<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emine Nur Türkoğlu, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/emine-nur-turkoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Dec 2025 14:13:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>Emine Nur Türkoğlu, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mayının Üzerinde Bir Tarafsızlık Oyunu: Bosna Soykırımı ve Sessiz Tanıklık</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/mayinin-uzerinde-bir-tarafsizlik-oyunu-bosna-soykirimi-ve-sessiz-taniklik/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/mayinin-uzerinde-bir-tarafsizlik-oyunu-bosna-soykirimi-ve-sessiz-taniklik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Nur Türkoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jul 2025 15:06:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1774</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün Bosna soykırımı dediğimizde, tarih çizgisi üzerinde giderek uzaklaşılan ama hiçbir zaman geride bırakılmayan toplumsal hafızadan bahsediyoruz. 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde yaşanan katliam, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında gerçekleşen en büyük toplu insan kıyımı olarak tarihe geçti. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2007 tarihli kararında da bu eylem açıkça “soykırım” olarak tanımlanmış ve Sırp güçlerinin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/mayinin-uzerinde-bir-tarafsizlik-oyunu-bosna-soykirimi-ve-sessiz-taniklik/">Mayının Üzerinde Bir Tarafsızlık Oyunu: Bosna Soykırımı ve Sessiz Tanıklık</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün Bosna soykırımı dediğimizde, tarih çizgisi üzerinde giderek uzaklaşılan ama hiçbir zaman geride bırakılmayan toplumsal hafızadan bahsediyoruz. 1995 yılında Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde yaşanan katliam, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında gerçekleşen en büyük toplu insan kıyımı olarak tarihe geçti. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2007 tarihli kararında da bu eylem açıkça “soykırım” olarak tanımlanmış ve Sırp güçlerinin Bosnalı Müslümanlara karşı etnik temizlik niyetiyle hareket ettiği saptanmıştır (ICJ, 2007).<a href="applewebdata://31A220AF-EB12-46BF-8701-DFDBD473FFD4#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>



<p>“Soykırım” ifadesi kavramsal olarak ilk kez Naziler için kullanılmışsa da soykırımın kökeni tarihsel süreç içerisinde çok daha evveline; antik çağlardan modern döneme dek uzanan etno-politik ve ideolojik bir dayanağı olan toplumsal şiddete dayanmaktadır. Modern devlet sisteminin bürokratik aygıtlarıyla uygulanmaya başladığında ise soykırım artık planlı ve teknik bir imha pratiği haline gelmiştir. Dün Bosna ve bugün Gazze için tüm dünyanın gözleri önünde uluslararası hukuk ve insan haklarını yok sayarak bir imha stratejisi yürütüldüğü aşikarken peki biz tarih serüveninde unutulup gidecek bir mücadeleyi mi veriyoruz?</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="753" height="447" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-bosna-1.webp" alt="" class="wp-image-1778" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-bosna-1.webp 753w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-bosna-1-300x178.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-bosna-1-150x89.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/2-bosna-1-696x413.webp 696w" sizes="(max-width: 753px) 100vw, 753px" /></figure>



<p>Soykırımı yorumlamak, ahlak, kimlik, öteki ve şiddet kavramlarının kesişiminde bir çözümleme yapmayı zorunlu kılar. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, soykırımı sadece patolojik bireylerin değil, normatif yapıların ve bürokratik itaatin ürünü olarak değerlendirir. Soykırım yalnızca fiziksel bir imha değil, esasında varoluşsal bir silme ve ontolojik yok etme biçimidir. Normatif yapıların, bürokratik düzenin soykırıma ikna çabalarına rağmen Bauman’ın deyimiyle: “Bireylerin ahlaksal vicdanının sesi en çok, siyasal ve toplumsal aykırılıkların kargaşasında duyulur.”&nbsp;<a href="applewebdata://31A220AF-EB12-46BF-8701-DFDBD473FFD4#_ftn2"><sup>[2]</sup></a>Kolektif hafıza oluşturmak bir zulme karşı aksiyon alınabilecek kudrete sahip olunmadığında kullanılabilecek en güçlü silahtır.&nbsp;</p>



