<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya ve İslam, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Apr 2026 14:43:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>Dünya ve İslam, Dünya ve İslam sitesinin yazarı</title>
	<link>https://dunyaveislam.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 14:26:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2833</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kriz bölgelerinde yaşananları belgelemek ve toplumsal hafızayı korumak amacıyla faaliyet gösteren Dijital Hafıza Merkezi, yeni bir röportaj çalışmasını kamuoyuyla paylaştı. 2021 yılında farklı disiplinlerden araştırmacılar, teknoloji uzmanları, akademisyenler ve aktivistlerin bir araya gelmesiyle kurulan merkez; kriz bölgelerinin hafızasını kayıt altına almayı ve bu tanıklıkları gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor. Bu kapsamda yürütülen sözlü tarih çalışmaları çerçevesinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/">Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kriz bölgelerinde yaşananları belgelemek ve toplumsal hafızayı korumak amacıyla faaliyet gösteren Dijital Hafıza Merkezi, yeni bir röportaj çalışmasını kamuoyuyla paylaştı.</p>



<p>2021 yılında farklı disiplinlerden araştırmacılar, teknoloji uzmanları, akademisyenler ve aktivistlerin bir araya gelmesiyle kurulan merkez; kriz bölgelerinin hafızasını kayıt altına almayı ve bu tanıklıkları gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor.</p>



<p>Bu kapsamda yürütülen sözlü tarih çalışmaları çerçevesinde “Türkistan’dan İstanbul’a” adlı yeni bir röportaj serisine başlandı. Serinin ilk bölümünde Abdülahad Hafız, Doğu Türkistan’dan İstanbul’a uzanan hayat hikayesini anlattı.</p>



<p>Proje, hayat hikâyeleri üzerinden yok edilmeye çalışılan kültürel değerleri ve toplumsal hafızayı görünür kılmayı amaçlıyor.</p>



<p>Röportajda Abdülahad Hafız, Doğu Türkistan meselesine ilişkin, “biz Çin’den toprak istemiyoruz; bizim toprağımız Çin toprağı değil, işgal edilmiş toprak” ifadelerini kullanarak, yaşananları bir hak ve dava meselesi olarak gördüğünü vurguladı.</p>



<p>Hafız’ın anlatımı; acı, hasret ve uzun yıllara yayılan bir mücadelenin izlerini taşırken, yalnızca bireysel bir hicret hikâyesi değil, aynı zamanda vatanından ayrı düşmüş Uygurların kolektif hafızasına ve süregelen mücadelesine de ışık tutuyor.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Türkistan&#039;dan İstanbul&#039;a: Bitmeyen Bir Hicret ve Sadakat Öyküsü | Abdülahad Hafız" width="696" height="392" src="https://www.youtube.com/embed/2tvgqEyy4jc?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/">Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 09:04:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiği iki haftadan uzun süredir kesintiye uğramış durumda. Bazı gemilere saldırılar düzenlendi, diğerleri ise geçiş riskini almak istemediği için boğazın iki ucunda bekliyor. Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurdu. Boğaz, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin küresel pazarlara açılan ana kapısıdır. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si ve küresel sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiği iki haftadan uzun süredir kesintiye uğramış durumda. Bazı gemilere saldırılar düzenlendi, diğerleri ise geçiş riskini almak istemediği için boğazın iki ucunda bekliyor.</p>



<p>Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurdu. Boğaz, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin küresel pazarlara açılan ana kapısıdır. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si ve küresel sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) neredeyse beşte biri buradan geçmektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı, dünyanın en stratejik deniz geçitlerinden biridir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Enerji Ticaretindeki Kesinti</strong></h3>



<p>İran’ın boğazı kapatma girişimlerinin ardından, Katar Enerji, Shell, Kuveyt Petrol Şirketi ve Bahreyn Petrol Şirketi gibi pek çok enerji firması mücbir sebep ilan etti. Bu durum, Körfez bölgesinde petrol ve doğal gaz üretimi tarihinde benzeri görülmemiş bir gelişmedir.</p>



<p>Dünyanın altıncı büyük petrol üreticisi olan Irak, ihracatının büyük kısmı bu boğazdan geçtiği için Basra’daki üretimini %70 oranında azaltarak günlük 3,3 milyon varilden 900 bin varile düşürmek zorunda kaldı. Türkiye’ye uzanan boru hattı üzerinden günlük 170 bin varil ihracat ise bu kaybı telafi etmekten uzak.</p>



<p>Mart başında, dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan, günlük 550 bin varil işleme kapasitesine sahip en büyük tesisi olan Ras Tanura rafinerisini kapattı. Riyad, petrolün bir kısmını Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Doğu-Batı boru hattını kullanarak boğazı aşmayı başarsa da Asya’ya yapılan arzı azaltmak zorunda kaldı.</p>



<p>Birleşik Arap Emirlikleri de en büyük rafinerisini kapatarak petrolü boru hatları üzerinden ihraç etmeye yöneldi.</p>



<p>Bu gelişmeler sonucunda petrol fiyatları varil başına yaklaşık 120 dolara yükseldi.</p>



<p>LNG sektörü de ciddi zarar gördü. Dünyanın ikinci büyük LNG ihracatçısı Katar üretimi durdurmak zorunda kalırken, BAE’nin gaz üretimi de aksadı. Bu durum özellikle Asya ülkelerini ağır şekilde etkiledi.</p>



<p>Katar ve BAE, Çin’in LNG ithalatının %30’unu, Hindistan’ın %53’ünü, Bangladeş’in %72’sini ve Güney Kore’nin %14’ünü karşılamaktadır.</p>



<p>Bu kesintiler küresel piyasalarda fiyat şoklarına yol açtı. İngiltere’de toptan gaz fiyatları iki katından fazla arttı, Hollanda’da %24 yükseldi ve Asya LNG fiyatları Mart başında yaklaşık %39 sıçradı.</p>



<p>Enerji fiyatlarındaki bu artış, dünya genelinde hanehalkı ve sanayi üzerinde olumsuz etki yaratarak enflasyonu artıracaktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Uluslararası Hukukun Olası İhlali</strong></h3>



<p>Uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ile düzenlenmiştir. 38. maddeye göre gemi ve uçaklar transit geçiş hakkına sahiptir. 44. madde ise kıyı devletlerinin bu geçişi engelleyemeyeceğini belirtir.</p>



<p>İran gibi bazı ülkeler UNCLOS’a taraf olmasa da, bu kuralların önemli bir kısmı teamül hukuku niteliği taşır ve tüm devletler için bağlayıcıdır.</p>



<p>1949 tarihli Corfu Channel davasında Uluslararası Adalet Divanı, devletlerin uluslararası boğazlardan zararsız geçiş hakkına sahip olduğunu açıkça ifade etmiştir.</p>



<p>Silahlı çatışma durumlarında dahi deniz hukuku, tarafsız gemilerin bu tür boğazlardan geçişini korur. 1994 tarihli San Remo Kılavuzu da bu ilkeyi teyit etmektedir.</p>



<p>Bu çerçevede, İran’ın ticari gemileri hedef alması veya geçişi engellemesi uluslararası yükümlülüklerini ihlal edebilir ve hukuka aykırı bir fiil teşkil edebilir. Bu durumda etkilenen devletler, ihlalin durdurulmasını, tekrarının önlenmesini ve ekonomik zararların tazminini talep edebilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Acil Müdahale Gerekliliği</strong></h3>



<p>Uluslararası toplum, Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer özgürlüğünü korumak için sorumluluk üstlenmelidir. Çünkü bu kriz, enerji güvenliğini ve küresel piyasa istikrarını doğrudan etkilemektedir.</p>



<p>Özellikle en çok etkilenen Asya ülkeleri daha güçlü bir tutum sergilemelidir. İran ile yakın ilişkileri olan Çin gibi ülkeler, uluslararası hukuka uyulması için baskı yapmalıdır.</p>



<p>KİK ülkeleri ise riskleri azaltmak için alternatif ihracat yollarını hızlandırmalıdır. Basra Körfezi’ni bypass edecek ve üreticileri doğrudan Umman Denizi veya Kızıldeniz’e bağlayacak boru hatları bu anlamda kritik öneme sahiptir.</p>



<p>Ayrıca, 2023 Aralık ayında Doha’da kabul edilen bölgesel güvenlik vizyonu kapsamında enerji altyapısını koruyacak özel bir güvenlik gücü kurulmalıdır.</p>



<p>Hürmüz Boğazı sadece bölgesel bir gerilim noktası değil, küresel enerji ticaretinin ana arterlerinden biridir. Boğazın kapatılması ya da askerileştirilmesi, dünya genelinde enerji arzında şoklara ve ekonomik dalgalanmalara yol açar.</p>



<p>Uluslararası hukuk, bu tür boğazların açık kalmasını zorunlu kılar. Bu ilkenin korunması, hem küresel enerji güvenliği hem de uluslararası ticaret düzeninin sürdürülebilirliği açısından hayati önem taşımaktadır.</p>



<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.aljazeera.com/opinions/2026/3/25/irans-closure-of-the-strait-of-hormuz-is-an-international-crisis">https://www.aljazeera.com/opinions/2026/3/25/irans-closure-of-the-strait-of-hormuz-is-an-international-crisis</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Mar 2026 11:36:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2790</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından Orta Doğu’daki gerilim deniz ticaretini doğrudan etkilemeye başladı. Küresel enerji ve ticaret açısından kritik bir geçit olan Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiği büyük ölçüde azalırken bazı uluslararası nakliye şirketleri bölgeden geçişleri askıya aldı. Almanya merkezli dünyanın en büyük konteyner taşımacılık şirketlerinden Hapag-Lloyd, güvenlik risklerini gerekçe göstererek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/">Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından Orta Doğu’daki gerilim deniz ticaretini doğrudan etkilemeye başladı. Küresel enerji ve ticaret açısından kritik bir geçit olan Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiği büyük ölçüde azalırken bazı uluslararası nakliye şirketleri bölgeden geçişleri askıya aldı.</p>



<p>Almanya merkezli dünyanın en büyük konteyner taşımacılık şirketlerinden <strong>Hapag-Lloyd</strong>, güvenlik risklerini gerekçe göstererek Hürmüz Boğazı’ndan tüm gemi geçişlerini bir sonraki duyuruya kadar durdurduğunu açıkladı. Şirket, kararın isteğe bağlı değil, bölgedeki güvenlik durumu ve düzenleyici kısıtlamalar nedeniyle alınan zorunlu bir önlem olduğunu bildirdi.</p>



<p>Uluslararası denizcilik takip sistemlerinin verilerine göre, boğazdan geçiş yapan gemi sayısında dramatik bir düşüş yaşandı. <strong>Normalde günde ortalama 138 geminin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda 2 Mart’ta sadece 7, 3 Mart’ta ise 4 gemi geçiş yaptı. Bu durum, son günlerde gemi trafiğinin yaklaşık yüzde 90 oranında azaldığını ortaya koydu.</strong></p>



<p>Bazı ticari gemilerin boğaza girmekten vazgeçerek U dönüşü yaptığı, bazılarının ise Basra Körfezi’nde beklemeye geçtiği bildirildi. İran basını, boğazın fiilen kapatıldığını öne sürerken Tahran yönetiminden konuya ilişkin resmi bir açıklama henüz yapılmadı.</p>



<p>Bölgedeki güvenlik riskinin artması üzerine sigorta şirketleri de Körfez’de faaliyet gösteren gemiler için savaş risk poliçelerini iptal etmeye başladı. Birleşik Krallık Deniz Ticaret Örgütü (UKMTO) ise deniz güvenliği risk seviyesinin “kritik” düzeye yükseldiğini duyurdu.</p>



<p>Artan riskler nedeniyle birçok nakliye şirketi rotalarını değiştirmeye başladı. Özellikle Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu çevresinden yapılan seferlerde belirgin bir artış gözleniyor. Denizcilik verilerine göre, Ümit Burnu’ndan geçen ticari gemi sayısı son günlerde hızlı şekilde yükseldi.</p>



