAEŞ’i bir araç olarak kullanarak yeni yönetimi zayıflatma ihtimaller dahilindedir. Bu bağlamda, Şara yönetiminde yer bulamayan radikal eğilimli unsurların, DAEŞ’e katılım riski ciddi bir toplumsal güvenlik sorunu olarak öne çıkmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Ayrıca Suriye’nin kuzeyindeki PKK’nın Suriye kolu olan SDF ile Şara yönetimindeki Şam’ın entegrasyon sürecindeki belirsizlikler, etnik ve mezhebi gerilimleri körüklemekte, bu da DAEŞ’in “mağduriyet söylemi” üzerinden yeni militan devşirme kapasitesini artırmaktadır. Halihazırda Halep’in Şeyh Maksud gibi bölgelerinde Arap–Kürt çatışmasının sinyalleri alınmakta; bu da örgütün etnik fay hatlarını derinleştirerek istikrarsızlığı büyütme stratejisine hizmet etmektedir.</p>



<p>Bununla birlikte, bölgesel düzeyde de bazı aktörlerin –örneğin İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonları– dolaylı biçimde merkezi yönetimi zayıflatma potansiyeli taşımakta ve bu güç mücadelesi ortamında DAEŞ’e yeni alanlar açabilmektedir. Bu anlamda İsrail’in Dürzi grupları kışkırtarak Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetiminin güney kanadını baskı altına alması da merkezi gücün dikkatini dağıtmakta ve doğudaki güvenlik zaaflarını artırmaktadır.</p>



<p><strong>İdeolojik Boşluk ve Toplumsal Radikalleşme&nbsp;</strong></p>



<p>Suriye’de siyasal dönüşüm süreci, yalnızca askeri kontrol ve diplomatik tanınma üzerinden inşa edilirse, DAEŞ’in beslendiği ideolojik boşluklar derinleşmeye devam edebilir. Özellikle adalet mekanizmalarının henüz tam kapasite inşa edilmemiş olması, Esad dönemi suçlarının yargılanmaması ve siyasi dışlanma hissi, örgütün söylemsel gücünü yeniden üretmesine zemin hazırlamaktadır. Hasake ve Ayn İssa gibi bölgelerdeki DAEŞ bağlantılı tutukluların tutulduğu kamplarda ise koşulların kötüleşmesi, yeni radikalleşme dalgalarına neden olabilir.</p>



<p>Şara yönetimi, sadece güvenlik politikaları ile değil; kapsamlı sosyal adalet, yerel katılım ve dini çoğulculuğu önceleyen bir reform süreciyle bu radikalleşme riskini bertaraf edebilir. Ancak şu ana kadar açıklanan reform planlarında bu boyutun yeterince yer bulmaması, örgüt için yeni bir anlatı zemini yaratmaktadır. DAEŞ, bu süreçte “medenileşmiş yeni yönetim” anlatısını itibarsızlaştırmak ve “Batı’nın desteklediği kukla rejim” söylemini yeniden inşa etmek için fırsat kollamaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak Suriye’deki istikrarın önündeki en önemli meydan okumalardan biri DAEŞ’dir.<strong>&nbsp;</strong>Suriye, Esad sonrası süreçte yalnızca siyasi meşruiyet değil, toplumsal güvenlik, aidiyet ve kapsayıcılık açısından da yeniden yapılanması gerekmektedir. Söz konusu adımların atılmaması, DAEŞ benzeri yapıların sessizce güç toplayarak istikrarı baltalaması kaçınılmaz hale getirebilir.&nbsp;</p>



<p>DAEŞ tehdidi yalnızca çöl hücrelerinden ibaret değil; aynı zamanda dışlanan aktörlerin öfkesi, mezhebi kutuplaşmanın derinliği ve uluslararası ilgisizliğin sonucudur. Şara yönetimi ve destekçileri, bu sessiz tehdidi yalnızca “terörle mücadele” ekseninde değil, daha geniş bir istikrar inşa perspektifiyle ele alarak bu terör sorunun çözüp Suriye’nin geleceğini sağlam bir zeminde tesis edebilir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/esed-sonrasi-suriyede-teror-tehdidi/">Esed Sonrası Suriye’de Terör Tehdidi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/esed-sonrasi-suriyede-teror-tehdidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail’in Ölüm Siyaseti</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-olum-siyaseti/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-olum-siyaseti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 May 2025 17:28:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1598</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail, Filistin topraklarında uyguladığı politikalarla yalnızca askeri müdahale ya da fiziksel şiddet kullanmakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki yaşam ve ölüm süreçlerini merkezi bir kontrol altına almaktadır. Bu kontrol mekanizması, “nekropolitika” olarak adlandırılan bir yaklaşımla açıklanmaktadır. Filistin’de Nekropolitika Nekropolitika, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair karar verme gücünün, modern devlet egemenliğinin temel unsurlarından biri olduğunu savunan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-olum-siyaseti/">İsrail’in Ölüm Siyaseti</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>İsrail, Filistin topraklarında uyguladığı politikalarla yalnızca askeri müdahale ya da fiziksel şiddet kullanmakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki yaşam ve ölüm süreçlerini merkezi bir kontrol altına almaktadır. Bu kontrol mekanizması, “nekropolitika” olarak adlandırılan bir yaklaşımla açıklanmaktadır</em>.</p>



<p><strong>Filistin’de Nekropolitika</strong></p>



<p>Nekropolitika, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair karar verme gücünün, modern devlet egemenliğinin temel unsurlarından biri olduğunu savunan bir yaklaşım olarak tarif edilmektedir. Filistin’de uygulanmakta olan bu stratejiler, Filistinlilerin toplu yaşam haklarını, kültürel ritüellerini ve kolektif hafızasını derinden etkilemektedir.</p>



<p>Achille Mbembe’nin 2003’te yayımladığı “Necropolitics” adlı makalesi, modern devletlerin yalnızca yaşamı düzenlemekle kalmayıp aynı zamanda kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair mutlak kararları nasıl verdiklerini anlamaya olanak tanımaktadır. Mbembe, Michel Foucault’nun “biyopolitika” kavramına dayanarak, devletin egemenliğinin en uç noktasının ölüm üzerinde kontrol sağlamak olduğunu ortaya koymaktadır. Foucault, insan yaşamını korumaya yönelik müdahaleleri ele alırken, Mbembe bu düşünceyi genişleterek, devletin aynı zamanda toplumsal hafızanın, kültürel ritüellerin ve hatta ölüm süreçlerinin de kendi çıkarlarına uygun olarak düzenlenmesini savunmaktadır.</p>



<p>İsrail, Filistin’de uygulamakta olduğu politikalarla bu nekropolitik yaklaşıma somut bir örnek teşkil etmektedir. Filistin topraklarında devam etmekte olan askeri operasyonlar, abluka uygulamaları ve yerinden etme politikaları, Filistinlilerin yaşam haklarını ve toplumsal varlıklarını sistematik olarak kısıtlamaktadır. Aynı zamanda, öldürülen Filistinlilerin cesetlerinin ailelere belirli koşullar altında iade edilmesi, cenaze törenlerinin saat ve katılımcı sayısının kısıtlanması gibi uygulamalar, ölüm ve yas süreçlerini tamamen devletin kontrolüne bırakmaktadır. Böylece, Filistinliler “yaşayan ölüler” statüsüne itilmekte, yaşam ve ölüm arasındaki doğal denge devlete ait çıkarlar doğrultusunda yeniden biçimlendirilmektedir.<br></p>



<p><strong>Ölüm Üzerindeki Kontrol Mekanizmaları&nbsp;</strong></p>



<p>İsrail, Filistin’deki askeri müdahaleler sırasında Filistinlilerin öldürülmesinin ötesinde, ölüme dair süreçleri de planlı biçimde yönetmektedir. Örneğin, İsrail tarafından öldürülen Filistinlilerin cesetleri ailelere ancak belirli şartlar altında iade edilmektedir. Bu şartlar arasında cenaze törenlerinin gece yapılması, törene katılacak kişi sayısının sınırlanması ve bazen de cesetlerin dondurularak uzun süre bekletilmesi yer almaktadır.</p>