<p>Bizler bireyler, toplumlar, devletler olarak zamanda kaybolmuş varlıklarız. Hiç tanımadığınız bir şehre gökten indiğinizi düşünün. Ne yaparsınız? Nereye gideceğinizi tam olarak bilemezsiniz. Aslında bizler zamanla karşı karşıya kaldığımızda tam olarak böyle bir duygu yaşıyoruz. Önümüzde nasıl bir gelecek bizi bekliyor bilemediğimiz için zamanda kaybolmuş durumdayız.&nbsp;</p>



<p>Mekanda kaybolmuş bir insan nasıl tepki verir? Bildiği tek yer geldiği yerdir. Geriye dönme ihtiyacı hisseder. Bizler de zamanda kaybolan insanlar olarak önümüzü göremediğimiz hissini tarihe bakarak aşabiliyoruz. Yani mekanda kaybolan insanın geriye dönüp &#8220;Nereden gelmiştim?&#8221; diye düşünmesi gibi, bizler de tarihe dönüp bakarak nereden geldiğimizi ve geleceği anlamlandırabiliyoruz.</p>



<p>Tabi bunun için bazı yöntemlerimiz var. Hansel ve Gretel örneğinde olduğu gibi, Hansel ve Gretel&#8217;in aileleri onları çeşitli sebeplerle ormana bırakmak isterler. İki kardeş ormanda kalmak istemedikleri için arkalarına işaret olarak çakıl taşları bırakırlar ve bunları takip ederek geri dönerler. Ancak sonraki gidişlerinde arkalarında işaret olarak ekmek kırıntıları bırakırlar, geri dönmek istediklerinde ise kırıntıların ormandaki hayvanlar tarafından yenildiğini görürler ve kaybolurlar. Aslında Tarih, insanlar için bu çakıl taşı ve ekmek mesafesindedir. Bizim için geçmişi anlamak, bugünü yorumlamak, geleceğe dair öngörüler sahibi olmak adına insanı donatır. Birey için hafıza ne kadar önemliyse, toplumlar için Tarih aynı işlevi görür, kolektif bir hafızadır. (Doç. Dr. Mustafa Göleç) Nereden geldiğimizi unutursak, nereye gideceğimizi de bilemeyeceğimiz ise aşikardır. Bu nedenle güçlü bir hafızaya ihtiyacımız olduğu ise şüphe götürmemektedir.</p>



<p>Bosna Soykırımı hafızalarımızda ve tarihte kanlı savaş görüntülerinin yanında, dünyanın kadın, yaşlı, çocuk demeksizin sistematik olarak işkence, yerinden edinme, soykırıma uğrayan Bosna Hersek halkına karşın derin sessizliği olarak yer edindi.&nbsp;&nbsp;Bosna Hersek’te yaşanan soykırıma sessiz kalanların, zaman içinde tarihin bir köşesinde unutulma ümidi ise bugün 30 yılı deviren soykırımın toplumsal hafızalarda dün gibi karşılanması ile anlaşılıyor ki ne soykırımcıları ne de üç maymunu oynayanları tarih affetmiyor, affetmemeli.</p>



<p>Her fırsatta uluslararası insan haklarından dem vuran Batı’nın, “Bütün insanlar eşittir ama bazı insanlar daha eşittir” distopik ilkesine nasıl reel şartlarda sıkı sıkıya bağlı hareket ettiğini her fırsatta görüyoruz. Holokost için yüzlerce kitap, film, belgesel üreten sektörün; tarihte ilk kez canlı canlı izlediğimiz bir soykırım olan Gazze katliamlarını ana haber bültenine bile tanışamadıkları bir ortak sessizlik yeminini izliyoruz. Yaşanan tüm bu hukuksuzlukları, bugün inkar edemiyorlarsa bile geleceğe taşımamak, Hansel ve Gretel’in ekmek parçaları gibi yenilip, unutulup gitmesini sağlamak olduğu açıkça görülüyor.</p>