<p>Ancak bu rota değişikliği küresel ticaret için yeni sorunlar da doğuruyor. Uzmanlar, Ümit Burnu üzerinden yapılan seferlerin teslimat sürelerini 10 ila 20 gün uzatabileceğini ve taşımacılık maliyetlerini artırabileceğini belirtiyor.</p>



<p>Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en kritik geçitlerinden biri olarak kabul ediliyor. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçerek uluslararası piyasalara ulaşıyor. Ayrıca Katar başta olmak üzere bölgedeki LNG ihracatının önemli bir bölümü de yine bu güzergâh üzerinden taşınıyor.</p>



<p>Uzmanlara göre boğazdaki aksamanın uzun sürmesi halinde petrol ve doğal gaz piyasalarında arz baskısı artabilir ve küresel enerji fiyatlarında dalgalanma yaşanabilir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/">Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trump’ın Gazze’ye Yönelik Adımları Karşısında Avrupa Kenarda Kaldı</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/trumpin-gazzeye-yonelik-adimlari-karsisinda-avrupa-kenarda-kaldi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/trumpin-gazzeye-yonelik-adimlari-karsisinda-avrupa-kenarda-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Jan 2026 11:22:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2631</guid>

					<description><![CDATA[<p>Donald Trump’ın Ortadoğu’ya barış getirme çabaları karşısında Avrupa büyük ölçüde seyirci konumunda kaldı. Şimdi ise Washington’ın Gazze’yi geçici olarak yönetecek bir “Barış Kurulu” kurma girişimlerini şüpheyle izliyor. Kuruluşun önde gelen isimleri, Trump’ın cuma günü dünya liderlerini katılmaya davet ettiği bu örgütün Birleşmiş Milletler’i zayıflatma ihtimalinden özellikle endişe duyuyor. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kasım [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/trumpin-gazzeye-yonelik-adimlari-karsisinda-avrupa-kenarda-kaldi/">Trump’ın Gazze’ye Yönelik Adımları Karşısında Avrupa Kenarda Kaldı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Donald Trump’ın Ortadoğu’ya barış getirme çabaları karşısında Avrupa büyük ölçüde seyirci konumunda kaldı. Şimdi ise Washington’ın Gazze’yi geçici olarak yönetecek bir “Barış Kurulu” kurma girişimlerini şüpheyle izliyor.</p>



<p>Kuruluşun önde gelen isimleri, Trump’ın cuma günü dünya liderlerini katılmaya davet ettiği bu örgütün Birleşmiş Milletler’i zayıflatma ihtimalinden özellikle endişe duyuyor. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kasım ayında, bu Kurul’un kurulmasını da içeren Gazze barış planı kapsamında ABD’nin önergesini desteklediğini hatırlatmakta fayda var.</p>



<p>Görünüşe göre bu durumu göz ardı eden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, pazartesi günü Trump’ın Kurul’a katılım teklifini reddetti. Ofisinden yapılan açıklamada, Kurul’un tüzüğünün “özellikle Birleşmiş Milletler’in ilkeleri ve yapısı açısından ciddi sorular doğurduğu ve bu ilkelerin sorgulanamaz olduğu” ifade edildi.</p>



<p>Trump ise Macron’un Kurul’a karşı çıkmayı sürdürmesi halinde “Fransa’nın şarap ve şampanyalarına yüzde 200 gümrük vergisi uygulayacağını” söyledi ve ardından Macron’un “sonunda katılacağını” ileri sürdü. Ancak aynı açıklamada, Macron’un “zaten çok yakında görevden ayrılacağı için kimsenin onu istemediğini” de ima etti.</p>



<p>Diğer Avrupalı liderler de Moskova ve Pekin’in Kurul’a dahil olabileceğine dair haberler nedeniyle katılım konusunda isteksiz davranıyor. Örneğin Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin bir yardımcısı, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Nawrocki’nin bu girişime karşı çıkan liderler arasında yer alacağını söyledi.</p>



<p>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in olası katılımı, Avrupa Birliği temsilcilerinin de Kurul’dan uzak durmasına yol açabilir. Ancak bu hamlenin, aynı zamanda başka uluslararası gerilimlerin çözümüne katkı sağlamak amacıyla tasarlandığı düşünülüyor.</p>



<p>Euobserver’da haftanın başında yayımlanan bir değerlendirmeye göre Brüksel, “kendini Trump tarafından dışlanmış ve hor görülmüş hissediyor; Trump, Avrupa Birliği’ni vazgeçilmez bir transatlantik ortak olarak değil, yalnızca bir pazarlık aracı olarak görüyor.”</p>



<p>Macaristan hükümeti ise Trump’ın Barış Kurulu girişimi konusunda farklı bir tutum benimsedi. Başbakan Viktor Orbán, pazar günü yaptığı açıklamada, gruba katılmak üzere yapılan “onurlu daveti” kabul ettiğini belirtti. Orbán, bu adımı “Donald Trump ile barış gelir” söyleminin ve Macaristan’ın barış çabalarının “tanındığının” bir göstergesi olarak değerlendirdi.</p>



<p>Kurula daimî üye olmak isteyen ülkelerin 1 milyar dolardan (0,85 milyar avro) fazla ödeme yapması gerektiği, diğer ülkelerin ise üç yıl boyunca ücretsiz olarak katılabildiği bildiriliyor.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong> The European Conservative</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed is-provider-the-european-conservative wp-block-embed-the-european-conservative"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="KmAxGGduEu"><a href="https://europeanconservative.com/articles/news/europe-left-on-the-sidelines-as-trump-acts-on-gaza/">Europe Left on the Sidelines as Trump Acts on Gaza</a></blockquote><iframe loading="lazy" class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Europe Left on the Sidelines as Trump Acts on Gaza&#8221; &#8212; The European Conservative" src="https://europeanconservative.com/articles/news/europe-left-on-the-sidelines-as-trump-acts-on-gaza/embed/#?secret=cfXCNQAIA4#?secret=KmAxGGduEu" data-secret="KmAxGGduEu" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/trumpin-gazzeye-yonelik-adimlari-karsisinda-avrupa-kenarda-kaldi/">Trump’ın Gazze’ye Yönelik Adımları Karşısında Avrupa Kenarda Kaldı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/trumpin-gazzeye-yonelik-adimlari-karsisinda-avrupa-kenarda-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Moldova Cumhurbaşkanı Romanya ile birleşmeyi destekliyor</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/moldova-cumhurbaskani-romanya-ile-birlesmeyi-destekliyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/moldova-cumhurbaskani-romanya-ile-birlesmeyi-destekliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Jan 2026 11:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2628</guid>

					<description><![CDATA[<p>Moldova Cumhurbaşkanı Maia Sandu, konuyla ilgili bir referandum yapılması hâlinde Romanya ile birleşme yönünde oy kullanacağını kamuoyuna açıkladı. Dün yayımlanan, sunuculuğunu Rory Stewart ve Alastair Campbell’ın yaptığı İngiliz podcast’i The Rest is Politics’e verdiği röportajda Sandu, “Eğer bir referandum yapılırsa, Romanya ile birleşme lehine oy veririm” dedi. Bu tutumunun gerekçesini açıklarken Sandu, küçük devletlerin küresel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/moldova-cumhurbaskani-romanya-ile-birlesmeyi-destekliyor/">Moldova Cumhurbaşkanı Romanya ile birleşmeyi destekliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Moldova Cumhurbaşkanı Maia Sandu, konuyla ilgili bir referandum yapılması hâlinde Romanya ile birleşme yönünde oy kullanacağını kamuoyuna açıkladı.</p>



<p>Dün yayımlanan, sunuculuğunu Rory Stewart ve Alastair Campbell’ın yaptığı İngiliz podcast’i <em>The Rest is Politics</em>’e verdiği röportajda Sandu, “Eğer bir referandum yapılırsa, Romanya ile birleşme lehine oy veririm” dedi.</p>



<p>Bu tutumunun gerekçesini açıklarken Sandu, küçük devletlerin küresel baskılar karşısında egemenliklerini ve demokratik yönetimlerini sürdürmede giderek artan zorluklarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti.</p>



<p>“Dünyada neler olup bittiğine bakın. Moldova gibi küçük bir ülkenin, demokratik ve egemen bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ve elbette Rusya’ya direnmesi giderek daha da zorlaşıyor,” ifadelerini kullandı.</p>



<p>Sandu, bu durumu Rusya’nın Moldova siyasetine dezenformasyon, finansman ve diğer karma taktiklerle müdahale ettiği yönündeki süregelen endişelere bağladı. Moskova ise bu iddiaları reddediyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Bu açıklamalar, Sandu liderliğindeki Moldova’nın güçlü Avrupa yanlısı yönelimi çerçevesinde yapıldı.</strong></h5>



<p>Eylem ve Dayanışma Partisi, 2024’te Sandu’nun yeniden seçilmesinin ardından Eylül 2025 seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu elde etti. Moldova, Avrupa Birliği üyeliğini birincil stratejik hedef olarak sürdürmeye devam ederken Sandu, bu yolun birleşmeye kıyasla daha geniş bir kamuoyu desteğine sahip olduğunu vurguluyor.</p>



<p>Son anketler, Moldovalıların yaklaşık üçte birinin Romanya ile birleşmeyi desteklediğini gösteriyor. Yaklaşık 1,5 milyon Moldova vatandaşının ise Romanya pasaportu bulunuyor.</p>



<p>Sandu, “Romanya ile birleşmeyi destekleyen bir çoğunluk yok. Ancak AB’ye katılımı destekleyen bir çoğunluk var ve biz de bu yönde hareket ediyoruz” dedi.<br>“Bu daha gerçekçi bir hedef.”</p>



<p>Ayrıca Sandu, Moldova’nın Sovyet yönetiminden kurtulduğu 1980’lerin sonlarındaki ulusal uyanış hareketleri sırasında bu konunun yoğun biçimde tartışıldığını hatırlattı. Ancak o dönemde kamuoyunu sınamak amacıyla herhangi bir referandum yapılmadığını da vurguladı.</p>



<p>Anketlerde açık ara önde görünen milliyetçi ve muhafazakâr AUR Partisi de Moldova ile birleşmeyi savunuyor. Parti programında şu ifadeye yer veriliyor:<br>“Moldova Cumhuriyeti ile yeniden birleşmeyi, NATO’nun doğu kanadının güçlendirilmesine yönelik güvenlik ve savunma perspektifi de dâhil olmak üzere, ulusal ve Avrupa bölgesel kalkınma stratejisinin önceliği ve bir ülke projesi olarak kabul ediyoruz.”</p>



<p>AUR Başkanı George Simion, dün <em>Brussels Signal</em>’e yaptığı açıklamada, “Başkan Sandu’nun ciddi bir siyasetçi olduğunu umuyoruz ve mevcut jeopolitik durumu anlıyor gibi görünmesinden memnuniyet duyuyoruz” dedi.</p>



<h5 class="wp-block-heading">“<strong>Romanya, Moldova Cumhuriyeti ile her an yeniden birleşmeye hazırdır.”</strong></h5>



<p>Simion ayrıca, “Bu çok açık: Önemli olan güçleri birleştirmek. Şu anda zor zamanlardan geçiyoruz. Umarım Moldova Parlamentosu’nda da birleşme yönünde bir oylama görürüz. Bunu 2018’de Romanya Parlamentosu’nda yaşamıştık,” ifadelerini kullandı.</p>



<p>Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan da birleşmeye destek verdi.</p>



<p>Temmuz 2025’te Almanya’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında <em>Frankfurter Allgemeine Zeitung</em>’a verdiği röportajda Dan, “Şahsen Moldova ile birleşmeyi arzuluyorum. Ancak komşu cumhuriyetin vatandaşlarının iradesine tamamen saygı duyuyorum,” dedi.</p>