<p>&nbsp;Bu uygulamalar, Filistinlilerin kendi kayıplarını saygı çerçevesinde topluca yas tutmalarını imkânsız hale getirmektedir. Böylece hem bireysel acılar hem de toplu hafıza, devlete ait bu ölüm kontrol mekanizmalarıyla “dondurulmaktadır.” İsrail, bu yöntemle, Filistinlilerin yaşam ve ölüm ritüelleri üzerinden kimin “değerli” sayılacağına dair mutlak bir otorite kurmaktadır. Bu durum, yalnızca canlıların değil, hatta ölülerin bile devletin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı anlamına gelmektedir. Mbembe’nin de belirttiği gibi, “ölüm üzerinde kontrol” sağlamak, devletin egemenliğinin en uç ifadesi olarak görülmektedir.</p>



<p><strong>Mekânsal, Ekonomik ve Görsel Denetim</strong></p>



<p>İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejilerin sadece ceset yönetimiyle sınırlı kalmadığı, mekânsal ve ekonomik kısıtlamalarla da desteklendiği söylenmektedir. Filistinlilere uygulanan ablukalar, seyahat izinlerindeki sıkı kontroller ve temel hizmetlere erişimde yaşanan zorluklar, toplumun serbestçe var olmasını engellemektedir. Bu mekânsal kısıtlamalar, Filistinlilerin yaşam alanlarını daraltmakta, onları hareket özgürlüğünden mahrum bırakmakta ve böylece ekonomik olarak yoksullaştırmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Ekonomik kaynaklara erişimin kısıtlanması, sağlık, eğitim ve diğer temel hizmetlerin yetersiz kalmasına neden olmaktadır. İsrail, bu ekonomik baskılar aracılığıyla, Filistin’de hangi grupların yaşam hakkının korunacağını ve hangilerinin sistematik olarak dışlanacağını belirlemektedir. Bu durum, Filistinlilerin sadece fiziksel olarak değil, kültürel ve toplumsal anlamda da “ölüme terk edilmiş” bir hâle gelmesine yol açmaktadır.</p>



<p><strong>Görsel denetim de bu stratejilerin önemli bir parçası olarak öne çıkmaktadır.</strong></p>



<p>&nbsp;Güvenlik kameraları, ayrım duvarları ve kontrol noktaları gibi araçlar, Filistinlilerin hareketlerini sürekli izlemekte, aynı zamanda ölüm ve yas süreçlerini de devletin belirlediği şartlara bağlamaktadır. Cenaze törenlerine katılımın sınırlandırılması, törenlerin geç saatlere ertelenmesi gibi uygulamalar, Filistinlilerin acılarını kolektif olarak paylaşmalarını zorlaştırmaktadır.</p>



<p>Medya aracılığıyla yayılan görüntüler ise Filistinlilerin ölümü ve yaşamakta oldukları acı, belirli bir çerçeveye oturtulmaktadır; bu durum, onların uluslararası kamuoyunda “değersiz” olarak algılanmasına katkı sağlamaktadır. Görsel denetim, aynı zamanda, devletin ölüm siyasetinin sembolik boyutunun uluslararası arenada nasıl sunulmakta olduğunu da etkilemektedir.</p>



<p>Filistinlilerin yaşam alanlarına uygulanmakta olan bu mekânsal ve ekonomik kısıtlamalar, devlete ait tüm denetim unsurlarının bir araya gelmesiyle, Filistinlilerin yaşamlarının her aşamasını kontrol altına almaktadır. Bu kontrol mekanizması, yalnızca askeri müdahaleler aracılığıyla değil, aynı zamanda günlük yaşamın düzenlenmesi, toplumsal hafızanın yeniden inşası ve kültürel ritüellerin kısıtlanması gibi daha ince detaylar üzerinden de işlemektedir. Devlet, bu sayede; kimin yaşayacağını, kimin öleceğini ve ölüm sürecinin nasıl gerçekleşeceğini detaylıca planlamaktadır.</p>



<p><strong>Direniş ve Alternatif Politikalar</strong></p>



<p>Filistinliler, devletin uygulamakta olduğu nekropolitik stratejilere karşı organize şekilde direnmektedir. Topluluklar, aileler ve sivil örgütler, devletin belirlediği kısıtlamaları reddederek, toplu yas törenleri, sokak protestoları, gösteriler ve sosyal medya kampanyaları ile acılarını ve direnişlerini görünür hale getirmeye çalışmaktadır. Bu toplu direniş pratikleri, Filistinlilerin yalnızca bireysel acılarını değil, aynı zamanda ulusal kimliklerini ve toplumsal dayanışmalarını yeniden tesis etme çabasını da yansıtmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Topluca düzenlenen cenaze törenleri, Filistinlilerin kayıplarını kolektif hafızaya kazandırmakta ve devletin ölüm siyasetine karşı bir başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Böylece, devletin uygulamakta olduğu görsel ve sembolik denetime karşı alternatif anlatılar üretilmekte; bu da uluslararası kamuoyunun Filistinlilerin yaşadığı adaletsizliği daha iyi anlamasına yardımcı olmaktadır.</p>



<p>Direniş, fiziksel eylemlerle sınırlı kalmamaktadır. Filistinliler, kültürel ve sembolik alanda da devletin ölüm kontrol mekanizmalarına karşı alternatif uygulamalar geliştirmektedir. Örneğin, sokak sanatı, graffiti, anma etkinlikleri ve sosyal medya üzerinden yayılan karşı anlatılar; devletin medyada sunduğu resmi anlatının aksine, Filistinlilerin acısını, yaşadıkları mücadeleyi ve toplumsal direnişi yeniden inşa etmektedir. Bu alternatif pratikler hem yerel hem de uluslararası düzeyde Filistinlilerin yaşam haklarının ve kültürel varlıklarının yeniden tesis edilmesi için umut vaat etmektedir.</p>



<p>Ayrıca, ekonomi ve sosyal hizmetlerin de geliştirilmesi, bölgedeki insan haklarının korunması açısından kritik öneme sahiptir. Ekonomik baskılara ve mekânsal kısıtlamalara karşı uluslararası toplumun daha aktif müdahaleleri, Filistinlilerin yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve devletin ölüm siyasetinin azaltılması konusunda önemli adımlar atılmasını sağlamaktadır. Filistinlilerin kendi koşullarını belirleme hakkının yeniden tesis edilmesi, sadece askeri müdahale değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik özgürlüğün sağlanmasıyla mümkün olmaktadır.</p>



<p><br><strong>İsrail Nekropolitik Stratejileri ve Filistin</strong></p>



<p>İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejiler, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair mutlak kararı yalnızca askeri güçle değil; mekânsal, ekonomik ve görsel denetimle de desteklenen çok boyutlu bir kontrol mekanizmasıyla hayata geçirmektedir. Cesetlerin dondurulması, cenaze törenlerinin kısıtlanması, hareket özgürlüğünün engellenmesi ve uluslararası medyada yayılan kontrollü görüntüler; hepsi Filistinlilerin yaşamları üzerinde derin etkiler yaratmaktadır. Bu uygulamalar, Filistinlilerin yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel, sembolik ve ekonomik açıdan da “ölüme terk edilmiş” varlıklar haline gelmesine yol açmaktadır.</p>



<p>Filistinliler, devletin uygulamakta olduğu bu ölüm siyasetine karşı organize olarak direniş gösterirken, toplu yas törenleri ve alternatif görsel anlatılar üretmektedir. Bu direniş, sadece bireysel acıların paylaşımı olarak kalmamakta; aynı zamanda uluslararası kamuoyunun dikkatini çekme, adalet arayışı ve ulusal kimliğin yeniden tesis edilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Gerçek özgürlük ve insan onuruna yakışan bir yaşamın mümkün olması için, devletlerin yaşam ve ölüm üzerinde uygulamakta olduğu bu geniş kapsamlı kontrol mekanizmalarının sorgulanması ve kırılması gerekmektedir.</p>



<p>Sonuç itibarıyla, İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik uygulamalar, Filistinlilerin yaşam sürecini, kültürel ritüellerini, toplumsal hafızasını ve ekonomik olanaklarını derinden etkileyen, devletin egemenliğinin en uç noktasını temsil etmektedir. Bu durum, bölgedeki adaletsizliğin ve baskının uluslararası alanda yeniden tartışılması gerektiğini göstermektedir. Herkesin yaşam ve ölüm üzerinde sahip olması gereken temel hakların korunabilmesi, bu tür ölüm kontrol mekanizmalarının kaldırılması ve alternatif, insancıl politikaların geliştirilmesi ile mümkün olmaktadır.</p>



<p>&nbsp;Filistinlilerin organize direnişi ve uluslararası toplumun duyarlılığı, bu adaletsiz uygulamaların kırılması için atılacak adımların temelini oluşturmaktadır.</p>