<p>Tekrara düşme kaygısı olmaksızın toplumsal tarihi hafıza için üretilen filmler, belgeseller ve kitaplar daha da önem kazanıyor. Bireysel hafızada etkisi ve kalıcılığı ile film sektörünün önemi şüphesiz. Örneğin; “Tarafsız Bölge (No Man’s Land)” filmi Bosna Soykırımı esnasında BM’nin ve Batı basının ikiyüzlülüğünü anlatmakta tek bir sahne ile pek çok kitaptan daha kalıcı bir yer edinebiliyor. Filmde; Bosna Savaşı esnasında sis nedeniyle kaybolan Boşnak iki asker olan Tchiki ve Tsera’nın terk edilmiş bir siperde kendilerini bulmaları ve buraya saklanmaları konu ediniyor. Boşnak Tchiki ve Sırp Tsera onları yakalamak isteyen ve sığınağa gelen iki Sırp asker tarafından izlenmektedir. Tchiki saklandığı sırada, sığınaktaki Sırp askerler ölen Boşnak askerlerinin cesetlerinin altına mayın yerleştirilmektedirler; Boşnak askerlerin cesetlerini almaya gelen Boşnaklar, cesetleri yerlerinden oynattıklarında havaya uçabilsinler diye.&nbsp;&nbsp;Mayınının üzerine yerleştirdikleri kişilerden biri de sağ olan ve sipere sığınmaya gelen Boşnak askerlerden Tsera’dır. Tchiki kendini korumak için ateş açar ve Sırp askerlerden birini vurarak öldürür. Diğerini ise yaralı şekilde bırakarak, canını bağışlar. Mayın üzerine yerleştirilen Tsera’nın hayatta olduğunu fark ettiklerinde savaşa ilişkin sorgulamalar başlar. Sırp askerin de mecburen iş birlik yapmak zorunda kalması ile Birleşmiş Milletler Koruma Gücü’nden yardım talep ederler. Üstlerine karşı gelerek bir çavuşun yardıma koşması ve basının da olaya dahil olmasıyla olay bir anda uluslararası bir boyut kazanır. Ancak film sonunda: Sırp asker ve Tchiki çatışmalarda ölürken, Birleşmiş Milletler Koruma ve Barış Gücü askerleri geri çekilme kararı alır. Film ise Boşnakları temsil eden Tsera’nın yardım gelmeyeceğini bilerek, çaresizce mayın üzerinde yalnızlığına terk edilmiş olarak hareketsiz yatan görüntüsüyle sona erer.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="1024" height="682" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna.webp" alt="" class="wp-image-1776" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna-300x200.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna-768x512.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna-150x100.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/07/son-bosna-696x464.webp 696w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Bazen tek bir sahne, pek çok kelimeden çok daha kudretlidir. Bu sahne de böyle anlardan birini yansıtır. Film sonunda yavaş yavaş kararan ekranda Tsera’nın kimsesiz bir sığınakta sırt üstü bir mayın üzerinde hareketsiz bekleyişi, yardımın hiç gelmeyeceğini bilen seyirciler için çok vurucu bir andır. Film’de işlenen temel replik: “Katliamla yüz yüzeyken tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ve savaşı durdurmak için bir şey yapmamak tarafsız olmak değildir” repliğidir.&nbsp;</p>



<p>No Man’s Land (Tarafsız Bölge) filminde mayının üzerinde yardım bekleyen Boşnak asker Tsera ve Birleşmiş Milletler ile uluslararası medyanın Tsera’yı bir mayın üzerinde terk ettiği sahne, ne yazık ki bugün Gazze için her gün yeniden perdelenmektedir.</p>