<p>Dan, bu tür bir adımın Moldova’daki çoğunluğun demokratik tercihini yansıtması gerektiğini defalarca vurgularken, bu süreçte pratik iş birliğine ve Moldova’nın AB yoluna öncelik verilmesi gerektiğini de ifade etti.</p>



<p><strong>Kaynak: </strong>Brussels Signal</p>



<p><a href="https://brusselssignal.eu/2026/01/moldovan-president-favours-unification-with-romania">https://brusselssignal.eu/2026/01/moldovan-president-favours-unification-with-romania</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/moldova-cumhurbaskani-romanya-ile-birlesmeyi-destekliyor/">Moldova Cumhurbaşkanı Romanya ile birleşmeyi destekliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/moldova-cumhurbaskani-romanya-ile-birlesmeyi-destekliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa, Venezuela Mezarlığının Yanından Islık Çalarak Geçiyor</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/avrupa-venezuela-mezarliginin-yanindan-islik-calarak-geciyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/avrupa-venezuela-mezarliginin-yanindan-islik-calarak-geciyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2026 16:07:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2586</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD’nin saldırısına verdiği ılımlı tepki, Avrupa’nın zayıflığını pekiştiriyor. Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “Egemenlik, toprak bütünlüğü ve devlet yönetimi aracı olarak saldırganlığın itibarsızlaştırılması, Ukrayna örneğinde ve küresel ölçekte savunulması gereken hayati ilkelerdir” demişti. Bu sözler yalnızca söylemde kalmadı. AB, saldırgan ülke Rusya’ya karşı toplam 19 yaptırım paketi yürürlüğe koydu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/avrupa-venezuela-mezarliginin-yanindan-islik-calarak-geciyor/">Avrupa, Venezuela Mezarlığının Yanından Islık Çalarak Geçiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h5 class="wp-block-heading"><strong>ABD’nin saldırısına verdiği ılımlı tepki, Avrupa’nın zayıflığını pekiştiriyor.</strong></h5>



<p>Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “Egemenlik, toprak bütünlüğü ve devlet yönetimi aracı olarak saldırganlığın itibarsızlaştırılması, Ukrayna örneğinde ve küresel ölçekte savunulması gereken hayati ilkelerdir” demişti. Bu sözler yalnızca söylemde kalmadı. AB, saldırgan ülke Rusya’ya karşı toplam 19 yaptırım paketi yürürlüğe koydu ve 2022’den bu yana yaklaşık 200 milyar dolarlık yardım tahsis etti.</p>



<p>O hâlde, 2026 yılının başlarında ABD’nin Venezuela’ya yönelik tek taraflı saldırısı ve ülkenin lideri Nicolás Maduro’nun kaçırılması karşısında AB’den bir kınama gelmesini beklemek doğal değil miydi? Ancak böyle bir tepki verilmedi. Aslında AB, Gazze’deki ihlalleri Ukrayna’daki ihlaller kadar sert biçimde kınamayarak, uluslararası hukuka yaklaşımındaki seçiciliği zaten ortaya koymuştu. Bu tutum, Avrupa’nın hem Küresel Güney’deki hem de birçok Avrupalı vatandaş nezdindeki güvenilirliğini ciddi biçimde zedeledi.</p>



<p>Bunun yerine AB’nin Başkan Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısına verdiği yanıt, kaçamaklı bir taktiğin örneği oldu. Avrupalı liderler, Venezuela’daki “durumu yakından izleyeceklerini” söyleyen, belirsiz ve birbirinin aynısı açıklamalar yayımladı. Bu “toplu izleme”, AB tarihinin en büyük ama aynı zamanda en pasif misyonu olarak kayda geçebilir.</p>



<p>Bu tabloya, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in ABD’nin eyleminin hukuki koşullarının “karmaşık” olduğunu savunması da eklendi. Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis ise daha da ileri giderek hukuki soruları zamansız olarak nitelendirdi. Türkiye ile uzun süredir egemenlik anlaşmazlıkları yaşayan bir lider için bu yaklaşım son derece pervasızdı.</p>



<p>Bu çarpıklıkların sonucunda Kallas, 26 AB ülkesi adına, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını “krizin” temel nedeni olarak nitelemekten kaçınan ılımlı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, ABD ulusal istihbaratının Maduro’nun uyuşturucu kartellerini yönetmede herhangi bir operasyonel rolü olmadığı sonucuna varmasına rağmen, Maduro’nun gayrimeşruluğuna, uyuşturucu kaçakçılığına ve uluslararası organize suçlara yapılan göndermelerle Trump yönetiminin savaş gerekçesi dolaylı biçimde desteklenmiş oldu.</p>



<p>Ancak bu tutumun, hatta daha doğrusu bu tutum eksikliğinin, tüm Avrupa devletlerini ve halklarını temsil ettiğini varsaymak yanlış olur. Macaristan, ABD’nin eylemlerine yönelik en hafif eleştirilerin bile Başbakan Viktor Orban için —Trump’ın yakın bir müttefiki olarak— kabul edilemez olması nedeniyle bu görüşe katılmamayı tercih etti.</p>



<p>Buna karşılık İspanya, dikkate değer bir diplomatik hamleyle Meksika, Brezilya, Kolombiya, Şili ve Uruguay ile ayrı bir bildiri imzaladı. Bildiride, ABD açıkça anılmasa da “Venezuela’ya karşı tek taraflı askeri eylemlerin açıkça reddedildiği” vurgulandı. Ayrıca egemen doğal ve stratejik kaynakların dışarıdan ele geçirilmesi niyetine dair endişe dile getirildi. Bu ifade, Trump’ın “Venezuela’nın petrolünü almak” yönündeki söylemlerine açık bir gönderme niteliğindeydi.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>AB içindeki bu tepki bölünmesi belki de daha da çarpıcıdır.</strong></h5>



<p>AB elitleri Trump’ı kızdırmamak için büyük bir çaba gösterirken hem siyasi sağda hem de solda bu tür bir bağımlılığa karşı giderek güçlenen bir itiraz yükseliyor.</p>



<p>Bu siyasi yeniden yapılanmanın en belirgin olduğu ülke, AB’nin en önemli stratejik gücü olan Fransa’dır. Kendini “Avrupa stratejik özerkliğinin” savunucusu olarak tanımlayan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Maduro’nun meşruiyet eksikliğini öne çıkararak ABD operasyonunu fiilen onaylamıştır.</p>



<p>Buna karşılık, sağcı Ulusal Cephe’nin liderleri Marine Le Pen ve Jordan Bardella, egemenlik ilkesini ve uluslararası hukuku güçlü biçimde savunarak operasyonu tehlikeli bir yetki aşımı olarak kınadılar. Solcu Boyun Eğmeyen Fransa hareketi de aynı yönde bir tutum sergiledi.</p>



<p>Özellikle, 2003 yılında BM Güvenlik Konseyi’nde Irak Savaşı’na karşı çıkmasıyla tanınan Gaullist muhafazakâr eski başbakan ve dışişleri bakanı Dominique de Villepin, Macron’un tutumunu sert sözlerle eleştirdi. Fransız cumhurbaşkanını, Ukrayna ile Venezuela’nın “birbirine bağlı” olduğunu kavrayamamakla suçladı. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısına ve “Ortadoğu’da olup bitenlere” —İsrail’in savaşlarına atıfla— karşı çıkmamanın, AB’nin Ukrayna konusundaki duruşunu zayıflattığını savundu.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>De Villepin haklıdır.</strong></h5>



<p>Yeni ABD ulusal güvenlik stratejisinin, temsil ettiği liberal ve merkezci güçleri düşman olarak görüp Avrupa’yı eleştirirken, milliyetçi rakiplerini desteklediği dikkate alındığında, Macron’un konumu daha da tuhaf görünmektedir.</p>



<p>Dahası, Trump’ın sözde müttefiki olan milliyetçi sağ çevreler bile artık onun eylemlerini eleştirmeye başlamıştır. Macron’un Washington’a boyun eğmesi, Le Pen–Bardella cephesine ulusal onur ve egemenliğin gerçek savunucuları oldukları iddiasını öne sürme imkânı tanımıştır. Ulusal Cephe zaten Fransa’daki anketlerde birinci sıradadır. Venezuela fiyaskosu, Atlantikçilerin Élysée Sarayı üzerindeki hâkimiyetini daha da zayıflatabilir.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Tüm bu tabloya bir de Grönland’la ilgili ek bir gelişme eklendi.</strong></h5>



<p>Venezuela operasyonunun ardından, Beyaz Saray politika başkan yardımcısı Stephen Miller’ın eşi Katie Miller, X hesabında Danimarka toprağı olan Grönland’ın Amerikan bayrağıyla kaplandığı bir fotoğrafı “yakında” notuyla paylaştı. Bu paylaşım, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in sert bir kınama açıklaması yapmasına yetecek kadar kaygı vericiydi. Ancak Trump bu tepkiden etkilenmiş görünmüyor; Grönland meselesini “iki ay içinde” ele alacağına söz verdi.</p>



<p>Asıl soru şu: AB, endişelerini dile getiren açıklamalar yayımlamanın ötesinde, ABD’yi caydırmak için gerçekte ne yapabilir? Güvenliğini ABD’ye devreden, Ukrayna savaşını kendi geleceği açısından varoluşsal bir mesele olarak tanımlayan ve bağımsız diplomatik çözümler aramayı reddeden AB, artık bütünüyle ABD’nin keyfine bağımlı durumdadır. Gazze ve şimdi de Venezuela konusundaki tutumu nedeniyle uluslararası alanda neredeyse hiçbir sempati görmemektedir.</p>



<p>Nitekim ABD Grönland’ı işgal ederse, AB’nin büyük olasılıkla yine yalnızca genel bir endişe ifadesi içeren bir açıklama yayımlaması beklenebilir. Letonya Cumhurbaşkanı gibi bazı isimler, içeriği belirsiz ve muhtemelen gerçekte var olmayan “ABD’nin meşru güvenlik ihtiyaçlarının”, ABD ile Danimarka arasında “doğrudan diyalog” yoluyla ele alınması gerektiğini bile öne sürmektedir.</p>



<p>Bu mantık sürdürüldüğünde, bir gün diğer Avrupalı liderlerin Letonya’ya, Rusya ile yaşadığı anlaşmazlıkları “Rusya’nın güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alarak Moskova ile doğrudan diyalog yoluyla” çözmesini tavsiye etmelerine şaşırmamak gerekir. Bu tür bir bağımlılık yalnızca Avrupa’nın küresel sahnedeki giderek artan önemsizliğine yol açmakla kalmamakta, aynı zamanda NATO ve AB’nin kendi iç uyumunu da doğrudan tehlikeye atmaktadır.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>AB bugün bir uçurumun eşiğindedir.</strong></h5>