<p>İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejiler, birey ve toplum üzerinde yarattığı acıların ötesinde, uluslararası hukuk, insan hakları ve evrensel adalet anlayışının da ciddi sorgulanmasına neden olan derin bir kontrol sistemini yansıtmaktadır. Bu kontrol, yaşam ve ölüm süreçlerinin her alanında kendini gösterirken, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme gücünü tamamen yok saymaktadır. Bu noktada, uluslararası kamuoyunun, insan hakları savunucularının ve bölgedeki direniş hareketlerinin desteğiyle daha özgür, eşitlikçi ve adaletli bir yaşam düzeni için somut adımlar atılması kaçınılmaz görünmektedir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-olum-siyaseti/">İsrail’in Ölüm Siyaseti</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/israilin-olum-siyaseti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail Soykırımının Sağlık ve Yardım Alanlarına Yansımaları</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-soykiriminin-saglik-ve-yardim-alanlarina-yansimalari/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-soykiriminin-saglik-ve-yardim-alanlarina-yansimalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 May 2025 15:53:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1586</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail’in 1948’deki kuruluşu, yalnızca bir devletin inşası değil, aynı zamanda Filistin halkının sistematik olarak yerinden edilmesi, bastırılması ve yok edilmesini hedefleyen bir rejimin başlangıcıydı.&#160; Nekbe (Büyük Felaket) ile başlayan bu süreç, etnik temizlik, askeri işgal, yasa dışı yerleşimler ve sivillere yönelik sistematik şiddetle sürmüştür. Bugün, İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü politikalar, klasik bir işgal düzenini aşarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israil-soykiriminin-saglik-ve-yardim-alanlarina-yansimalari/">İsrail Soykırımının Sağlık ve Yardım Alanlarına Yansımaları</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong><u>İsrail’in 1948’deki kuruluşu, yalnızca bir devletin inşası değil, aynı zamanda Filistin halkının sistematik olarak yerinden edilmesi, bastırılması ve yok edilmesini hedefleyen bir rejimin başlangıcıydı.&nbsp;</u></strong></p>



<p>Nekbe (Büyük Felaket) ile başlayan bu süreç, etnik temizlik, askeri işgal, yasa dışı yerleşimler ve sivillere yönelik sistematik şiddetle sürmüştür. Bugün, İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü politikalar, klasik bir işgal düzenini aşarak modern araçlarla yürütülen süreğen bir soykırım rejimine dönüşmüştür. İsrail’in Filistin soykırımının özellikle sağlık ve insani yardım alanlarında büyük etkileri görülmekte, bu yapısal şiddet biçiminin üç temel boyutu olduğu söylenebilir.&nbsp;</p>



<p><strong>Günlük Hayatın Askerileştirilmesi ve Travmanın Sürekliliği</strong></p>



<p>İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da uyguladığı sistematik askeri baskınlar, sivillerin yanı sıra insani yardım çalışanlarını da doğrudan hedef almaktadır. İsrail işgali altındaki Batı Şeria&#8217;da bulunan ActionAid Filistin isimli insani yardım derneğinde iletişim koordinatörülüğü görevi yürüten Riham Cafari’nin tanıklığına göre Beytüllahim’de hemen her gece yaşanan silah sesleri, göz yaşartıcı gaz saldırıları ve keyfi tutuklamalar, sağlık ve yardım çalışanlarının hem fiziksel hem de psikolojik olarak tahribatına yol açmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Bu kişiler, yalnızca mesleklerini icra etmekle kalmamakta; aynı zamanda ailelerini korumak, ulaşım engellerini aşmak ve can güvenliklerini sağlamak gibi olağanüstü zorluklarla yüzleşmektedirler. Her gece yaşanan çatışma, bu bireylerde kronik uykusuzluk, tükenmişlik ve travmaya yol açmakta; gündüzleri ise yardım faaliyetlerini sekteye uğratmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Batı Şeria’daki Gazze olarak bilinen ve direnişin benimsendiği şehirler olan Cenin ve Nablus gibi bölgelerdeki baskınlar, yalnızca bireysel özgürlükleri değil, insani yardım faaliyetlerinin yürütülmesini de imkânsızlaştırmaktadır. Elektrik ve iletişim kesintileri nedeniyle, insani yardım çalışanlarının koordinasyonu çöküyor; bazı bölgelere günlerce ulaşılamıyor. Bu durum, işgalin artık yalnızca bir güvenlik söylemiyle değil, doğrudan insan yaşamına kasteden bir stratejiyle yürütüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla İsrail işgali nedeniyle Filistin’de sivil hayatın askerileştirildiği/güvenlikleştirildiği rahatlıkla ifade edilebilir. Bu durum Siyonist rejimin saldırıları nedeniyle Filistin’de toplumsal bir travmanın oluşmasına neden olmuştur.&nbsp;</p>



<p><strong>Altyapının Çöküşü ve Sağlık Sistemine Yönelik Sistematik Tahribat</strong></p>



<p>İsrail işgal rejimi, yalnızca insanlara değil, Filistin’in temel yaşam altyapısına da doğrudan zarar vermektedir. Batı Şeria’da kontrol noktalarının 7 Ekim 2023 sonrası 188’den 900’e çıkması, şehirlerarası ulaşımı imkânsızlaştırmakta, sağlık ve yardım çalışanlarının sahaya ulaşmalarını geciktirmektedir. Bir saatlik mesafelerin beş saatte kat edilebildiği bir ortamda, acil sağlık müdahaleleri yapılamamakta, hastaların hayatı riske atılmaktadır. Ambulansların engellenmesi, uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinin açık ihlalidir.</p>



<p>Gazze’deki tablo ise daha da yıkıcıdır. Susannah O’Sullivan gibi birçok akademisyenin de vurguladığı gibi, İsrail işgal ordusu sahip olduğu ileri gözetim teknolojileriyle saldırıların sivil kayıplar yaratacağını önceden bilmektedir. Buna rağmen, hastaneler, doğum klinikleri ve ambulanslar doğrudan hedef alınmakta; sağlık çalışanları öldürülmekte ya da görev yapamaz hale getirilmektedir. Bu eylemler, Cenevre Sözleşmesi’nde açıkça savaş suçu olarak tanımlanmıştır. Buna rağmen ne Birleşmiş Milletler ne de uluslararası toplum bu ihlallere etkili bir yanıt vermemektedir. Her ne kadar İsrail’e karşı kınama gibi adımlar atılsa da İsrail’i işlediği suçlardan ötürü herhangi bir kurumun veya aktörün cezalandırmaması Siyonist işgalin artarak devam etmesine neden olmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Batı Şeria’da ise sağlık altyapısı ekonomik abluka nedeniyle çökme noktasına gelmiştir. Kamu sağlık çalışanlarının maaşları ödenememekte, ilaç ve temel tıbbi malzeme temin edilememektedir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre işsizlik oranı %32’ye, yoksulluk oranı ise %28’e yükselmiştir. Bu durum, yalnızca hizmet sunumunu değil, aynı zamanda sağlık personelinin fiziksel ve ruhsal sağlığını da tehdit etmektedir.</p>



<p><strong>Şiddetin Kurumsallaşması: Yerleşimci Saldırıları ve Etnik Temizlik Politikaları</strong></p>



<p>İsrail’in işgal stratejisinin üçüncü boyutu, yerleşimci şiddetinin kurumsallaşması ve doğrudan devlet politikası haline gelmesidir. 2024 yılı boyunca Batı Şeria’da 1.432 yerleşimci saldırısı kaydedilmiş; bu saldırılar ambulanslar, sağlık merkezleri ve yardım çalışanlarını hedef almıştır. Örneğin Beyt Cala’da, Uluslararası Adalet Divanı’nın açık yasağına rağmen yeni yerleşim alanları inşa edilmekte, sağlık merkezlerine erişim yolları kesilmektedir. Bu durum, yalnızca altyapıyı felce uğratmakla kalmamakta; aynı zamanda sağlık personelinin hayatını doğrudan tehdit etmektedir. İsrail hükümeti, yerleşimcilerin saldırılarını engellemek bir yana, bu gruplara siyasi ve askeri destek sunmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Başta İsrailli bakanların yerleşimcilere medya önünde silah dağıtması olmak üzere İsrail’in yerleşimci terörünü teşvik ettiği bilinmektedir. İsrail’in işgalinin bu denli terör saçtığı bu koşullarda sağlık hizmeti sunmaya çalışan çalışanlar hem devletin hem de sivil milislerin hedefi haline gelmekte; görev yaptıkları her gün, aynı zamanda bir ölüm riski taşımaktadır. Bu, sağlık çalışanlarını sessiz bir direnişin öncülerine dönüştürmekte; her müdahale, bir tür varoluş mücadelesi niteliği kazanmaktadır.</p>