<p>“Tarafsız Bölge”lerde tarafsız kalma iddiaları, soykırımı unutturmaya çalışanların bir pratiği haline dönüşmüş durumda. “Olayları travmatize etme, ajitasyon yapma” gibi ithamlara kulak asmaksızın bugün yapabileceğimiz en önemli şey; tekrar düşme kaygısı olmaksızın Bosna ve Gazze soykırımlarını toplumsal hafızaya nakşetmek olacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p><a href="applewebdata://31A220AF-EB12-46BF-8701-DFDBD473FFD4#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;International Court of Justice (ICJ). (2007).&nbsp;<em>Case Concerning the Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Bosnia and Herzegovina v. Serbia and Montenegro)</em>.</p>



<p><a href="applewebdata://31A220AF-EB12-46BF-8701-DFDBD473FFD4#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;Bauman, Z. (1989).&nbsp;<em>Modernite ve Holocaust.&nbsp;</em>Sarmal Yayınevi,1997 syf.212.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Emine Nur Türkoğlu' src='https://secure.gravatar.com/avatar/af0cfa84d7360aff559a0674c514e7e9f65cf9e6b874d59d899d2b4793b9f1d3?s=100&#038;d=mm&#038;r=g' srcset='https://secure.gravatar.com/avatar/af0cfa84d7360aff559a0674c514e7e9f65cf9e6b874d59d899d2b4793b9f1d3?s=200&#038;d=mm&#038;r=g 2x' class='avatar avatar-100 photo' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/emine-nur-turkoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Emine Nur Türkoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"></div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/mayinin-uzerinde-bir-tarafsizlik-oyunu-bosna-soykirimi-ve-sessiz-taniklik/">Mayının Üzerinde Bir Tarafsızlık Oyunu: Bosna Soykırımı ve Sessiz Tanıklık</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/mayinin-uzerinde-bir-tarafsizlik-oyunu-bosna-soykirimi-ve-sessiz-taniklik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Statü Endişesi”nin Gölgesinde: Modern Bireyin Görünürlük Arayışı</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/statu-endisesinin-golgesinde-modern-bireyin-gorunurluk-arayisi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/statu-endisesinin-golgesinde-modern-bireyin-gorunurluk-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Nur Türkoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 May 2025 17:26:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=1593</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazımız için sansasyonel bir başlangıç olsa da gerçek budur. İnsan doğası gereği yalnızca var olmakla yetinebilen bir varlık değil, aynı zamanda ait olduğu toplumsal konumu ve taşıdığı kimliği anlamlandırmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır.&#160; İnsan, toplumsal statüsünden endişe duyandır! İnsan, başkalarını anlamlandırırken de benzer bir eğilim sergiler; birinin nereden geldiği, kimlerle ilişkili olduğu, nasıl bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/statu-endisesinin-golgesinde-modern-bireyin-gorunurluk-arayisi/">“Statü Endişesi”nin Gölgesinde: Modern Bireyin Görünürlük Arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Bu yazımız için sansasyonel bir başlangıç olsa da gerçek budur. İnsan doğası gereği yalnızca var olmakla yetinebilen bir varlık değil, aynı zamanda ait olduğu toplumsal konumu ve taşıdığı kimliği anlamlandırmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır.&nbsp;</em></p>



<p><strong>İnsan, toplumsal statüsünden endişe duyandır!</strong></p>



<p>İnsan, başkalarını anlamlandırırken de benzer bir eğilim sergiler; birinin nereden geldiği, kimlerle ilişkili olduğu, nasıl bir yaşam sürdüğü ya da neleri başardığı gibi ölçütler üzerinden tanımlama ihtiyacı hisseder. Bu sınıflandırma eğilimi, tarihsel süreçte toplumsal rollerin değişim ve dönüşümünü getirmiştir. Her dönem bireyin gördüğü ilgi, değer, saygınlık ve itibar, sahip olduğu kimlikler kadar, o dönemin toplumsal beklentileri ve normlarıyla da şekillenmiştir.</p>