<p>Önünde iki yol vardır: Ya “seçici ilkeler” doğrultusunda ilerlemeye devam ederek, kendi yankı odasının ötesinde sözü pek ağırlık taşımayan bir yapıya dönüşecektir. Ya da bu anı, bağımlılıktan liderliğe geçiş için kullanacaktır. Bu ikinci yol, zaman zaman güçlü bir müttefike “hayır” diyebilme cesaretini gerektirir. Caracas’a yönelik saldırıya verilen tepkilerin ortaya koyduğu emsaller ise ne yazık ki pek cesaret verici değildir.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="https://responsiblestatecraft.org/europe-venezuela/">https://responsiblestatecraft.org/europe-venezuela/</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/avrupa-venezuela-mezarliginin-yanindan-islik-calarak-geciyor/">Avrupa, Venezuela Mezarlığının Yanından Islık Çalarak Geçiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/avrupa-venezuela-mezarliginin-yanindan-islik-calarak-geciyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çin Komşusunun Yenilgisini Bekleyen Bir Müttefik mi?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/cin-komsusunun-yenilgisini-bekleyen-bir-muttefik-mi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/cin-komsusunun-yenilgisini-bekleyen-bir-muttefik-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2026 18:20:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2541</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ukrayna’nın topyekûn işgalinin ilk aylarından itibaren Rusya, Çin’i uluslararası arenada kendisini destekleyebilecek stratejik bir ortak olarak sunmaya çalıştı. Ancak Pekin bu süreçte daha temkinli bir yaklaşım benimsedi. Çin’in müzakerelerin ve barışçıl çözümün gerekliliğine dair açıklamaları düzenli olarak duyulsa da bu beyanlar çoğunlukla bildiri düzeyinde kaldı. Pekin, kendisini tam teşekküllü bir arabulucuya dönüştürebilecek somut adımlardan özellikle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/cin-komsusunun-yenilgisini-bekleyen-bir-muttefik-mi/">Çin Komşusunun Yenilgisini Bekleyen Bir Müttefik mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ukrayna’nın topyekûn işgalinin ilk aylarından itibaren Rusya, Çin’i uluslararası arenada kendisini destekleyebilecek stratejik bir ortak olarak sunmaya çalıştı. Ancak Pekin bu süreçte daha temkinli bir yaklaşım benimsedi. Çin’in müzakerelerin ve barışçıl çözümün gerekliliğine dair açıklamaları düzenli olarak duyulsa da bu beyanlar çoğunlukla bildiri düzeyinde kaldı. Pekin, kendisini tam teşekküllü bir arabulucuya dönüştürebilecek somut adımlardan özellikle kaçınmaya özen gösterdi.</p>



<p>Bu ihtiyatlı tutumun nedenleri açıktır. Birincisi, Çin çatışmaları etkileyebilecek küresel bir güç imajını korumak istiyor, ancak bu çatışmaların sonuçlarından sorumlu olmayı tercih etmiyor. İkincisi, müzakere sürecine doğrudan müdahil olmak Pekin’i rahatsız edici bir konuma sürüklüyor; zira bu durumda hangi tarafta yer aldığını açıkça belirtmesi ve beyan düzeyini aşan somut taahhütler üstlenmesi gerekiyor. Çin’in aynı anda hem Rusya ile ekonomik bağlarını geliştirdiği hem de Batı ile ticari ilişkilerini sürdürdüğü bir ortamda, bu tür bir açıklık dezavantaj yaratıyor.</p>



<p>Bu nedenle Çin, kendisini “aklın sesi” olarak konumlandırıyor; ancak pratikte kenarda kalmayı tercih ediyor. Barış sürecindeki rolü, faaliyet izlenimi veren fakat gerçek sonuçlar doğurmayan söylemler ve diplomatik jestlerle sınırlı kalıyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Çin&#8217;in Rusya&#8217;nın Savaş Ekonomisine Desteği</strong></h5>



<p>Tarafsızlık yönündeki açıklamalarına rağmen Çin, Rus ekonomisinin ve askerî kapasitesinin sürdürülmesinde önemli bir rol oynuyor. Batı yaptırımlarının yürürlüğe girmesinin ardından Moskova, Çin’den gelen tedariklere büyük ölçüde bağımlı hâle geldi. Bu bağımlılık yalnızca tüketim mallarıyla sınırlı değil; aynı zamanda kritik öneme sahip teknolojileri de kapsıyor.</p>



<p>Rusya, Çinli şirketler aracılığıyla elektronik ürünlere, insansız hava araçları bileşenlerine, endüstriyel ekipmanlara ve diğer çift kullanımlı mallara erişim sağlıyor. Bu sevkiyatlar çoğu zaman üçüncü ülkeler üzerinden ya da Moskova’nın “paralel ithalat” olarak adlandırdığı, büyük ölçüde görünmez kalan “gri” ticaret ağları yoluyla gerçekleştiriliyor. Bu yöntemler, Pekin’in resmî olarak Rusya’dan uzak duruyormuş gibi görünmesine imkân tanırken, aynı zamanda Moskova’nın yaptırım baskısının bir bölümünü telafi etmesine ve Ukrayna’daki savaşı sürdürmesine olanak sağlıyor.</p>



<p>Ekonomik destek enerji alanında da kendini gösteriyor. Çin, Rusya’nın sunmak zorunda kaldığı indirimlerden faydalanarak petrol ve doğalgaz alımlarını artırdı. Bu durum Rusya’ya döviz girişi sağlarken, Batı yaptırımlarının etkisini kısmen hafifletiyor. Çin açısından bakıldığında ise bu strateji son derece avantajlı; zira daha ucuz ve kesintisiz enerji kaynaklarına erişim, ülkenin enerji güvenliğini güçlendiriyor.</p>



<p>Bu çerçevede Çin, adeta gizli bir bağışçı gibi hareket ederek, askerî harcamaların büyüklüğü, üretimdeki düşüş ve insan kaynağındaki ciddi açıklar nedeniyle Rus ekonomisine yönelen darbeyi bir ölçüde yumuşatıyor. Bu destek kamuoyuna açık biçimde ilan edilmese de Moskova’nın çatışmayı uzatabilmesinde belirleyici bir rol oynuyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Barış Söylemi ve Savaş Gerçekliği Arasında Denge Kurmak</strong></h5>



<p>Çin’in Ukrayna savaşındaki konumu, uluslararası imajına da doğrudan yansıyor. Bir yandan Pekin, “çözüm planları” sunarak ve müzakereleri savunan bir dil kullanarak kendisini barış elçisi olarak göstermeye çalışıyor. Öte yandan Rusya’ya sağladığı fiilî destek, Batı’da ciddi eleştirilere yol açıyor ve Çin’in gerçek niyetlerine dair kuşkuları derinleştiriyor.</p>



<p>Bu durum Çin için ikili bir tablo ortaya çıkarıyor. Küresel ölçekte Pekin, ABD ve müttefiklerine meydan okuyabilecek alternatif bir güç merkezi imajını pekiştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda Rusya’ya verilen destek, çok kutuplu bir dünya düzeni inşa etme stratejisinin parçası olarak görülüyor. Ancak bu yaklaşımın bir bedeli de var: Çin, eylemlerini Rusya’nın saldırganlığına dolaylı ortaklık olarak değerlendiren Avrupa ülkelerinin güvenini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor.</p>



<p>Buna ek olarak, çatışmaya bu şekilde dâhil olmak Çin’in ekonomik beklentilerini de dolaylı biçimde etkiliyor. Batılı şirketler ve yatırımcılar, Pekin’i giderek daha fazla güvenilmez bir ortak olarak algılıyor. Bu algı, yatırımların ve teknolojik iş birliklerinin azalmasına yol açabilir. Uzun vadede ise bu durum, Çin’in modernleşme sürecini ve sürdürülebilir büyüme kapasitesini sınırlama potansiyeli taşıyor.</p>



<p>Buna rağmen Çin, denge politikasını sürdürmekte kararlı görünüyor. Açık biçimde Rusya’nın müttefiki olmayı reddederken, Batı yaptırımlarına da katılmıyor. Bu strateji, Pekin’e hem esneklik kazandırıyor hem de savaşı küresel jeopolitikteki konumunu güçlendirmek için bir araç olarak kullanma imkânı tanıyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Yenilgiyi Bekleyen Bir Müttefik mi?</strong></h5>



<p>Rusya, ülke içinde giderek artan bir hoşnutsuzlukla karşı karşıya bulunuyor. Cephede yaşanan ağır insan kayıpları, hâlen silah altına alınabilecek nüfusun gizli de olsa süren seferberliği ve gıda ürünleri de dâhil olmak üzere hızla yükselen enflasyon, toplumsal bir patlamayı tetikleyebilecek unsurlar olarak öne çıkıyor. Ancak bu tür bir patlama bile en kötü senaryo olarak görülmeyebilir. Federasyona bağlı cumhuriyetlerde ayrılıkçı eğilimler giderek olgunlaşıyor.</p>



<p>Bu eğilimler özellikle Kafkas cumhuriyetlerinde, Tataristan ve Başkortostan’da, Yakutistan’da, Uzak Doğu’da ve Sibirya’da daha belirgin hâle geliyor. Kaliningrad enklavı ise kendine özgü konumuyla ayrı bir başlık oluşturuyor.</p>



<p>Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa açısından Rusya’nın dağılması felaket senaryosu olarak değerlendiriliyor: kaos riski, nükleer silahların kontrolsüz biçimde kullanılması ihtimali ve küresel ölçekte çevresel tehditler bu endişelerin başında geliyor. Buna karşılık Çin için böyle bir gelişme, bir “fırsat penceresi” anlamına gelebilir. Özellikle Çin tarih yazımında “kayıp miras” olarak nitelendirilen ve “tarihsel topraklar” olarak görülen bölgelerin, yani Uzak Doğu ve Sibirya’nın yeniden gündeme gelmesi ihtimali söz konusu. Çin’in resmî haritalarında bu bölgelerin Çin topraklarıyla aynı renklerde gösterilmesi dikkat çekiyor. Pekin’in Arktik Okyanusu’na erişim hedefi doğrultusunda yoğun biçimde buz kırıcı filosu inşa etmesi de bu stratejinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.</p>



<p>Çin açısından “tarihsel adaletin geri dönüşü” yalnızca toprak kazanımı anlamına gelmiyor. Daha da önemlisi, bu bölgelerdeki son derece zengin doğal kaynaklara tam erişim anlamına geliyor: petrol, doğalgaz, nadir toprak elementleri, elmas, platin, ormanlar ve tatlı su rezervleri. Bu kaynaklar, Çin’in gelecek nesiller boyunca ekonomik büyümesini destekleyebilecek ve küresel bir güç olarak konumunu pekiştirebilecek potansiyele sahip.</p>



<p><strong>Kaynak: </strong>Geopolitical Monitor</p>



<p><a href="https://www.geopoliticalmonitor.com/china-an-ally-waiting-for-russias-defeat">https://www.geopoliticalmonitor.com/china-an-ally-waiting-for-russias-defeat</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/cin-komsusunun-yenilgisini-bekleyen-bir-muttefik-mi/">Çin Komşusunun Yenilgisini Bekleyen Bir Müttefik mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/cin-komsusunun-yenilgisini-bekleyen-bir-muttefik-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Ahmet Emin Dağ</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2026 16:59:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2531</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: 8 Aralık 2024 tarihinde Şam rejiminin birkaç hafta içinde düşmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürecin sonucudur. Sizin dile getirdiğiniz “uluslararası kurgu” ya da “teslimiyet anlaşması” ihtimalleri tamamen temelsiz değildir; ancak yaşananları yalnızca böyle okumak, Suriye’nin iç dinamiklerini ve rejimin uzun yıllardır derinleşen zafiyetini gözden kaçırmak olur. Aslında bu çöküş [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/">Dr. Ahmet Emin Dağ</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1. Sorunun Cevabı:</strong> 8 Aralık 2024 tarihinde Şam rejiminin birkaç hafta içinde düşmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürecin sonucudur. Sizin dile getirdiğiniz “uluslararası kurgu” ya da “teslimiyet anlaşması” ihtimalleri tamamen temelsiz değildir; ancak yaşananları yalnızca böyle okumak, Suriye’nin iç dinamiklerini ve rejimin uzun yıllardır derinleşen zafiyetini gözden kaçırmak olur. Aslında bu çöküş hem dış aktörlerin tutumundaki değişimle hem de Suriye toplumunun on üç yıl boyunca yaşadığı yıpranma ve dönüşümle birlikte okunması gereken bir kırılmadır. 2024 sonlarına gelindiğinde, rejimin en hayati dayanakları olan Rusya ve İran’ın desteğinde belirgin bir gerileme vardı. Bu ülkeler sahadaki askeri varlıklarını ve politik ağırlıklarını azaltmış, rejimin ihtiyaç duyduğu moral ve lojistik omurgayı ciddi biçimde zayıflatmıştı. Aynı dönemde, ABD ve Avrupa ülkeleri de Suriye rejimine yönelik doğrudan müdahalelerini azaltarak, diplomatik ve mali desteği sınırlamış, özellikle insani ve askeri yardımlarda önceliği bölgesel krizlere ve sınır güvenliğine kaydırmıştı.</p>