<p><strong>Sonuç: Sağlık Hakkının Sistematik İnkârı ve Direnişin Ahlaki Gücü</strong></p>



<p>İsrail’in yürüttüğü işgal, abluka ve yerleşim politikaları, sağlık ve insani yardım alanlarını doğrudan hedef alan çok katmanlı bir baskı rejimi yaratmıştır. Filistin’de günlük hayatın askerileştirilmesi, sağlık altyapısının sistematik biçimde tahrip edilmesi ve yerleşimci şiddetinin devlet desteğiyle kurumsallaşması, sağlık çalışanlarını ve yardım görevlilerini sürekli bir tehdit altında bırakmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Bu durum, yalnızca hizmet sunumunu engellemekle kalmamakta; aynı zamanda bu alanlarda çalışan bireyleri fiziksel, psikolojik ve mesleki olarak ağır bir yükün altına sokmaktadır. Filistin’de sağlık hizmetlerinin sürekliliği, artık sadece teknik ya da lojistik değil, aynı zamanda politik bir meseledir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israil-soykiriminin-saglik-ve-yardim-alanlarina-yansimalari/">İsrail Soykırımının Sağlık ve Yardım Alanlarına Yansımaları</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-soykiriminin-saglik-ve-yardim-alanlarina-yansimalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail’in Suriye’yi Zayıflatma Stratejisi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/israilin-suriyeyi-zayiflatma-stratejisi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/israilin-suriyeyi-zayiflatma-stratejisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 May 2025 11:27:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1545</guid>

					<description><![CDATA[<p>8 Aralık 2024’te Suriye’de gerçekleşen rejim değişikliği, yalnızca otoriter bir liderin devrilmesinden ibaret değildir; aynı zamanda bölgesel dengeleri derinden sarsan, jeopolitik düzlemde geniş çaplı sonuçlar doğuran bir dönüm noktasıdır.&#160; Esed rejiminin çöküşü, bir taraftan İran’ın Suriye’de inşa ettiği vekil güvenlik mimarisini zayıflatırken, diğer taraftan İsrail’in uzun süredir sürdürdüğü güvenlik paradigmasında stratejik bir kırılma yaratmıştır. Tel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israilin-suriyeyi-zayiflatma-stratejisi/">İsrail’in Suriye’yi Zayıflatma Stratejisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>8 Aralık 2024’te Suriye’de gerçekleşen rejim değişikliği, yalnızca otoriter bir liderin devrilmesinden ibaret değildir; aynı zamanda bölgesel dengeleri derinden sarsan, jeopolitik düzlemde geniş çaplı sonuçlar doğuran bir dönüm noktasıdır.&nbsp;</strong></p>



<p>Esed rejiminin çöküşü, bir taraftan İran’ın Suriye’de inşa ettiği vekil güvenlik mimarisini zayıflatırken, diğer taraftan İsrail’in uzun süredir sürdürdüğü güvenlik paradigmasında stratejik bir kırılma yaratmıştır. Tel Aviv’in “tanıdık düşman” olarak gördüğü Esed rejimi, İsrail açısından öngörülebilir bir tehditti. Ancak rejimin devrilmesiyle ortaya çıkan güç boşluğu, İsrail’i derhal müdahale etmeye sevk etmiş; Tel Aviv, bu boşluğu kontrol altına almanın en uygun yolunun, Suriye’yi istikrarsızlaştırmak olduğuna hükmetmiştir.&nbsp;</p>



<p>İsrail bu yeni dönemde, Suriye’nin güneyindeki Siyonist işgali ve askeri varlığını derinleştirerek tampon bölgeler inşa etmeye başlamış, yüzlerce hava saldırısıyla yeni rejimin kurumsal altyapısını hedef almış ve belirli bölgeleri fiilen işgal etmiştir. Bununla yetinmeyen Tel Aviv, iç bölünmeleri derinleştirmek amacıyla etnik ve mezhepsel azınlıklarla taktiksel iş birliklerine yönelmiştir. Bu strateji, yalnızca Suriye’yi zayıflatmayı değil; aynı zamanda Ankara gibi Suriye’deki istikrarı destekleyen aktörlerle çatışma zeminleri oluşturmayı da amaçlamaktadır. Bu çerçevede İsrail’in “zayıf Suriye” stratejisi, kullandığı araçlar ve Türkiye ile artan gerilimin dinamikleri dikkat çekmektedir.</p>



<p><strong>İsrail’in Tahayyülündeki Şam</strong></p>



<p>İşgalci İsrail’in 8 Aralık 2024 sonrası tasavvurunda güçsüz, parçalanmış, yönlendirilebilir ve kaos ile harmanlanmış bir Suriye yönetimi yatmaktadır. Bu anlamda İsrail’in Suriye politikasının temelinde, merkezi ve güçlü bir devlet yapısına sahip bir Suriye’nin varlığının kabul edilemez olduğu yönünde bir güvenlik doktrini bulunmaktadır. Tel Aviv için ideal senaryo, etnik, mezhepsel ve politik olarak parçalanmış; dış desteğe bağımlı, kolektif karar alma kapasitesi zayıf bir Suriye’nin varlığıdır. Bu vizyon doğrultusunda, İsrail yalnızca hava saldırılarına başvurmamış, aynı zamanda PKK/YPG gibi aktörler üzerinden ABD ile kurduğu stratejik angajmanla da Suriye’deki kaotik ortamı sürdürmeyi tercih etmiştir. DEAŞ’ın zaman zaman sahada yeniden görünürlüğünü artırması da bu stratejinin sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir.</p>



<p>Esed sonrası dönemde gerçekleştirilen 600’ün üzerindeki İsrail hava saldırısı, sadece askeri değil aynı zamanda psikolojik bir yıpratma stratejisinin parçasıdır. Hedef alınan tesisler arasında radar üsleri, askeri havaalanları, bilimsel araştırma merkezleri ve istihbarat altyapıları yer almakta; yeni rejimin kurumsallaşma süreci sistematik şekilde sabote edilmektedir. Buna eş zamanlı olarak, Dürziler, Kürtler ve bazı Nusayri gruplarla geliştirilen ilişkiler, İsrail’in klasik “azınlıklarla ittifak” doktrininin güncellenmiş bir versiyonudur. Suveyda Askeri Konseyi gibi yapılar, Tel Aviv’in vekil savaş kapasitesini genişlettiği araçlara dönüşmüş, Şam’a karşı içerden baskı kurma işlevi üstlenmiştir.</p>



<p>Bu bağlamda Siyonist İsrail’in Suriye’de attığı adımlardan hareketle Suriye’nin bir daha asla egemen, birleşik ve güçlü bir orduya sahip ulus-devlet haline gelmemesi yönünde kırmızı çizgiye sahip olduğu görülmektedir. Tel Aviv’in çıkarları için en elverişli yapı, ya bölünmüş yarı-otonom bölgelerden oluşan konfederal bir sistem ya da Batı ile normalleşme adına Filistin ve Kudüs dosyasında sessiz kalmaya razı bir rejimdir. Bazı medya organlarında Şam yönetiminin İsrail’i tanıyabileceğine dair haberler yapılsa da bu senaryonun hayata geçirilme olasılığı zayıf görünmektedir. Aksine, kimi analizlerde belirtildiği gibi, orta vadede Şam yönetimi İsrail’in yayılmacı politikasını dengeleyebilecek kapasiteye ulaşabilir.</p>



<p><strong>İsrail’in İstikrarsızlık Üreten Mekanizmaları</strong></p>



<p>İsrail’in Suriye’yi zayıflatma stratejisinin temel araçları askeri güçle sınırlı değildir; aksine diplomatik lobi faaliyetleri ve kimlik mühendisliği gibi daha incelikli mekanizmalarla desteklenmektedir. 8 Aralık öncesinde dahi Rusya’nın dolaylı onayıyla Suriye hava sahasını kullanan İsrail, rejim kalıntılarıyla zaman zaman örtük iş birlikleri geliştirerek hassas askeri hedefleri imha etmiştir. Ancak bu operasyonlar yalnızca fiziksel altyapıyı değil, ülkenin uzun vadeli savunma kapasitesini de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.</p>