<p>Post modern dönemlere gelindiğinde ise, modern bireyin benlik algısı, tarihin belki de hiçbir döneminde olmadığı kadar dışsal ve maddi göstergelerle şekillenir hale gelmiştir. Günümüzde bireyin benlik algısı ve özdeğeri, büyük ölçüde sahip olduğu&nbsp;<em>toplumsal statü</em>&nbsp;üzerinden şekillenmektedir. Toplumsal statülerin sosyal mutluluğu getireceği varsayımı, bireylerde bu statüleri<em>&nbsp;kazanma</em>&nbsp;ya da&nbsp;<em>yitirme</em>&nbsp;endişesini doğurmakta; bu durum ise modern çağın bir baskısı olarak&nbsp;<em>“statü endişesi</em>” kavramıyla karşımıza çıkmaktadır.&nbsp;</p>



<p>&#8220;Statü&#8221; kavramı en genel anlamıyla, bireyin bir kurumda ya da toplum içindeki konumunu ifade eder. Sözcük kökeni Latince&#8217;de &#8220;ayakta duruş&#8221; anlamına gelen&nbsp;<em>status</em>&nbsp;kelimesine dayanmaktadır. Kavramsal olarak, bir kişinin başkalarının gözündeki değeri, niteliği ya da toplumsal durumu üzerinden tanımlanır. İnsan ise doğası gereği, sosyal yapının bir parçası olarak her zaman kabul görme, onaylanma ve saygınlık kazanma ihtiyacı duyar (Botton, 2005, s.7-8).</p>



<p>Sanayi Devrimi sonrasında toplumsal birlikteliğin yerini giderek bireyselleşme almış, çiftçilik, din adamlığı ve soyluluk gibi doğuştan gelen sınıflandırmalar yerini bireysel başarıya ve kişisel ölçütlere dayalı bir statü anlayışına bırakmıştır.<em>&nbsp;</em>Modern toplumda artık bireylerin değeri şahsi kazanımları üzerinden başarı, unvan ve ekonomik sermaye gibi kıstaslarla değerlendirilmektedir. Bahsini ettiğimiz bu dönüşümle birlikte toplumsal statü, bireyin doğuştan edindiği rollerden çok, kendi çabasıyla elde ettiği başarılarla tanımlanır hale gelmiştir. Tam da bu noktada Alain de Botton’ün,&nbsp;<strong><em>Statü Endişesi</em></strong>&nbsp;adlı eseri, modern bireyin karşı karşıya kaldığı bu yeni duruma dikkat çekmesi bakımından önemli bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Botton’a göre birey, sürekli olarak başkalarıyla&nbsp;<em>kıyaslanma</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>onaylanma</em>&nbsp;ihtiyacı içinde yaşamakta; başarı, servet ya da görünürlük gibi ölçütler, zamanla kişisel değerlerin bir belirleyicisi haline gelerek&nbsp;<em>statü kaygısını&nbsp;</em>kaçınılmaz kılmaktadır. Statü, bireyin değerli ve önemli hissedebilmek için başkalarının bakışı üzerinden kendisini tanımlamasıdır. Botton’a göre bu, bireyin toplumsal hiyerarşideki somut konumundan çok, toplumun ona yönelttiği bakış, ilgi ve görünürlükle ilgili sembolik bir ihtiyacı karşılamaktadır:</p>



<p><em>“Geleneksel toplumlarda önemli olan, kişinin yaşamı boyunca yeteneklerini kullanarak edindiği başarılar değil, doğduğunda o istemese de edinmiş olduğu kimliktir. Aslolan, (nadir durumlar dışında) kişinin ne yaptığı değil de kim olduğudur (Botton, 2005, s.109).”</em></p>



<p>Bu bağlamda, Botton’a göre statü sadece ekonomik refahla ilgili olmayıp, toplumsal kabul, onay ve görünürlük arzusunun merkezinde yer alır. Bireyin kendi değerine yönelik inancı, başkalarının onu nasıl gördüğüyle iç içe geçmektedir. Statü, modern dünyada sadece bir sosyal konum değil aynı zamanda psikolojik bir güvence arayışıdır.&nbsp;</p>