<p>Özellikle Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle Suriye’ye ayırdığı stratejik enerjinin düşmesi, rejimi daha önce hiç olmadığı kadar kırılgan hale getirmiştir. Böyle bir ortamda muhalif güçlerin 27 Kasım’da başlayan harekâtı, olağan dışı bir hızla ilerleyerek çok sayıda kritik kenti kısa sürede ele geçirmelerine yardım etmiştir. Bu kadar hızlı bir çözülme, rejimin dışarıdan hâlâ sağlam görünen yapısının içeride aslında çoktan çürümüş olduğunu ortaya koymuştur. Fakat bu çöküş yalnızca askeri ve jeopolitik bir mesele değildir. Suriye toplumunun kendi içinden gelen, giderek güçlenen sosyolojik baskıların da etkisi görmezden gelinemez. Uzayan savaş, ekonomik çöküş, yerinden edilmeler, güvenlik kaygıları ve devletin temel hizmetleri sağlayamaması, rejimin zaten bitme noktasına gelmiş olan meşruiyetini toplumun tamamına yakını nezdinde tüketmişti. Halkın geniş kesimlerinde, artık sürdürülemeyeceği düşünülen bir düzenin sona ermesi gerektiğine dair duygular çok daha güçlüydü. Muhalif yapıların bazı bölgelerde kurduğu yerel yönetimler ve hizmet mekanizmaları, toplum nezdinde rejimin alternatiflerinin başarılı olduğu hissini beslemiştir. Bu da çöküşün sosyolojik zeminini güçlendirmiştir. Yani, dış güçlerin yeniden konumlanması, bölgesel aktörlerin hesapları, Rusya ve İran’ın desteğinin azalması, rejimin içeriden çürümesi, toplumun değişim isteği ve muhaliflerin sahadaki kararlı ilerleyişi aynı anda kesişmiş oldu. Bu yüzden ortaya çıkan tablo, hem uluslararası güç dengelerinin şekillendirdiği bir “jeopolitik mutabakatın sonucu” izlenimini verirken, hem de Suriye toplumunun uzun yıllar içinde biriktirdiği sosyolojik basıncın kaçınılmaz bir neticesidir. Muhalifler açısından baktığımızda ise, onların uzun yıllardır böyle bir operasyona hazırlandığını unutmamak gerekiyor. HTŞ, sadece klasik gerilla ve siper harbinden ziyade modern bir hızlı taarruz ve sürpriz modelini benimsemiş, üstelik Şahin adlı saldırı drone’larını sahaya sürerek rejimin hava ve silah üstünlüğünü etkisiz hâle getirmeyi başarmıştı. Üstelik, İdlip bölgesindeki hemen tüm rejim karşıtı muhalifler, Askeri Operasyon Komutası adı altında bir araya gelerek, çok cepheli taarruzların uygulanabilmesini mümkün kılmıştır. Bu çok cepheli ilerleyiş, rejimin kaynaklarını ve savunma hattını bölmekle kalmamış, eş zamanlı saldırılar, rejim birlikleri arasındaki lojistik, silah ve moral bağların koparırken, rejime bağlı askerlerin bir bölümü kaçmış ve bir bölümü de muhalif saflara katılmıştır.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı:</strong> Aslında sorunun cevabı basit bir “evet” veya “hayır” şeklinde verilemeyecek kadar nüanslı bir okuma gerektiriyor. 8 Aralık sonrası sahadan gelen bilgiler Suriye’nin yeni döneminde iki zıt duygunun aynı anda yaşandığını gösteriyor: Bir yanda yeni yönetim unsurlarının “genel af” ve kapsayıcılık vurgusu yapan açıklamaları, diğer yanda özellikle Lazkiye ve sahil hattındaki Alevi nüfus arasında hissedilen yoğun bir “intikam” endişesi sürmektedir. Hatırlanacağı gibi, rejimin devrilmesinden hemen sonra HTŞ ve ona yakın yapılar, başkentte ve diğer büyük merkezlerde hızla güvenlik boşluklarını doldurmaya girişti. Örneğin Şam’da eski polis teşkilatının büyük kısmı dağılırken, HTŞ’nin kontrolündeki kadrolar yeni bir polis gücü oluşturmaya başladı. Benzer şekilde muhalif gruplar arasında bir “savunma bakanlığı” veya ortak güvenlik yapısı oluşturma yönünde adımlar atıldığına dair açıklamalar yapıldı. Bu girişimler teoride bir kurumsallaşma ve devletleşme iradesini ifade etmektedir. Fakat pratikte tablo biraz daha karmaşık görünmektedir. İşaret ettiğiniz gibi, HTŞ’nin “örgüt refleksi”nden sıyrılıp sivil ve kapsayıcı bir güvenlik düzeni kurabileceğine dair kuşkular sürerken, özellikle Lazkiye ve sahil bölgelerinde Aleviler arasında belirsizlik ve güvensizlik hala oldukça belirgindir. Bazı bölgelerde geçmiş rejimin hala direnen unsurlarının tasfiye edilmesi sürecinde devam eden güvenlik operasyonlarının, yanıltıcı bir şekilde “mezhepsel gerilim” olarak yansıtılma ihtimali de geçtiğimiz bir yıla damgasını vurmuştur. Alevi bölgelerindeki operasyon ve saldırılarda son bir yıl içinde 3 bini aşkın insan hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla, bir yanda kapsayıcı mesajlar verilirken, diğer yanda geçmişin intikam döngülerinin yeniden ortaya çıkabileceği korkusu hala hâkim bulunmaktadır. Bence HTŞ ve diğer muhalif grupların gerçekten bir “devlet aklı” üretip üretemeyeceğine dair üç olası senaryodan bahsedilebilir: Birincisi, tüm aktörlerin kendisini dönüştürdüğü, şeffaf bir güvenlik yapılanması kurduğu ve farklı inanç gruplarının eşit yurttaşlık temelinde sisteme dâhil edildiği “kapsayıcı devletleşme” senaryosudur. İkincisi, muhalif güçlerin görünüşte birleştiği, ancak gerçekte askeri milis yapıların hâlâ belirleyici olduğu, disiplinli ama kapalı ve otoriter bir “güvenlik devleti” modelidir. Üçüncüsü ise, hali hazırdaki belirsizlik ve çok merkezli otoritenin bir süre daha devam ettiği karma geçiş dönemidir. Bu modelde bir yandan kurumsallaşma çabaları görülürken diğer yandan yerel gerilimler, kontrolsüz grupların eylemleri ve yapısal boşluklar süreci sürekli kırılgan hale getirmektedir. Benim gördüğüm kadarıyla, bu üç model içinde en çok bu sonuncusu yani karma geçiş söz konusudur. Muhalif grupların devletleşme arayışı gerçek; HTŞ’nin sahada kurumsallaşmaya çalıştığı da doğru. Fakat toplumsal güvensizlik, etnik-mezhepsel kırılganlıklar ve örgütsel geçmişin gölgesi, bu sürecin kolay ve hızlı olmayacağını göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye’nin yeni döneminde bir “devlet aklı” ortaya çıkabilir; ancak bunun için hem örgütlerin hem de toplumun ciddi bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı bulunmaktadır. Aksi takdirde geçiş süreci, dağınık ve kırılgan bir dengeyle uzun süre devam edebilir.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı</strong>: Şam’daki rejimin çöküşü, bölgedeki jeopolitik dengeleri derinden etkilerken özellikle İsrail sınırındaki güvenlik algısını yeniden şekillendirmiş ve Siyonist rejim için yeni oldu bittiler konusunda bir fırsat oluşturmuştur. Rejimin devrilmesinin hemen ardından İsrail’in Golan Tepeleri’nde “kapalı askeri bölgeler” ilan ederek Suriye içinde yeni mevzileri işgal etmesi, sınır hattında ciddi bir belirsizlik ve Suriye’nin güvenliğine yönelik açık bir risk ortaya çıkarmıştır. Sahadaki bu gelişmeler, Şam’daki kırılgan rejim değişiminin İsrail’e suistimal edebileceği bir alan oluşturduğu doğrudur ama bundan eski rejimin İsrail açısından caydırıcı olduğu sonucunu çıkarmak tümüyle yanlıştır. Zira, Suriye ordusunun kapasitesini tüm dünya 8 Aralık 2024 tarihinde zaten görmüştür. HTŞ gibi bir milis gücünün karşısında 15 gün dayanamayan bir rejimin İsrail’e karşı nasıl bir caydırıcılık oluşturduğu konusu mizahın konusu olabilir. On yılı aşan iç savaşın ardından Suriye ordusunun kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış, rejim değişikliğiyle birlikte askeri ve idari yapılar daha da zayıflamıştır. Yeni yönetimin hem kurumsal hem askeri kapasitesinin uzun süre tam olarak toparlanamayacağına dair bir kanaat hâkimdir. Ancak tüm bunlara rağmen sürecin yalnızca İsrail lehine sonuçlanacağına dair kesin bir hüküm vermek doğru değildir. Yeni Suriye yönetimi, bir yandan meşruiyet arayışı içinde kendisini uluslararası alanda kabul ettirmeye çalışırken, Filistin ve Kudüs meselesi gibi konularda geleneksel devrimci çizgiyi güçlendirip hem içerde halk desteğini kazanmak hem de İsrail saldırganlığına karşı yeni bir dış politik duruş inşa etmeyi deneyecektir. Bu bakımdan, “Şam’ın düşüşü Kudüs’ün özgürlüğüne giden ilk adımdır” tezini savunanlar, yeni yönetimin Filistin meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkma ihtimaline yaslanmaktadırlar. Özellikle rejim sonrası dönemde İsrail’in Suriye’de bazı hedeflere yönelik saldırılarının artması, bu saldırıların halkta tepki toplaması ve yeni yönetimin buna karşı duruş belirlemeye zorlanması, Filistin ve Golan hattında daha dirençli bir Suriye politikasının doğmasına zemin hazırlayabilir. Ancak, Suriye’nin bugün içinde bulunduğu koşullar, kurumsal dağınıklık, muhalif yapılar arasındaki koordinasyon sorunları, ülkenin ekonomik olarak çöküş halinde olması ve sınır bölgelerindeki silahlı hareketlilik, bölgesel bir “direniş ekseni” rolünü üstlenmesini şu aşamada zorlaştırmaktadır. Yeni yönetimin gerçek anlamda Filistin davasına öncülük edebilmesi veya Golan Tepeleri konusunda eski rejimden daha sert bir çizgi izleyebilmesi için hem güçlü bir devlet kapasitesine hem dış politikada tutarlı bir stratejiye hem de uluslararası destek mekanizmalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu üç unsurdan hiçbirinin şu an tam olarak mevcut olmadığı açıktır. Eğer Suriye’de yeni yönetim dış politikada net ve uzun vadeli bir yönelim belirler, meşruiyet kazanır, içeride güvenlik ve kurumsallaşmayı sağlayabilir ve bölgesel destek bulabilirse, Filistin ve Kudüs meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkması mümkündür. Bu ihtimal bugün zayıf görünse de tamamen dışlanmış değildir. Sonuç olarak, bugünkü tablo İsrail lehine bir stratejik avantaj üretmiş görünse de uzun vadeli dengelerin nasıl oluşacağı büyük ölçüde Suriye’nin yeni yönetiminin tercihleri, dış aktörlerin tutumu ve bölgesel güç ilişkilerinin seyrine bağlı olarak şekillenecek.</p>