<p>En az askeri araçlar kadar etkili olan diğer unsur, Batı nezdinde sürdürülen diplomatik baskılardır. Tel Aviv, Batı kamuoyunda Suriye’nin yeni yönetimini gayrimeşru göstermeye çalışmakta; özellikle ABD ve Avrupa’da Ahmed Şara yönetiminin tanınmaması için yoğun lobi faaliyetleri yürütmektedir. Bu kampanyalar, yeniden inşa projelerine yönelik fonların engellenmesini ve Şam’ın uluslararası sistemden dışlanmasını hedeflemektedir. Bu durum, yalnızca iç meşruiyet sorunlarını derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda Türkiye gibi alternatif aktörlerin daha fazla sürece müdahil olmasına sağlamaktadır. Bu senaryo da aslında İsrail’in istemediği bir senaryodur.&nbsp;</p>



<p>Ayrıca İsrail, “insani müdahale” söylemi üzerinden azınlık gruplarla ittifak kurarak hem sahadaki mevcudiyetini meşrulaştırmakta hem de Şam’ın egemenlik alanlarını daraltmaktadır. Ancak bu vekil aktör stratejisinin sürdürülebilirliği sorgulanmaktadır. Suveyda’daki Dürzi protestoları, yerel halkın İsrail’in “koruyucu” değil, “işgalci” aktör olarak algılandığını göstermektedir. Bu durum, Tel Aviv’in kısa vadede sağladığı taktik kazanımların, uzun vadede stratejik bir dirençle karşılaşabileceğini göstermektedir.</p>



<p><strong>Türkiye-İsrail Gerilimi</strong></p>



<p>Suriye’deki dönüşüm sürecinin en belirgin bölgesel çatışması Türkiye ile İsrail arasında yaşanmaktadır. Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi istikrarını öncelikli güvenlik meselesi olarak görmekte ve bu doğrultuda yeni Şam yönetimi ile siyasi ve askeri iş birliklerine yönelmektedir. Buna karşılık İsrail, bu girişimleri doğrudan ulusal güvenliğine tehdit olarak değerlendirmekte; Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını engellemek amacıyla çeşitli sabotajlar gerçekleştirmektedir.</p>



<p>Türkiye’nin Minak, Palmira ve T4 üslerinde askeri altyapı kuracağına dair haberlerin ardından İsrail, bu bölgeleri uluslararası hukuka aykırı biçimde hedef almış; aynı zamanda İsrail medyasında Türkiye “neo-Osmanlı yayılmacılığı” ile itham edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik doğrudan ithamlar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İsrail’i “Orta Doğu’nun güvenliği için en büyük tehdit” ilan etmesi, bu gerilimin retorikten çıkıp stratejik düzleme taşındığını ortaya koymaktadır. Gerçeklikten ve diplomatik üsluptan tamamen uzak olan İsrail’in bu söylemleri, Suriye sahasında kazanan bir aktör olan Türkiye tarafından sert bir dille karşılık bulmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Suriye sahasında cerayan eden İsrail-Türkiye geriliminde ABD’nin rolü ise çelişkili ve belirsizdir. Donald Trump’ın Netanyahu ile yaptığı görüşmede Türkiye’yi “kritik ortak” olarak tanımlaması ve İsrail’e Türkiye konusunda daha temkinli davranması yönünde yaptığı çağrı, Washington’un bu iki müttefiki arasında denge kurmaya çalıştığını göstermektedir. Ancak bu denge, oldukça kırılgandır. Türkiye, Şam ile askeri-siyasi entegrasyonu derinleştirmeye devam etmesi durumunda, bu durum İsrail’in kırmızı çizgilerinden biri haline gelebilir. Özellikle Türkiye’nin hava savunma sistemlerini Palmira gibi stratejik bölgelere konuşlandırması, Tel Aviv’in hava üstünlüğünü tehdit edecek ve yeni bir çatışma senaryosunu tetikleyebilir. Bu durumda İsrail’in uluslararası hukuka uygun davranıp, Suriye’deki yönetimin egemenliğine saygı duyması ve Türkiye ile askeri iş birliğini kabullenmesi gerekmektedir. Fakat İsrail’in tarihine bakıldığında bu olumlu senaryo yerine İsrail’in daha çok yayılmacı ve çatışmacı dinamikleri tetikleyeceği tahmini yapılabilir.&nbsp;</p>



<p><strong>Sonuç</strong></p>



<p>Son kertede Suriye’deki başarıya ulaşan devrim beklenildiği gibi İsrail’in istikrarsızlık üreten politikaları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu anlamda Türkiye ile İsrail arasındaki güç dengeleri Suriye’nin Ortadoğu’da yeni bir bölgesel satranç tahtası olma ihtimalini artırmıştır. Nitekim İsrail’in Suriye’ye yönelik politikası, klasik güvenlik reflekslerinden ziyade proaktif yayılmacı stratejilerin sahaya indirgenmiş hali olarak görülebilir.&nbsp;</p>



<p>Suriye’nin parçalanması, Tel Aviv açısından hem İran’ın hem Türkiye’nin etkinliğinin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Ancak bu politika, bölgesel çatışmaları artırmakta ve Türkiye gibi istikrarı önceleyen aktörlerle doğrudan sürtüşmelere yol açmaktadır. Son kertede, İsrail’in “zayıf Suriye” stratejisi, kısa vadeli kazanımlarla sınırlı olmayıp, Ortadoğu’da kalıcı bir dengesizlik mimarisi inşa etme amacını taşımaktadır. Buna karşılık Türkiye’nin savunduğu istikrar ve bütünlük vizyonu, yalnızca Şam’ın geleceği için değil, bölgesel barış için de kritik önemdedir. Bu iki zıt yaklaşımın çatışma hattı, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi etkileyecek potansiyele sahiptir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israilin-suriyeyi-zayiflatma-stratejisi/">İsrail’in Suriye’yi Zayıflatma Stratejisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/israilin-suriyeyi-zayiflatma-stratejisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD Veto Gücüyle İsrail’i Nasıl Koruyor?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/abdnin-israili-nasil-koruyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/abdnin-israili-nasil-koruyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 May 2025 09:50:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1514</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), uluslararası barışın korunması ve çatışmaların önlenmesi amacıyla oluşturulmuş bir yapı olarak dikkat çekerken, beş daimî üyenin (ABD, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık) sahip olduğu veto yetkisi, uluslararası ilişkilerde güç dengelerinin ve stratejik çıkarların korunması adına önemli bir araç haline gelmiştir. Özellikle ABD’nin, İsrail’e yönelik eleştirel tasarıların geçmesini engellemek amacıyla veto [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/abdnin-israili-nasil-koruyor/">ABD Veto Gücüyle İsrail’i Nasıl Koruyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), uluslararası barışın korunması ve çatışmaların önlenmesi amacıyla oluşturulmuş bir yapı olarak dikkat çekerken, beş daimî üyenin (ABD, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık) sahip olduğu veto yetkisi, uluslararası ilişkilerde güç dengelerinin ve stratejik çıkarların korunması adına önemli bir araç haline gelmiştir. Özellikle ABD’nin, İsrail’e yönelik eleştirel tasarıların geçmesini engellemek amacıyla veto hakkını kullanması hem uluslararası hukukun uygulanması hem de insan hakları normlarının korunması açısından tartışmalara yol açmaktadır. ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto politikasının tarihsel temelleri, İsrail lehine kullanım sıklığı ve stratejik çıkarlarla ilişkisi merak konusu haline gelmiştir. Nitekim mezkûr konular ve veto hakkının hayata geçirilmesi mevcut uluslararası hukuku, BM yapısını ve ABD imajını daha fazla sorgulanır hale getirmiştir.</p>



<p><strong>Veto Hakkı ve ABD’nin İsrail Lehine Veto Uygulamaları</strong></p>



<p>Veto kavramı, antik Roma’da tribünlerin halkı koruma amacıyla kullandığı “intercessio” geleneğine dayandırılsa da modern uluslararası ilişkilerde veto, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan BM Şartı ve San Francisco Deklarasyonu çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesine tanınan veto hakkı, büyük güçlerin iş birliğini garanti altına almayı amaçlamış; ancak aynı zamanda, uluslararası toplumun çoğunluğunun görüşlerinin gölgede kalmasına neden olmuştur. Bu mekanizma, özellikle BM’nin karar alma süreçlerinde tek taraflı çıkarların koruyucu bir aracı olarak kullanılmaya başlanmasıyla, eleştiri konusu haline gelmiştir. Özellikle ABD’nin İsrail lehine veto hakkını kullanması daha fazla tartışmaya yol açmıştır.</p>