<p>Bu arayış öyle bir arayıştır ki; toplumun ilgi ve takdirinin refah sağlamadığı zor koşullarda dahi, tüm zorluklara katlanmayı kolaylaştırdığı düşünülmektedir. Örneğin asker, polis ya da siyasetçi olmak esasen, oldukça zorlayıcı, meşakkatli, büyük emek ve fedakârlık beklentisi olan statülerdir. Buna rağmen, toplum içinde saygınlık ve takdir uyandırması nedeni ile tercih edilmektedir. Aksine sosyolojik ve psikolojik beklentiler, muhtemelen bu talebin devamlılığını sağlayan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>



<p>Alain de Botton&nbsp;<em>kitabında</em>, bu yeni çağda bireyin özdeğerini ve saygınlığını nasıl toplum nazarındaki değer ve algısına bırakmak zorunda kaldığını çarpıcı bir biçimde ifade ederken, şu ifadeleri kullanır<em>: &#8220;Statü endişesi; &#8230;itibarımızı ve haysiyetimizi kaybedeceğimiz gibi düşünceleri beraberinde getiren köklü bir endişedir” (Botton, 2005, s. 9)</em>. Söz konusu endişe, sadece toplumsal dışlanma kaygısından ibaret de görülmemelidir. Bu endişe, yalnızca toplumsal dışlanma korkusuyla sınırlı değildir.</p>



<p>&nbsp;<strong>Bireyin kimlik inşası günümüzde önemli bir yer tutmaktadır, bu yüzden toplumsal beklentiler ve değerler, birey üzerinde daha fazlaca baskıcı bir alan oluşturmaktadır.&nbsp;</strong></p>



<p>Statü sahibi olmak modern dönemde bireysel bir kazanım olarak mübah ve takdire şayan görülmektedir. Botton bu noktada önemli bir kavrama dikkat çeker. O da modern toplumun bireye sunduğu özgürlüklerin yanı sıra ona yüklediği görünmeyen yükleri de ifşa eden bir kavram olarak “<em>meritokrasi</em>” kavramıdır. Meritokratik sistem, ilk bakışta adil bir düzen vaadi taşır. Çünkü bireyler doğuştan gelen sınıf avantajlarına değil, kendi yeteneklerine ve çabalarına göre statü elde etmektedirler. 1978 Fransız Devrimi’nden itibaren özgürlük, eşitlik, kardeşlik (liberté, égalité, fraternité) söylemi, herkesin dünyaya eşit koşullarda geldiği, eşit doğduğu fikri kabul edilmiştir. Artık toplumu soylular, rahipler, çiftçiler olarak sınıflara ayıran aşılmaz ayrımlar kalkmıştır. Herkes eşit doğacak ve aynı haklara sahip olacaktır.</p>



<p>Eski dünya düzenini, sınıf yapısını reddeden bu söylem ideal adalet düzenini hedeflemişse de eşit doğum eşit yaşam anlamına gelmemektedir.&nbsp;<em>Bu sistem yani meritokrasi bireylerin kendi yetenek ve çabasına göre başarıya erişmesini hedeflemektedir.</em>&nbsp;Ancak bu şekilde başarıyı olduğu kadar başarısızlığı da bireyselleştirmektedir. Eğer başarı seninse, başarısızlık da bir o kadar senindir.</p>



<p>&nbsp;Botton, bu noktada modern bireyin yaşadığı toplumsal baskıya dikkat çeker ve Meritokrasinin karanlık yönünden, başarısız olanların yalnızca başarısız değil, aynı zamanda değersiz olarak da algılanmalarından bahseder:<em>&nbsp;“Ve bir kez başarısız olduk mu bizi yiyip bitiren bir aşağılık duygusu baş gösterir: dünyayı aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemediğimizi, sonsuza dek başarılı kişileri buruklukla, kendimizi de utançla anmaya mahkûm edildiğimizi düşünürüz (Botton, 2005, s.9).”</em></p>



<p>Meritokrasiyle şekillenen bir toplumda birey, statüye ulaşmayı sadece bir hak değil, bir zorunluluk olarak görür. Başarısız olmak, yalnızca ekonomik gerileme değil; aynı zamanda ahlaki eksiklik gibi yorumlandığı için bireylerde başarısızlık derin bir güven krizine ve kaygıya yol açar. Bu güvensizlik, bireyin sürekli daha fazlasını başarmaya, daha fazlasını göstermeye ve kendini durmaksızın ispatlamaya zorlanmasıyla sonuçlanır.&nbsp;</p>