<p><strong>4.Sorunun Cevabı:</strong> Fırat’ın doğusunda yıllardır varlık gösteren PYD/YPG yapılanması, ABD’nin desteğiyle fiilen özerk bir alan oluşturmuş durumda. Şam’daki rejim değişikliği, bu yapının statüsünü doğrudan etkileyecek bir kırılma noktası yaratmış olsa da, sahadaki güç dengeleri ve yeni Suriye yönetiminin kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda durum oldukça karmaşıktır. Yeni yönetimin hem askeri kapasitesi hem de uluslararası izolasyon ve diplomatik baskılar dikkate alındığında, Fırat’ın doğusuna yönelik doğrudan bir askeri operasyon hemen uygulanabilir görünmüyor. Bu bölgedeki PYD/YPG’nin güçlü savunma pozisyonları, ABD’nin hava ve istihbarat desteği ve sınır boyunca yerleşik lojistik altyapı, Suriye ordusunun kısa vadede etkin bir askeri çözüm üretmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, Mart 2025 tarihindeki mutabakat metninde olduğu gibi, yeni yönetim öncelikle diplomasi ve müzakere kanallarını değerlendirmek durumunda görünmektedir. Ama uzun vadede, merkezi otoritenin güçlenmesi ve sahadaki birleşik yapının yeniden inşa edilmesiyle birlikte Suriye’nin Fırat doğusuna yönelik baskısı artacak ve askeri seçenekler yeniden gündeme gelebilecektir. Bu süreç, birkaç yıl sürecek kırılgan bir dengeyle ilerleyecektir. Bu arada Türkiye’nin PKK’nın feshi sürecine PYD/YPG’nin de dahil edilmesi yönündeki talepleri, sahada ne oranda karşılık bulacak bunu halen devam eden sürecin sonunda anlayacağız. Abdullah Öcalan’ın PYD/YPG’nin tasfiyesi yönünde çağrı yapmasına rağmen, söz konusu örgütsel yapı veya en azından bir bölümü varlığını korumaya çalışacaktır. ABD ise bölgedeki statükoyu ve etkisini sürdürmek isteyecektir.</p>



<p><strong>5. Sorunun Cevabı</strong>: Suriye halkı, 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana birçok savaş, rejim değişikliği, yabancı müdahaleler ve toplumsal travmalar yaşamış bir toplumdur. Bu tarihsel arka plan hem bireyler hem de farklı toplumsal kesimler arasında derin güvensizlikler ve travmatik bir hafıza oluşturmuştur. Batı tarihindeki “ötekileştirme” pratikleri genellikle merkezi güçlerin toplumsal farklılıkları bastırarak tek bir kimlik veya ideoloji üzerinden devlet inşa etmesine dayanırken, Orta Doğu’nun, özellikle Suriye’nin, tarihsel olarak çok kimlikli yapısı toplumsal sözleşmelerin daha esnek ve çok aktörlü olmasını zorunlu kılmıştır. Bu da Suriye’de toplumsal dayanışma ve yerel yönetimlerin hayatta kalma stratejilerinin, merkezi otorite eksikliğinde bile çeşitlilik ve çok aktörlülük temelinde şekillendiğini göstermektedir. Nitekim, son bir yıldır yaşanan tecrübe ve yerel gözlemler, özellikle Şam, Lazkiye ve Fırat havzasındaki nüfusun, savaş sonrası ilk tepkilerinde “intikam” reflekslerinin sınırlı kaldığını göstermiştir. Örneğin, şehirlerde bazı eski rejim yanlılarına yönelik yerel adalet mekanizmaları ve geçici barış girişimleri devreye girerken; köy ve mahalle düzeyinde ise komşular arası uzlaşma ve günlük iş birliği pratikleri hâlâ hayatta bulunmaktadır. Bu, toplumsal olarak “birlikte yaşam” yönünde bir eğilimin var olduğunu, ancak bunun kırılgan ve bölgesel farklılıklara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu eğilimin geniş kapsamlı bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesi ciddi zorluklarla karşı karşıya bulunmaktadır. Lazkiye sahilindeki Aleviler, kuzey Fırat hattındaki Kürt grupları, güneydeki bazı Dürzi gruplar ve hatta Türkmen azınlık topluluğu bile geçiş koşulları nedeniyle kendilerini tam anlamıyla rahat hissetmemektedir. Şu ana kadar 1 milyon mülteci ülkesine veya yaşadığı bölgeye geri dönmüş durumdadır. Diğer 5 milyon kişinin ne zaman döneceğini ülkedeki siyasi ve ekonomik koşullar belirleyecektir. Diğer yandan, eski savaş aktörleri ve silahlı gruplar hâlâ önemli bir güç alanına sahip olduğu için geçmişteki örgütsel refleksler ve yerel otorite boşlukları, merkezi otoriteyi tanımayan veya tamamen entegre olmayan aktörleri hâlâ sahada etkin kılmaktadır. Öte yandan Suriye toplumunun çok kimlikli yapısı, farklı toplulukların dayanışma ve birlikte yaşam pratiklerini zorunlu kılmaktadır. Günlük yaşam ve ekonomik faaliyetlerin sürekliliği için insanlar arası uzlaşma ve güven tesis etme gerekliliği, “intikam” kültürünü sınırlayan bir denge unsuru oluşturmaktadır.</p>



<p><strong>6.Sorunun Cevabı</strong>: HTŞ ve lideri Şara’nın, uzun yıllar “terör listelerinde” yer aldıktan sonra yeni dönemde güvenliğin başlıca garantörü haline gelmesi, Suriye’deki kırılgan dengeyi anlamak açısından kritik bir göstergedir. Bu dönüşüm, salt ideolojik bir değişimden ziyade pragmatik ve yerel güvenlik ile yönetim ihtiyaçlarına yanıt veren bir adaptasyon olarak değerlendirilmelidir. HTŞ yönetimi, özellikle şehir merkezlerinde ve stratejik bölgelerde silahlı kontrolü elinde tutarken, sivil yönetim ve günlük asayişin işleyişine müdahil olduğunu da göstermektedir. Bu durum, örgütün kendi örgütsel refleksini, merkezi otoritenin boşluğunda hayatta kalma ve meşruiyet kazanma stratejisine dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır. Batı’nın “radikal İslam” paradigmasıyla değerlendirildiğinde, HTŞ, ideolojik olarak radikal bir örgüt olarak görülse de sahadaki gerçeklik, bu aktörün artık hem yerel halkla hem de uluslararası aktörlerle iletişim kanalları kurduğunu ve güvenlik ile günlük yaşamın işleyişinde işlevsel bir rol üstlendiğini göstermektedir. Bu durum, küresel sistemle doğrudan uyumlu bir entegrasyon anlamına gelmese de pragmatik bir model arayışının işaretlerini vermektedir. HTŞ’nin önceliği artık ideolojik yayılma değil, mevcut yönetim boşluğunu doldurarak sahadaki nüfuzunu korumak ve meşruiyet kazanmaktır. Bu, örgütün sahadaki varlığını “güvenlik ve asayiş sağlayıcı” olarak yeniden tanımlamasına yol açmış ve dolayısıyla Batı’nın radikal İslam paradigmasını sahada tamamen geçersiz hale getirmiştir. Bu bağlamda, örgüt ve lideri, ideolojik sertlik ile pragmatik yönetim arasında dengeli bir model geliştirmeye çalışmış ve sahada kontrolü ve asayişi sağlarken, diplomasi ve müzakere kanallarını kullanmayı tercih etmiştir.</p>



<p><strong>7. Sorunun Cevabı:</strong> Suriye, 1920-46 yılları arasındaki Fransız sömürge döneminden itibaren farklı etnik ve mezhepsel gruplar üzerinde uygulanan parçalı bir toplum yapısına sahip olmuştur. Ardından gelen Baas rejimi, merkezi otoriteyi güçlü tutmak ve ideolojik bir ulus inşa etmek amacıyla halkı devletle özdeşleştiren ve Alevi azınlığın yönetici olduğu bir “toplumsal sözleşme” dayatmış ancak, bu süreç, Suriye toplumunda “ulus bilinci” yerine, baskıyla şekillendirilmiş yapay bir birliktelik oluşturmuştur. Bugün, rejim değişikliği sonrası ortaya çıkan kırılganlık, bu tarihsel mirasın üzerine eklenmiş durumdadır. Suriye’nin bir asrı bulan savaş, göç ve güvenlik kaygıları, bu toplumun öncelikli olarak hayatta kalma ve güvenlik arayışı içinde olduğunu göstermiştir. Etnik ve mezhebi fay hatları, özellikle Lazkiye, Haseke, Fırat havzası ve Şam çevresinde hâlâ güçlü biçimde işlemekte; farklı topluluklar geçmişte yaşanan saldırılar, yerinden edilme ve demografik değişim nedeniyle birbirine temkinli yaklaşmaktadır. Bu durum, “ulus olma” idealinin inşasını doğrudan zorlaştırsa da, yukarıda da işaret ettiğim gibi, küçük ölçekli topluluklar ve mahalle düzeyinde birlikte yaşam pratiği hâlâ devam etmektedir. İnsanlar, ekonomik ve sosyal gereklilikler doğrultusunda farklı etnik ve mezhepsel gruplarla iletişim kurmak durumunda olduğu için, ortak yaşam alanlarını paylaşmakta ve vatandaşlık bilinci oluşturma potansiyelini hala korumaktadır. Ancak bu potansiyelin ulusal düzeye taşınabilmesi için birkaç temel koşul gerektiğine inanıyorum. Öncelikle merkezi otoritenin güvenlik ve hukuki istikrar sağlayabilmesi, azınlık haklarının güvence altına alınması, geçmiş travmalarla yüzleşilmesi ve yerel toplulukların siyasi katılımının sağlanması hayati önemdedir. Aksi takdirde, etnik ve mezhebi fay hatları, yeniden parçalanma ve yerel çatışma riskini canlı tutacak ve “ulus olma” idealini sabote edecektir.</p>



<p><strong>8.Sorunun Cevabı:</strong> Yeni Suriye yönetiminin genel af ilanı ve “kucaklayıcı” söylemleri, toplumda bir barış ve uzlaşma havası yaratma amacı taşısa da Lazkiye ve Tartus hattında ortaya çıkan gerilimler bu çabanın sınırlarını net biçimde gösteriyor. Bu gerilimlerin özellikle, teslim olmaya direnen eski rejim mensuplarının toplumsal kışkırtmalarıyla bağlantılı olduğu da unutulmamalıdır. Bu durum, yeni yönetimin otoritesinin sahada hâlâ tam anlamıyla tesis edilemediğini ve ülkenin üniter yapısının kırılgan olduğunu gösteriyor. Merkezi otoritenin, bu tür yerel gerilimleri önlemede yetersiz kalması hem bölgesel parçalanma riskini hem de toplumsal güven kaybını artırmaktadır. Öte yandan, bu iç risk yalnızca şiddet eylemleriyle sınırlı değildir. Bölgelerdeki yerel liderlerin hâlâ kendi nüfuz alanlarını koruma eğiliminde olması, merkezi yönetimle yerel güçler arasında koordinasyon eksikliklerini ve hukuki boşlukları da artırmaktadır. Sonuç olarak, Lazkiye ve Tartus hattında yaşanan gerilimler ve rövanşist eylem potansiyeli, yeni Suriye yönetimi için <strong>en büyük iç risklerden biri</strong> olarak değerlendirilmeli. Bu risk hem bölgesel istikrarı hem de ülkenin üniter yapısını tehdit ederken yönetimin sahadaki otoritesini güçlendirmek için acil olarak yerel güvenlik mekanizmalarını güçlendirmesi, eski çatışma taraflarıyla uzlaşma ve denetim mekanizmalarını işletmesi gerekmektedir.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye’de Suriyeli muhaliflere karşı hem seküler hem de bazı muhafazakâr çevrelerde gözlenen güvensizlik ve dezenformasyon dalgası, işaret ettiğiniz gibi bir algı yönetimi ve tarihsel önyargıların ürünü olarak görülmelidir. Bunun, yeni dönemde Suriye’de büyük bir mevzi kaybetmiş olan İran’ın ve ona yakın grupların sözel yıpratma operasyonu olarak görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun yanı sıra, Türkiye’deki kamuoyunda muhaliflere dair algı, medyada ve sosyal medyada yayılan dezenformasyonlar ile şekillenirken, geçmiş dönemlerdeki tarihsel önyargılar da rol oynamaktadır. Her ne olursa olsun Araplara karşı düşmanlığı kendilerine siyasi strateji olarak benimsemiş bir seküler kesimin varlığı Türkiye’nin sadece Suriye’ye değil tüm Ortadoğu’ya bakışını etkilemektedir. Suriye iç savaşının başından itibaren muhaliflerin bazen radikal gruplarla ilişkilendirilmesi, toplumsal bellekte “şüphe” ve “güvensizlik” algısını pekiştirmekte ve olumsuz propagandaları kolaylaştırmaktadır. Bu algı, sahadaki gerçek hareket kabiliyeti ve güç yapılarıyla örtüşmemektedir.</p>