<p>ABD, 1972 yılında İsrail’e yönelik ilk veto uygulamasını gerçekleştirerek, bu politikayı kalıcı bir strateji haline getirmiştir. 1980’ler ve 1990’larda Lübnan’da gerçekleştirilen askeri operasyonlar, Filistin topraklarındaki işgal politikaları ve Kudüs’ün uluslararası statüsüne dair eleştirilere yönelik tasarılar, ABD tarafından veto edilerek uluslararası arenada tartışılmasını engellemiştir. Bu anlamda ABD 1972-2017 yılları arası, İsrail’in soykırım ve işgal politikalarını durdurma potansiyeli taşıyan tasarıları 43 defa veto etmiştir. İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı tüm askeri saldırılardan vazgeçmesini ön gören 11898 sayılı BMGK tasarısı da sadece ABD tarafından veto edilmiştir. Bu anlamda 1982 ABD’nin İsrail lehine en çok veto kullandığı yıl olarak kaydedilmiştir. Dahası ABD, İsrail’in Filistinli mültecilere yönelik gerçekleştirdiği Sabra ve Şatilla katliamını kınayan tasarıyı da reddetmiştir.</p>



<p>İsrail’in Lübnan, Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki muhtelif işgallerine karşı getirilen yasa tasarıları da hesap edildiğinde ABD’nin İsrail lehine BMGK’da kullandığı veto yaklaşık olarak 50’yi aşmıştır. Bu rakam, ABD’nin uzun yıllara dayanan tutumunun ne denli yerleşik olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Obama, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve bu politikaların barış sürecini engellediğini vurgulayan 2334 sayılı BMGK tasarısının oylamasında çekimser kalarak tasarının BMGK’dan geçmesini sağlasa da devam eden dönemde İsrail yanlısı tavra geri dönerek Siyonizm ile ilişkilerin halen kurumsal biçimde devam ettiğini ispatlamıştır. Bu anlamda özellikle, Filistin’deki insani krizler ve uluslararası hukuka aykırı eylemlere karşı önerilen tasarıların veto edilmesi, ABD’nin İsrail’in eylemlerini neredeyse cezai sorumluluktan muaf tutarak, bölgedeki soykırım iddialarının da uluslararası tepkiyle karşılanmasını engellediği eleştirilerine yol açmaktadır.</p>



<p><strong>Sebepler ve Yansımalar</strong></p>



<p>ABD’nin veto hakkını İsrail lehine kullanmasının arkasında, yalnızca bölgesel istikrarın sağlanması değil, aynı zamanda uzun vadeli stratejik çıkarlar da bulunmaktadır. Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına erişim, bölgedeki jeopolitik konumun korunması ve ABD’nin küresel nüfuzunun sürdürülmesi, bu stratejinin temel dinamiklerindendir. Bunun yanında, ABD içindeki güçlü İsrail yanlısı lobileri, özellikle Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi kuruluşlar, Kongre’deki temsil oranları ve dinî bağlar, veto politikasının sürekliliğini destekleyen önemli iç dinamikler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, ABD’nin veto uygulamaları hem dış politikasını hem de iç siyasi yapısını yansıtan karmaşık bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir.</p>



<p>BM Güvenlik Konseyi veto mekanizması, evrensel insan hakları ve uluslararası hukuk açısından bir tartışma alanı oluştururken, ABD’nin İsrail lehine kullanımı, bu mekanizmanın işleyişine dair ciddi sorunları gözler önüne sermektedir. Bir yandan veto, BM’nin üye devletleri arasında uzlaşının sağlanması için bir araç olarak sunulurken, diğer yandan bu güç dengesinin kötüye kullanılması, uluslararası hukukun uygulanmasını zayıflatmaktadır.</p>



<p><strong>Kendinden menkul çift standart</strong></p>



<p>ABD’nin veto kullanımı, Filistin’de yaşanan insani krizler ve insan hakları ihlallerine uluslararası tepkilerin oluşmasını engelleyerek, BM’nin tarafsız ve evrensel adalet mekanizması olarak algılanmasını baltalamaktadır. Bu durum, BM’nin demokratik meşruiyetine ve uluslararası toplumun ortak değerlerine zarar vererek, “çift standart” algısının yaygınlaşmasına yol açmaktadır.</p>



<p>Ortadoğu ölçeğinde bu politikanın (ABD’nin veto politikası), İsrail’in Filistin topraklarındaki uygulamalarını uluslararası arenada sorgulanamaz hale getirdiği, böylece İsrail’e neredeyse cezai bir “münhasır imtiyaz” tanıdığı ifade edilebilir. Filistin’de uygulanan zorla yerinden etmeler, askeri operasyonlar ve yerleşim politikaları, uluslararası hukuka aykırı kabul edilmekte; ancak ABD’nin veto hamleleri, bu eleştirilerin uluslararası platformda gündeme gelmesini engellemektedir.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="976" height="549" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9.jpg" alt="" class="wp-image-1520" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9.jpg 976w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9-300x169.jpg 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9-768x432.jpg 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9-150x84.jpg 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/05/99262367_44c86d42-82b1-4cd1-b5ed-9cbef4fe90e9-696x392.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 976px) 100vw, 976px" /></figure>



<p>Sonuç olarak, veto mekanizması, İsrail’in bölgedeki eylemlerine karşı oluşabilecek uluslararası tepkileri önleyerek, soykırım iddialarının da altını çizmektedir. Böylece, ABD’nin veto politikası, İsrail’in Filistin’deki eylemlerine zımnen meşruiyet kazandırmakta ve uluslararası toplumun, insan hakları ihlalleri karşısında ortak bir tepki geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Öte yandan ABD açısından diplomatik ve imaj bağlamında da veto hakkı kullanımının yansımaları görülmektedir. ABD’nin veto hakkını İsrail lehine kullanması, yalnızca askeri ve stratejik bir tercih olarak değerlendirilmemeli, aynı zamanda ABD’nin küresel imajı üzerinde de derin etkiler yaratmaktadır.</p>



<p>Uluslararası kamuoyu, ABD’nin tarafsızlık ilkesine ve uluslararası hukuka olan bağlılığını sorgularken, bu politika “çift standart” olarak nitelendirilmektedir. Özellikle BM Güvenlik Konseyi’nde gerçekleşen oylamalarda, ABD’nin sürekli veto kullanması, diğer üye devletlerin eleştirilerini ve çözüm arayışlarını engellediği için BM’nin etkinliğini ve meşruiyetini de zayıflatmaktadır. Böylece, ABD’nin veto stratejisi hem bölgesel hem de küresel düzeyde diplomatik izolasyon riskini artırmakta, uzun vadede ABD’nin dış politikasına yönelik eleştirileri de beraberinde getirmektedir.</p>



<p>Ayrıca, İsrail’in işlediği soykırımlara rağmen Washington yönetimlerinin sağladığı bu destek, ABD’nin kendi içindeki ‘demokratik değerlerle’ arasındaki çelişkiyi de gözler önüne sermektedir. Uluslararası hukuk normlarına ve insan haklarına bağlılık sözü veren ABD, veto politikası sayesinde bu normların ihlal edildiği durumları göz ardı etmekte, bu durum ise ABD’nin demokratik ve hukuk devleti imajına zarar vermektedir.</p>



<p><strong>Tartışmalar</strong><br>Akademik çevrelerde, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto politikasının, uluslararası hukuk ve insan hakları normları açısından ciddi bir sorgulama konusu olduğu vurgulanmaktadır. Birçok akademisyen, veto mekanizmasının, büyük güçlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç haline geldiğini ve bu durumun, BM’nin evrensel barış ve güvenlik hedefine zarar verdiğini savunmaktadır. Ayrıca, ABD’nin veto uygulamalarının, bölgedeki çatışmaların çözümünü engellediği, barış sürecine katkıda bulunmadığı ve Filistin halkının yaşadığı insani krizin derinleşmesine yol açtığı yönünde eleştiriler mevcuttur.</p>



<p>Geleceğe yönelik olarak, BM yapısında veto mekanizmasının yeniden değerlendirilmesi gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca başta Türkiye olmak üzere birçok devlet BMGK’nın bu sorunlu yapısını eleştirmekte, reform çağrılarına devam etmektedir. Veto yetkisinin kötüye kullanımının önüne geçmek adına, BM üyeleri arasında daha demokratik ve adil bir karar alma süreci geliştirilmesi, uluslararası hukuk normlarının güçlendirilmesi ve özellikle insan hakları ihlallerine karşı etkin mekanizmaların oluşturulması, bu tartışmaların temelini oluşturmaktadır. ABD’nin veto politikasının, sadece İsrail’e yönelik değil, genel olarak uluslararası barış ve güvenlik politikaları açısından yeniden ele alınması gerekliliği hem bölgesel hem de küresel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda kaçınılmaz görünmektedir.</p>