<p>Modern meritokrasinin bireylere sunduğu fırsatlar, aynı zamanda statüye yönelik endişeyi de büyüterek derinleştirmektedir. Birey kendi değerine dair güvenini maddi başarılar ve onaylarla desteklemeye çalışırken, içsel istikrarı zayıflar. Çünkü Botton’un benzetmesi ile bu durum&nbsp;<em>dışarı sürekli hava kaçıran bir balonun dışarıdan şişirilmeye ihtiyaç duymasına benzer.</em>&nbsp;Özgüvenini, kendi öz değerini sadece toplumdaki statüsü üzerinden elde etmeye çalışan modern bireylerde de bu statünün ve toplumsal onayın devamlılığı ciddi bir ihtiyaçtır.&nbsp;</p>



<p>Elbette sürekli takdir ve toplumsal onay bekleyen birey tipolojisi üreten toplum yapısında; yalnızca bireysel düzeyde bir kriz yaşanmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun genelinde değer yargılarını sarsan, görünürlüğün ve performansın hüküm sürdüğü kırılgan bir kültür üretir. Bu kültür toplumsal statülere esir olmuştur. Bu nedenle güven ihtiyacı, statü arayışıyla maskelenmektedir. Elbette bu maskenin “dijital/sanal dünyada görünürüm, o halde varım!” şeklinde görünürlük üzerinden varoluşsal sancılarına dönüşmesi de beklenmedik değildir.</p>



<p><strong>“Görünüyorum, O Halde Varım!”</strong></p>



<p>Statü, insanın toplum içindeki konumunu tanımlar demişken ve statü kazanımını meritokratik yöntemlerle insanın çabasına bağlamışken; bu çabayı kısa yoldan elde etmenin bir yolu olarak dijital çağda kurulan yapay kimliklere de değinmek gerekecektir.&nbsp;</p>



<p>Özgür Kıran (2021) dijital ortamlarda benlik sunumu üzerine yaptığı bir araştırma ile, bireylerin kimliklerini sosyal medyada sergiledikleri içerikler, aldıkları beğeniler ve sahip oldukları takipçi sayısıyla tanımladıklarını ifade etmektedir. Yine Alain de Botton’ın belirttiği gibi,&nbsp;<em>“Statü endişesi, içinde yaşadığımız toplumun bize dayattığı başarı siluetinin içini dolduramadığımız, gün gelip de çaptan düşeceğimiz, bunun sonucunda da itibarımızı ve haysiyetimizi kaybedeceğimiz&#8230; gibi düşünceleri beraberinde getirir” (2005, s. 9).</em>&nbsp;Dijital dünyada bu endişe daha görünür, daha hızlı ve daha acımasız işler.</p>



<p>Zygmunt Bauman da benzer biçimde, dijital çağda bireyin artık tüketici değil, aynı zamanda tüketilen bir nesne olduğunu vurgular.&nbsp;<em>“Görünür olmayan, var olamaz”</em>&nbsp;ilkesi, dijital platformlarda bireyin sürekli kendini teşhir etme zorunluluğunu doğurur (Bauman, 2017). Bu teşhirin temelinde ise tanınma, onaylanma ve sevilme arzusu yatar. Sosyal medya mecraları, bireye bir yandan ifade özgürlüğü sunarken, öte yandan onu sürekli görünürlük performansları sergilemeye zorlayarak statü rekabetinin tam ortasına iter.</p>