<p><strong>10. Sorunun Cevabı</strong>: Yeni Suriye yönetiminin Batılı aktörlerle temas kurma girişimleri, özellikle ağır ekonomik ambargoların kaldırılması ve ülkenin temel ihtiyaçlarının sağlanması bağlamında, sahadaki gerçeklerle doğrudan ilişkili bir pragmatik diplomasi hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Suriye ekonomisi, on yılı aşkın iç savaşın ardından ciddi biçimde çöküntü yaşamış durumdadır ve temel gıda maddeleri ile enerji ihtiyacı hayati derecede önem arz etmektedir. Üstelik, devlet kurumlarının mali kapasitesi zayıf ve kamu hizmetleri büyük ölçüde aksamaktadır. Bu bağlamda, Batılı aktörlerle yürütülecek görüşmeler, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlamak ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak açısından hayati bir öneme sahip görünmektedir. Bu durum, yeni yönetimin hızlı ve rasyonel diplomatik adımlar atmasını zorunlu kılmıştır. Aksi takdirde toplumsal hoşnutsuzluk artacak, yeni yönetime olan güven ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Batılı aktörlerle temas kurmak, “teslimiyet” değil, <strong>devletleşme sürecinin gerektirdiği pragmatik bir stratejik tercih</strong> olarak okunmalıdır. Elbette, bu temasların içeriği ve karşı tarafın talepleri, sahadaki yönetim kapasitesi ve politik meşruiyet üzerinde belirleyici olacaktır. Eğer görüşmeler, Suriye’nin egemenliğini zayıflatacak, ekonomik ve siyasi bağımlılığı artıracak şekilde yürütülürse, o noktada “teslimiyet” algısı oluşabilir. Ancak sahadaki mevcut ekonomik kriz ve merkezi otoritenin yeniden tesis edilme ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda, yapılan girişimler büyük ölçüde rasyonel, stratejik ve devletin işlevselliğini sürdürebilmek için zorunlu diplomatik hamleler olarak yorumlanmalıdır.</p>



<p><strong>11. Sorunun Cevabı</strong>: Suriye devrimi, tarihsel olarak çok etnikli ve çok mezhepli toplumsal yapıya sahip bir coğrafyada gerçekleşti. Bu yapının en belirgin özelliği, Arap, Kürt, Türkmen ve Süryani gibi farklı etnik grupların; Sünni, Şii, Alevi ve Hristiyan gibi farklı din ve mezheplerin bir arada yaşamış olmasıdır. Suriye toplumu tarih boyunca farklı kimlikleri bir arada tutmaya mecbur olmuş, dolayısıyla çok katmanlı sosyal bir dengeyi geliştirmiştir. Devrim sonrası süreçte bu birlikte yaşam pratiğinin hem fırsatlar hem de riskler yarattığı aşikardır. Örneğin, Şam ve Halep gibi büyük şehirlerde farklı etnik ve mezhebi gruplar hâlâ günlük yaşamda bir arada hareket etmekte ve birçok mahallede yerel barış mekanizmaları işletilmektedir. Bu durum, toplumsal hafıza ve karşılıklı bağımlılık temelinde bir birlikte yaşam modelinin var olabileceğini ortaya koymaktadır. Suriye, 8 Aralık 2024’te başlayan rejim değişimi sonrası, uzun süredir bastırılmış toplumsal kimliklerin ve aktörlerin yeniden sahneye çıkmasına imkân tanımıştır. Bu geçiş süreci, devletin yeniden inşası ve kurumsal yapıların şekillendirilmesi için bir fırsat sunmaktadır. Yeni anayasa ve parlamenter düzenlemelerle birlikte, Suriye’nin artık tek tipleştirici bir devlet yapısından ziyade toplumsal çeşitliliğe dayanan bir yapılanmaya yöneldiği gözlemlenmektedir. Eğer bu süreçte farklı mezhep, etnik kimlik ve toplumsal gruplar kapsayıcı bir şekilde temsil edilir ve siyaset süreçlerine dahil edilirse, Suriye teorik olarak çok kimlikli, İslami değerleri gözeten ve çoğulcu bir medeniyet modeli inşa etme potansiyeline sahip olabilir.</p>



<p>Ancak bunun gerçekleşmesi birçok açıdan zorludur. Rejim sonrası kurulan devlet yapısı hâlâ kırılgan ve parçalıdır; silahlı gruplar, yerel konseyler ve otonom yapılanmalar merkezi otoritenin yeniden tesisini güçleştirmektedir. Toplumsal travmalar, etnik ve mezhepsel ayrışmalar hâlen derin olup, güven eksikliği ciddi bir engel oluşturmaktadır. Yeni liderliğin İslami referanslara yönelimi, kapsayıcı bir medeniyet projesi anlamına otomatik olarak dönüşmeyecektir. Ayrıca ekonomi, insani yardım, mülteci dönüşü, güvenlik ve yeniden inşa gibi temel sorunlar, ideallerin hayata geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Suriye ekonomisi, rejimin devrilmesinin ardından geçen bir yılda toparlanma sinyalleri vermesine rağmen hâlâ son derece kırılgan bir yapı sergilemektedir. Bir de böyle bir projeyi hayata geçirebilmenin en önemli koşulu, halkın beklediği ekonomik refahı gerçekleştirmektir. GSYH’nin yaklaşık 30 milyar dolar seviyesinde kalması, ülkenin savaş öncesine kıyasla oldukça küçük bir ekonomik hacme sahip olduğunu göstermektedir. Gelir düzeyinin düşüklüğü ise toplumsal refahı ciddi biçimde sınırlamaktadır; nitekim kişi başı gelirin yaklaşık 2 bin dolar civarında olması, halkın satın alma gücünün ne denli zayıfladığını ortaya koymaktadır. Ekonomide yıllık büyümenin yaklaşık %1 düzeyinde gerçekleşmesi, çöküşün durduğu ve kademeli bir toparlanmanın başladığına işaret etse de, bu hızın geniş ölçekli bir iyileşme yaratması kısa vadede mümkün görünmemektedir. Yaşam koşullarının ne kadar ağır olduğunu en net gösteren unsur ise, halkın yaklaşık %90’ının yoksulluk sınırında yaşıyor olmasıdır.</p>



<p><strong>12.Sorunun Cevabı:</strong> Suriye, on yılı aşkın süren iç savaş, yabancı müdahaleler, ekonomik çöküntü ve toplumsal travmalarla birlikte hâlâ son derece kırılganlığa sahiptir. Şam’daki rejim değişikliği, merkezi otoritenin hızlı bir şekilde yeniden tesis edilmesini sağlasa da ülke içinde farklı etnik ve mezhebi gruplar, silahlı aktörler ve yerel güç merkezleri hâlâ önemli nüfuz alanlarına sahiptir. Özellikle Fırat doğusunda ABD destekli PYD/YPG varlığı, Lazkiye ve Tartus hattındaki rövanşist gerilimler ve HTŞ’nin yeni rolü ciddi bir kırılganlık oluşturmaktadır. Bununla birlikte yeni yönetimin ekonomik ambargoları kaldırmak, uluslararası aktörlerle diplomatik kanalları zorlamak ve toplumsal uzlaşma süreçlerini işletmek için attığı adımlar, kısa vadede merkezi otoritenin işlevselliğini artırabilir. Bölgesel ve küresel güç dengeleri de bu senaryonun şekillenmesinde belirleyici olacaktır.</p>



<p>Sonuç olarak, Suriye’nin yakın geleceği tek bir senaryoya indirgenemez; <strong>en olası tablo, kırılgan bir istikrar ile devam eden sınırlı merkezi otorite üzerine kurulu bir ara dönemdir</strong>. Ülke, kısa vadede Libya veya Irak’ta olduğu gibi tam anlamıyla uzun süreli bir kaosa sürüklenmeyebilir; fakat tam bağımsız, istikrarlı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir devletin doğuşu da mevcut koşullarda kısa vadede olası görünmüyor. Suriye’nin geleceği, merkezi otoritenin sahadaki etkisini artırma kapasitesi, yerel uzlaşma mekanizmalarının işletilmesi ve uluslararası aktörlerle yürütülecek diplomatik süreçlerin başarısına bağlı olarak <strong>kırılgan bir denge</strong> üzerinde şekillenecektir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş:</strong></p>



<p>M.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitiren Dağ, M.Ü Ortadoğu Enstitüsü Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümünde sırasıyla Yüksek Lisansını ve doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra, 2 yıl Güney Afrika’da Regent Business School’da doktora sonrası çalışmalarını yaptı. Bir süre Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dağ, 2014 yılından itibaren İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (İNSAMER) kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmaktadır. Genel olarak İslam dünyası ve özelde Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan Ahmet Emin Dağ’ın çok sayıda eseri ve tercümesi bulunmaktadır. Telif eserleri arasında; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü (2004), Hasan el-Benna (2006), Ortadoğu Çatışmaları (2014), Afrika’da Müslüman Azınlıklar (2015), Halep Türkleri (2016), İslam Dünyasının Geleceği (2017), Şii-Sünni İlişkileri (2018) bulunmaktadır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/">Dr. Ahmet Emin Dağ</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hamza Er</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 2026 09:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2459</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Şam’ın hızlı düşüşünü tek başına ne “uluslararası bir kurguya” ne de “salt askeri bir çöküşe” indirgemek doğru olur. Ortada bir sonuç var; fakat bu sonucun zemini yıllar içinde oluştu. Öncelikle şunu görmek gerekir: Bu rejim çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına aşılması imkânsız bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/">Hamza Er</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1. Sorunun Cevabı: </strong>Şam’ın hızlı düşüşünü tek başına ne “uluslararası bir kurguya” ne de “salt askeri bir çöküşe” indirgemek doğru olur. Ortada bir sonuç var; fakat bu sonucun zemini yıllar içinde oluştu.</p>



<p>Öncelikle şunu görmek gerekir: Bu rejim çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına aşılması imkânsız bir uçurum koyan bir yapı, askeri olarak ayakta kalsa bile sosyolojik olarak çoktan çökmüştü. 2011’den itibaren yaşananlar, Suriye toplumunun bastırılmış öfkesinin ve tükenmişliğinin kaçınılmaz bir sonucuydu.</p>