<p><strong>Sonuç</strong><br>ABD’nin BM Güvenlik Konseyi veto hakkını İsrail lehine kullanması, uluslararası arenada stratejik çıkarların korunması adına uygulanırken, uluslararası hukuk, insan hakları ve BM’nin demokratik meşruiyeti açısından ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Tarihsel olarak köklü bir mekanizma olan veto, büyük güçlerin çıkarlarını gözetme amacıyla geliştirilmiş olsa da uygulamada ABD’nin İsrail’e verdiği destek, Filistin’de yaşanan Siyonist soykırım nedeniyle ortaya çıkan insani krizlerin ve uluslararası hukukun ihlallerinin uluslararası tepkilerden ve cezalardan muaf kalmasına neden olmaktadır.</p>



<p>Bu durum, ABD’nin küresel imajını, BM yapısının işlevselliğini ve uluslararası toplumun ortak değerlerini zedeleyen bir strateji olarak ele alınmalıdır. Sonuç olarak, ABD’nin veto politikası, yalnızca bölgesel istikrarı korumaya yönelik stratejik bir tercih değil; aynı zamanda uluslararası hukuk normlarına olan bağlılık ve BM’nin evrensel barış mekanizmasının etkinliği açısından eleştirilmesi gereken yapısal bir sorundur. BMGK’daki veto mekanizmasının yeniden değerlendirilmesi ve daha demokratik karar alma süreçlerinin oluşturulması dünya barışı için bir zorunluluktur.</p>



<p>Bu bağlamda hem ABD’nin hem de BM’nin, uluslararası hukuk ve insan hakları standartlarına daha duyarlı politikalar geliştirmesi; bölgesel çatışmaların çözümünde adaletli, tarafsız ve evrensel değerlere dayalı bir yaklaşım sergilemesi, gelecekte daha barışçıl ve istikrarlı bir uluslararası sistemin tesis edilmesi açısından elzemdir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/abdnin-israili-nasil-koruyor/">ABD Veto Gücüyle İsrail’i Nasıl Koruyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/abdnin-israili-nasil-koruyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyonist Vesayette Yeni Boyut: Rümeysa Öztürk Vakası</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-vesayette-yeni-boyut-rumeysa-ozturk-vakasi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-vesayette-yeni-boyut-rumeysa-ozturk-vakasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Mehmet Rakipoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Apr 2025 14:28:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1458</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD&#8217;de Düşünce Özgürlüğünün Çöküşü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) uzun yıllar boyunca, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, küresel kamuoyuna “özgür dünyanın lideri” olarak kendisini pazarlamayı başardı. Fulbright burs programları, USAID projeleri, Hollywood film sektörü, Amerika’nın Sesi gibi yumuşak güç araçları, ABD’yi yalnızca bir askeri süper güç değil, aynı zamanda değerler üzerinden çekicilik yaratan bir merkez olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-vesayette-yeni-boyut-rumeysa-ozturk-vakasi/">Siyonist Vesayette Yeni Boyut: Rümeysa Öztürk Vakası</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>ABD&#8217;de Düşünce Özgürlüğünün Çöküşü</strong></p>



<p>Amerika Birleşik Devletleri (ABD) uzun yıllar boyunca, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, küresel kamuoyuna “özgür dünyanın lideri” olarak kendisini pazarlamayı başardı. Fulbright burs programları, USAID projeleri, Hollywood film sektörü, Amerika’nın Sesi gibi yumuşak güç araçları, ABD’yi yalnızca bir askeri süper güç değil, aynı zamanda değerler üzerinden çekicilik yaratan bir merkez olarak sundu. Ancak 7 Ekim 2023 sabahı Kassam Tugayları’nın İsrail’e karşı başlattığı savunma taarruzu operasyonunun ardından gelişen süreçte, ABD’nin bu imajı telafisi zor biçimde çöktü.</p>



<p><strong>İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik eleştirileri bastırmak adına başlatılan sistematik baskılar, yalnızca Ortadoğu’da değil, ABD’nin kendi içinde de yeni bir otoriterleşme evresinin habercisi oldu.</strong></p>



<p>&nbsp;Tufts Üniversitesi’nde Fulbright bursuyla doktora yapan Türk vatandaşı Rümeysa Öztürk’ün ICE (Immigration and Customs Enforcement) ajanları tarafından güpegündüz ters kelepçelenerek 25 Mart 2025’te gözaltına alınması, bu çöküşün sembol olaylarından biridir. Öztürk’ün başına gelenler, yalnızca bireysel bir insan hakları ihlali değil, aynı zamanda Amerikan akademisinin Siyonist vesayet altına girdiğini ve “özgürlükler ülkesi” retoriğinin çöktüğünü gözler önüne sermektedir.</p>



<p><strong>Akademiyi Susturmak: Columbia ve Tufts Örnekleri</strong></p>



<p>Columbia Üniversitesi’nin Filistinli öğrenci Mahmud Halil’i gözaltına aldırmasıyla başlayan süreç, akademik özgürlüğün artık yalnızca belirli politik çizgilerde mümkün olduğu bir rejime dönüşümün ilk sinyallerini verdi. Columbia’nın Filistin yanlısı öğrencileri susturması, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği savaş suçlarını dile getiren Yahudi akademisyenleri bile hedef alması, üniversitenin artık eleştirel düşünceye değil, ideolojik sadakate öncelik verdiğini ortaya koydu.</p>



<p>Edward Said’in koltuğunu devralmış bir akademisyen olan Raşit Halidi’nin deyimiyle Columbia artık bir eğitim kurumu değil, Hudson kıyısında bir Vichy hükümeti’dir. Halidi’nin “Hudson kıyısında bir Vichy hükümeti” benzetmesi, Columbia Üniversitesi’nin tıpkı Nazi işgali altındaki Fransa’da işbirlikçi Vichy hükümeti gibi, kendi akademik değerlerini bir kenara bırakıp baskıcı otoritelerle iş birliği yapan, teslimiyetçi ve otoriter bir yapıya dönüştüğünü ifade etmektedir. Bu benzetme, Columbia’nın akademik özerklik ve ifade özgürlüğünü savunmak yerine, devletin ve Siyonist lobilerin talepleri karşısında boyun eğdiğini ve artık özgür düşüncenin değil, ideolojik kontrolün merkezi haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor.</p>



<p>Benzer şekilde Rümeysa Öztürk, Tufts Üniversitesi’nde yayımlanan ve İsrail’in Gazze’deki saldırılarını “plausible genocide” olarak niteleyen öğrenci senatosu kararlarını destekleyen bir görüş yazısının yazarları arasındaydı. Buradaki “plausible genocide” (makul soykırım şüphesi) ifadesi, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği sivil katliamlar ve insani yardımı engelleme politikalarının, uluslararası hukuk açısından soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair ciddi ve değerlendirilmeye açık bir ihtimali ortaya koyduğunu ifade etmektedir.</p>



<p>“Plausible genocide” ve yazının diğer İngilizce bölümlerinde kullanılan ifadeler, hukuki olarak son derece dikkatle seçilmiş terimlerdir. Bu anlamda iki temel noktadan bahsedilebilir. İlki deliberate starvation. Bu ifade Gazze’de kasıtlı olarak sivillerin aç bırakılması, yani temel insani ihtiyaçlara erişimin engellenmesi anlamına gelmektedir. İkincisi ise indiscriminate slaughter. Bu ifade ile sivil hedefler gözetilmeksizin toplu katliamlar yapılması kastedilmiştir. Buradan hareketle plausible genocide sonucuna ulaşılmıştır.</p>



<p>Buna göre tüm bu uygulamaların, soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair makul bir şüphe doğurduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla burada “plausible” kelimesi, doğrudan bir suçlama yapmadan, Uluslararası Adalet Divanı’nın da kullandığı “makul ölçüde olasılık” ifadesine referansla, hukuki zemine oturtulmuş bir uyarıdır. Yani yazarlar, “soykırım kesinlikle işlenmiştir” demiyor, ancak “uluslararası hukuka göre soykırım suçu işlenmiş olabileceğine dair ciddi göstergeler mevcuttur” diyerek çok net bir şekilde İsrail’in sorumluluğunu gündeme getiriyor.</p>