<p>Bir başka önemli katkı ise Sherry Turkle’den gelir. Turkle,&nbsp;<em>“yalnız kalmaktan korkan ama gerçek ilişkilerden de uzak duran birey”</em>&nbsp;tipolojisine işaret ederek, dijital çağın bireylerinde hem yoğun bir görünürlük ihtiyacı hem de kırılgan bir benlik geliştiğini ortaya koyar (Turkle, 2011). Bu kırılganlık, bireyin kendini sürekli olarak izlenmeye, değerlendirmeye ve kıyaslanmaya maruz bırakmasıyla daha da derinleşir. Görünürlük bir statü aracına, statü ise psikolojik bir zorunluluğa dönüşür.</p>



<p>Günümüz dünyası statü kaygısının sanal kimlikler oluşturarak imajlar kurgulayarak çözülmeye çalışıldığı ancak nihayetinde mekanik bir skor tahtasına dönen başarı anlayışının özden koparılarak, maddileştirildiği bir zemine inşa edilmektedir. Bu haliyle statü inşası kimlik inşasının önüne geçmekte ve öz ile biçim arasındaki dengeyi sarsarak, özü koca bir gösteri dünyasına dönüşen bu potada eritmektedir.</p>



<p>Sonuç olarak, bireylerin statüleri üzerinden değer gördüğü bir dünyada toplumun genelinde değer yargılarını sarsan, görünürlüğün ve performansın hüküm sürdüğü kırılgan bir farazi, sanal statü kültürü üretilmektedir. Dijital dünyada görünür olma arzusu, bireyin benliğini sürekli dışsal onaylara göre inşa etmesine neden olurken, bu yapay denge, bireyin ruhsal sağlığı ve toplumsal aidiyeti açısından ciddi tehditler barındırmaktadır.&nbsp;</p>



<p>Kişilerin kendi değerlerini sürekli, başkasının kendilerine olan değeri üzerinden ölçüp tartarak bir sonuca ulaşmaları, şahsiyet oluşturmak isteyen kişilerin omuzlarına psikolojik bir yük, hatta zaman zaman başarının önünde bir engel ve toplum için ciddi bir körlük olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Akdemir, H., &amp; Şanlı, E. (2023). Kimlik Stilleri ile Benliğin Ayrımlaşması Arasındaki İlişkinin İncelenmesi.&nbsp;<em>Electronic Turkish Studies</em>, 18(1), 45–63.&nbsp;<a href="https://doi.org/10.7827/TurkishStudies.1252564">https://doi.org/10.7827/TurkishStudies.1252564</a></p>



<p>Bauman, Z. (2017).&nbsp;<em>Akışkan yaşamlar</em>. (İ. Ergüden, Çev.). Can Yayınları.</p>



<p>Botton, A. de. (2005).&nbsp;<em>Statü endişesi</em>&nbsp;(A. S. Bayer, Çev.). Sel Yayıncılık.</p>



<p>Kıran, Ö. (2021). Dijital Ortamlarda Benlik Sunumu ve Kimlik İnşası.&nbsp;<em>İTOBİAD</em>, 11(4), 2424–2442.&nbsp;<a href="https://doi.org/10.21733/ibad.874349">https://doi.org/10.21733/ibad.874349</a></p>



<p>Turkle, S. (2011).&nbsp;<em>Yalnız Beraberlik: Teknoloji bizi birbirimize yakınlaştırırken neden gitgide yalnızlaşıyoruz?</em>&nbsp;(A. Yücesoy, Çev.). Say Yayınları</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Emine Nur Türkoğlu' src='https://secure.gravatar.com/avatar/af0cfa84d7360aff559a0674c514e7e9f65cf9e6b874d59d899d2b4793b9f1d3?s=100&#038;d=mm&#038;r=g' srcset='https://secure.gravatar.com/avatar/af0cfa84d7360aff559a0674c514e7e9f65cf9e6b874d59d899d2b4793b9f1d3?s=200&#038;d=mm&#038;r=g 2x' class='avatar avatar-100 photo' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/emine-nur-turkoglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Emine Nur Türkoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"></div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/statu-endisesinin-golgesinde-modern-bireyin-gorunurluk-arayisi/">“Statü Endişesi”nin Gölgesinde: Modern Bireyin Görünürlük Arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/statu-endisesinin-golgesinde-modern-bireyin-gorunurluk-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