<p>Öztürk’ün de yazarları arasında olduğu yazı, herhangi bir şiddet çağrısı içermemekte, yalnızca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de gündemine aldığı ve çok sayıda uluslararası kuruluş tarafından belgelenmiş suçlara dikkat çekmekteydi. Ancak bu yazının yıl dönümünde ICE ajanları tarafından sokakta ters kelepçeyle gözaltına alınması, Louisiana’daki bir merkeze yasa dışı biçimde götürülmesi ve vizesinin iptal edilmesi, ABD’nin artık üniversiteleri bir tür ideolojik karakola dönüştürdüğünün açık göstergesidir.</p>



<p>Ayrıca bu yazıyla Tufts Üniversitesi yönetimi, İsrail’le olan maddi ve kurumsal bağlarını gözden geçirmeye ve öğrenci senatosunun kararlarını ciddiyetle dikkate almaya çağrılıyor. Yazı, İsrail’i eleştirmiyor olmak için değil; uluslararası hukukun ve insan haklarının savunulması adına eleştirmek zorunda olunduğu için yazılmış. Dolayısıyla bu ifadeler, herhangi bir “radikal siyasal tutum” değil; tam tersine hukuki temele dayanan meşru, barışçıl ve düşünsel bir muhalefet çağrısıdır.</p>



<p>ABD İçişleri Bakanlığı’nın Öztürk’ü “Hamas’ı desteklemekle” suçlaması, bu suçlamayı destekleyecek hiçbir delil sunulmadan yapılmıştır. Öztürk’ün avukatı Mahsa Khanbabai’nin de ifade ettiği üzere, gözaltı süreci hukuksuzdur, keyfidir ve yalnızca bir görüş yazısının imzalanmasına dayanmaktadır. Bu durum, ABD’nin artık “hukukun üstünlüğü” kavramıyla değil, Siyonist lobilere sadakat üzerinden çalışan bir güvenlik devleti haline geldiğini ortaya koymaktadır.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="864" height="486" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac.jpg" alt="" class="wp-image-1460" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac.jpg 864w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac-300x169.jpg 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac-768x432.jpg 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac-150x84.jpg 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/thumbs_b_c_5f1e33e0fa45566520d5467238bfd7ac-696x392.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 864px) 100vw, 864px" /></figure>



<p><strong>Antisemitizmin Araçsallaştırılması</strong></p>



<p>Rümeysa Öztürk’ün tutuklanmasında olduğu gibi, bugün Batı’da antisemitizm kavramı, içeriksel bir anlamdan çok siyasal bir susturma aracına dönüşmüş durumda. Rachel Shabi’nin Guardian’da yayımlanan yazısında belirttiği gibi, artık antisemitizm &#8220;İsrail’in politikalarını eleştirmekle&#8221; eşdeğer görülüyor. Bu kavramsal kayma, yalnızca antisemitizmle gerçek mücadeleyi zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda bu mücadeleyi tamamen itibarsızlaştırıyor.</p>



<p>&nbsp;“Her yerde antisemitizm varsa, aslında hiçbir yerde yoktur” uyarısında bulunan filozof Brian Klug’un yirmi yıl önce yaptığı uyarı bugün tam anlamıyla gerçek olmuştur. Dolayısıyla Siyonist lobiler İsrail eleştirisini ve Trump yönetiminin siyasi bir fırsat olarak değerlendirip anti-Semitizm kavramını erozyona uğratarak araçsallaştırmaktadır.</p>



<p>Middle East Monitor yazarlarından Nasim Ahmed’in ifadesiyle, artık antisemitizm, Siyonist iktidarın Batı’daki uzantılarını korumak için kullanılan bir sopaya dönüşmüştür. İsrail’in Gazze’de işlediği belgelenmiş soykırımı eleştiren her akademisyen, gazeteci ya da öğrenci bu sopayla susturulmak istenmektedir. Daha da tehlikelisi, bu “sözde antisemitizmle mücadele” söylemi, aynı zamanda gerçek anti-Semitik aktörlerin de göz ardı edilmesine neden olmaktadır. İsrail hükümeti, Avrupa’daki antisemit geçmişi olan aşırı sağ partilerle ittifaklar kurarken; Filistin yanlısı Yahudileri bile “antisemit” ilan edebilmektedir.</p>



<p>Rümeysa Öztürk’ün başına gelenler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ne yazdığı yazıda ne de üniversitedeki faaliyetlerinde bir nefret söylemi bulunmakta. Yazı, açıkça insan haklarını savunan, uluslararası hukuka saygı çağrısı yapan bir metindir. Ancak Trump yönetiminin 2025 Ocak’ında çıkardığı kararnamenin ardından, bu tür ifadeler artık “terör destekçiliği” olarak yorumlanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “Size vizeyi kampüsleri yıkmanız için vermedik” ifadesi, akademik alanı açıkça siyasal kontrol altına almanın beyanıdır.</p>



<p><strong>Amerikan Yumuşak Gücünün Tasfiyesi ve Yeni Otoriter Diplomasi</strong></p>



<p>Soğuk Savaş döneminde ABD’nin küresel hegemonyasını sürdüren temel stratejilerden biri yumuşak güçtü. Fulbright bursları, demokratik değerleri teşvik eden medya kuruluşları ve kalkınma projeleri, bu stratejinin taşıyıcı kolonlarıydı. Ancak Trump yönetimi, bu kolonları birer birer yıkarak yerlerine otoriterlikten beslenen bir dış politika yerleştirdi. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Nicholas Cull’un da işaret ettiği gibi, Amerika artık kendi gazetecilerini sansürleyip bursiyerlerini tutuklayan bir devlet haline geldi.</p>



<p>Bu, yalnızca bir “güvenlik politikası” değil; aynı zamanda uluslararası kamuoyuna açık bir mesajdır: “Artık değer değil, güç konuşur.” Bu dönüşüm, ABD’nin küresel çekiciliğini kaybetmesi anlamına gelirken, aynı zamanda demokratik müttefikleriyle arasındaki mesafeyi de büyütmektedir. Öztürk vakası, yalnızca bir öğrencinin değil, ABD&#8217;nin küresel rolünün de sorgulanmasına neden olmuştur. Eğer bir akademisyen, Fulbright bursuyla geldiği ülkede, yalnızca insan haklarını savunduğu için “terörist” muamelesi görüyorsa; o ülke artık bir hukuk devleti değildir. Rümeysa Öztürk, yalnızca ABD’nin değil, aynı zamanda Fulbright burs sisteminin de itibarına gölge düşüren bir vaka olmuştur.</p>



<p><strong>Sonuç: Rümeysa Öztürk Vakası Ne Anlatıyor?</strong></p>



<p>Rümeysa Öztürk’ün yaşadıkları, Amerikan demokrasisinin bir simülasyondan ibaret olduğunu gösteriyor. Columbia Üniversitesi’nde Mahmud Halil’in yaşadığı baskı, Harvard’da Cemil Kafadar’a yöneltilen hedef göstermeler ve Tufts’ta Öztürk’ün tutuklanması, ABD’de akademik özgürlüğün artık sistematik olarak tasfiye edildiğini ortaya koyuyor. Bugün Amerikan üniversiteleri, Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerden farklı değil. Hatta, onların sahip olmadığı bir şeyle hareket ediyorlar: “özgürlük” iddiasının maskesiyle.</p>



<p>Bu bağlamda 7 Ekim, yalnızca İsrail’in değil, Batı’nın da sınav günüydü. Ve bu sınavda Batı, düşünce özgürlüğü, akademik bağımsızlık ve insan hakları gibi kendi ilan ettiği değerleri yüzüstü bıraktı. Kassam Tugayları’nın Gazze’den başlattığı saldırı, aslında Batı’nın da esaretini ifşa etti. Rümeysa Öztürk’ün tutuklanması, bu ifşanın yalnızca bir örneği. Bundan sonra sorulması gereken soru şudur: Eleştirel düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve akademik özerkliğin tamamen tasfiye edildiği bir ülkede, üniversite hâlâ üniversite midir?</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Dr. Mehmet Rakipoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/mehmet-rakipoglu-kare.jpg 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/mehmet-rakipoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dr. Mehmet Rakipoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016&#8217;da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını &#8216;Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan&#8217;ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri&#8217; konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-vesayette-yeni-boyut-rumeysa-ozturk-vakasi/">Siyonist Vesayette Yeni Boyut: Rümeysa Öztürk Vakası</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/siyonist-vesayette-yeni-boyut-rumeysa-ozturk-vakasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