<p>Suriye rejiminin zaten tek başına direnebilecek bir gücü yoktu. Ortada, hürriyeti uğruna savaşan bir halkın aşması için beklenen bir kapı vardı ve o kapının arkasına tutturulmuş destek direkleri… Lübnan Hizbullah’ı, İran ve bölgeye soktuğu silahlı milisler ve Rusya bu direklerdi. Hizbullah, Siyonistlerden büyük darbe almıştı. İran da aynı şekilde… Rusya da Ukrayna cephesine yoğunlaşmıştı. Rusya ve İran’ın sahadaki iradesinin zayıflamasını, ekonomik krizin artması ve yeni küresel önceliklerin devreye girmesini bu çöküşü hızlandıran dış faktörler olarak belirleyebiliriz. Bu durum, bir “teslimiyet anlaşması”ndan ziyade, destekleyen aktörlerin artık bu yükü taşımak istememesiyle oluşan boşluğun neticesidir.</p>



<p>Dolayısıyla ortada ne kurgulanmış bir küresel senaryo ne de beklenen bilinçli bir plan var. Bu, meşruiyetini yitirmiş bir rejimin, içerde tükenmişlik, dışarda ise destek kaybı yaşamasıyla ortaya çıkan çok katmanlı bir çöküştür. Rejim yıllar içinde halkın vicdanında çoktan kaybetmişti. 8 Aralık sadece bunun görünür hâle geldiği tarih oldu.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı: Bu</strong> mesele, Suriye’nin önündeki en kritik eşiklerden biridir. Suriye’nin zengin inanç ve kültürel yapısı, intikam siyasetini değil, adalet ve merhamet siyasetini zorunlu kılıyor. Aksi hâlde bugün bastırılan korkular, Allah muhafaza yarının yeni çatışma başlıklarına dönüşür.</p>



<p>Bir devrimin başarısı yalnızca iktidarın devrilmesiyle değil, sonrasında tesis edilecek adalet anlayışı ve toplumda oluşturulacak güven duygusuyla ölçülür. Bu çerçevede, “genel af” vurgusu ve intikamcı bir çizgi izlenmeyeceğine dair yapılan açıklamalar, yeni Suriye yönetimi adına olumlu ve doğru adımlar olarak kayda geçmiştir.</p>



<p>Bununla birlikte, yeni oluşan devlet yapısının, dünün örgüt savaşçısı olup bugün resmî güvenlik gücü konumuna geçen bazı unsurlar üzerinde henüz tam bir denetim kuramadığı durumlar yaşanmış olabilir. Bazı bölgelerde dile getirilen “intikam korkusu”nun da kurumsal bir politikadan ziyade, bu geçiş sürecinde ortaya çıkan münferit ve kontrol dışı tutumlardan beslenmiş olması muhtemeldir.</p>



<p>Yeni Suriye yönetiminin, örgüt reflekslerini geride bırakarak devlet aklını önceleyen, kapsayıcı ve hukuk merkezli bir asayiş düzeni kurması hayati önem taşımaktadır. Burada belirleyici olan niyet beyanları değil, sahadaki uygulamalar olacaktır.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı: </strong>Eğer Şam’da kurulan yeni yönetim, Filistin meselesini sadece bir söylem olarak değil, ilkesel ve siyasi bir duruş olarak ele alır; Golan’ın işgalini unutulmuş bir dosya değil, uluslararası hukuk temelinde gündemde tutarsa, bu İsrail’in alıştığı dengeyi bozar. İşgalci İsrail’i asıl tedirgin eden de budur; “uluslararası meşruiyet arayan ve bu doğrultuda adım atan bir siyasi aktör.”</p>



<p>“Şam’ın kurtuluşu Kudüs’ün özgürlüğüne giden yoldur” ifadesi bir temennidir. Hemen gerçekleşecek bir sonuç olarak görülmemeli; ama gerek Suriye ordusunu oluşturan bileşenlere gerekse Suriye halkının motivasyonuna baktığımızda güçlü bir temennidir. Aynı şekilde Esed’in düşmesi “İsrail’in böl-yönet stratejisine hizmet ediyor” demek de tek başına açıklayıcı olamaz. Açıkçası bu soruların cevapları yeni yönetimin tercihleriyle sınanacaktır.</p>



<p>Bu meselede asıl yanılgı, Esed rejiminin yıllarca “İsrail karşıtı cephe”nin bir parçasıymış gibi sunulmasıdır. Oysa Esed rejimi, Filistin meselesini bir meşruiyet kalkanı olarak kullanmış, fakat İsrail’e karşı gerçek bir bedel üretmemiştir. Golan’ın işgaline karşı onlarca yıl sessiz kalması bunun en açık göstergesidir. Filistin adına konuşup Filistin’e hiçbir katkı sunmayan yapılar, gerçekte İsrail’in işini kolaylaştırmıştır. İsrail, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir düşmanla yaşamaya alışmıştı.</p>



<p>Eğer yeni Suriye parçalı, içe kapanık ve öteleyen bir çizgide kalırsa bu durum işgalci İsrail’in işine yarar. Ama Filistin’i gerçekten dert edinen, halkına dayanan ve meşruiyet üreten bir Suriye ihtimali İsrail’in kuzey sınırındaki konfor alanını daraltır. Bu ihtimal gerçekleşirse, bugünkü dengeler işgalci İsrail lehine değil, aleyhine işlemeye başlar. Dolayısıyla belirleyici olan rejim değişikliği değil; o değişikliğin hangi ahlaki ilkelere ve siyasi istikamete yöneldiği olacaktır.</p>



<p><strong>4. Sorunun Cevabı: </strong>PYD/YPG varlığının bir koridorla Akdeniz’e ulaşma hedefi bugüne kadar daha çok kaos ortamından beslenen bir konuydu. Suriye’nin tamamen parçalı olduğu bir zeminde bu tür senaryoların konuşulması anlaşılabilirdi. Şam’da merkezi bir otoritenin kurulması, henüz ayakları sağlam basamasa da bu hattın manevra alanını daralttı. Çünkü böyle bir hedef, sadece askeri değil, siyasi ve diplomatik meşruiyet de gerektirir; bu da bugün için yoktur.</p>



<p>Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG varlığı, Suriye’nin iç dinamiklerinden doğmuş bir yapı değil; ABD’nin bölgesel stratejisinin ürünüdür. Dolayısıyla Suriye’nin bir gerçeği değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Yeni dönemde PYD/YPG meselesi, kaçınılmaz olarak Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü başlığının merkezine oturacaktır.</p>



<p>Şunu da özellikle hatırlatmak gerekir: SDG adıyla yapısal bir revizyona giden yapının kontrol ettiği bölgelerde, PYD/YPG’nin ideolojik çizgisine gönüllü biçimde razı olmuş ve Şam yönetimine karşı yekpare bir blok oluşturan bir toplumsal taban bulunmamaktadır. SDG’nin bugün hâkim olmaya çalıştığı şehirlerde Araplar, Kürtler ve diğer etnik unsurlar iç içe yaşamaktadır; hatta bu şehirlerin bir kısmı demografik olarak ağırlıklı Arap nüfusa sahiptir.</p>



<p>Müslüman ve dindar Kürtler ile Araplar, bu örgütün baskıcı ve asimilasyoncu uygulamalarından ciddi rahatsızlık duymaktadır. Bu nedenle, ilerleyen süreçte yaşanabilecek olası bir askerî müdahalede, SDG’nin zorla kontrol altında tuttuğu bölgelerde iç tepkilerin ve yerel ayaklanmaların ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Böyle bir tabloda, Suriye’nin merkezi yönetimine destek veren yerel unsurların sahada görünür hâle gelmesi kuvvetle muhtemeldir.</p>



<p>Şam yönetimi bu sorunu en az kayıpla çözmeyi istemektedir. Bu sebeple aceleci değil sabırlı adımlar atmaktadır. Çok acıdır ki, bu meselenin seyrini belirleyecek temel faktörlerden biri de ABD’nin söz konusu bölgede ne ölçüde ısrarcı olacağıdır.</p>



<p><strong>5. Sorunun Cevabı:</strong> Batı tarihine baktığımızda, “öteki”yle kurulan ilişkinin çoğu zaman dışlama, tasfiye ve homojenleştirme üzerinden ilerlediğini görürüz. Ulus-devlet tecrübesi büyük ölçüde bu zeminde inşa edilmiştir. Buna karşılık Orta Doğu toplumları, tüm sorunlarına rağmen, yüzyıllar boyunca farklı inanç ve kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir toplumsal hafızaya sahiptir. Suriye de bu hafızanın en güçlü örneklerinden biridir.</p>



<p>Suriye halkının avantajı da tam olarak buradadır. Bu topraklar, birlikte yaşamanın ne olduğunu teoride değil, tarihsel tecrübe içinde bilmektedir. Dezavantajı ise bu hafızanın ağır bir şiddetle bastırılmış olmasıdır. Yaşanan travmalar bu ortak zemini ciddi biçimde zedelemiştir; bunu inkâr edemeyiz. On üç yıllık savaş, sadece şehirleri değil, insanlar arasındaki güven duygusunu da yıktı. Bu nedenle “intikam” hissinin sahada karşılık bulma ihtimali gerçek bir risktir. Ancak bu risk, Suriye toplumunun kaderi olmak zorunda değildir.</p>



<p>Burada belirleyici olan, Ahmed eş-Şara yönetiminin nasıl bir adalet dili kuracağıdır. Eğer yaşanan acılar inkâr edilmeden, suç ile kimlik birbirinden ayrılarak ele alınırsa; yani insanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, işledikleri fiiller üzerinden değerlendirilirse, birlikte yaşam zemini yeniden inşa edilebilir. Aksi hâlde genelleyici ve kolektif suçlamalar, yeni çatışmaları kaçınılmaz kılar.</p>



<p>Yeni Suriye yönetimi, “intikam” üzerinden şekillenen bir gelecek yerine adalet ve merhamet merkezli bir toplumsal sözleşme inşa edebilirse, Batı’nın ötekileştirici modeline mahkûm değildir. Bu kolay olmayacaktır; ancak imkânsız da değildir. Savaşın kazananları, bakalım ahlaki olarak da bu savaşı kazanabilecek mi?</p>



<p><strong>6.Sorunun Cevabı: </strong>Batı, “radikal İslam” tezini ilkesel bir güvenlik kaygısı olarak değil, işine geldiğinde devreye soktuğu bir baskı aracına dönüştürmüştür. Onlar için belirleyici olan, kontrol edilebilirlik ve çıkar uyumudur. Bugün Şam’da asayiş sağlayan bir aktörün muhatap alınmasında da bu hedefler yatmaktadır.</p>



<p>Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve yönetiminin, ülkeyi yeniden inşa edecek ve toplumsal yaraları saracak bir alan açabilmek adına küresel sistemle doğrudan bir gerilimden kaçınmayı tercih etmesi mümkündür. Bu yaklaşım, içinde bulunulan şartlar dikkate alındığında belli bir ölçüde anlaşılabilir; hatta kısa vadeli bir zorunluluk olarak da değerlendirilebilir. Ancak bunun, uzun vadede siyasal bağımsızlık ve ilkesel duruş açısından nasıl bir bedel üreteceği konusunda taşınan endişeleri de anlamak gerekir.</p>



<p>Ortaya çıkan yeni liderlik profilini, şimdiden küresel sistemle tam uyumlu bir “model” olarak tanımlarsak haksızlık etmiş oluruz. Bundan ziyade, küresel sistem tarafından geçici olarak tolere edilen bir yönetim olduğunu söyleyebiliriz. Bu toleransın kalıcı olup olmayacağını ise zaman gösterecek.</p>



<p><strong>7. Sorunun Cevabı: </strong>Vatandaş ve ulus kavramlarına karşı temkinli bir yaklaşımım var. Bu tanımlamaları evrensel ve tartışmasız kategoriler olarak görmüyorum. Bunlar, modern seküler Batı’nın kendi siyasal krizlerine cevap olarak ürettiği kavramlardır. Oysa bizim tarihsel ve toplumsal tecrübemizde ümmet ve millet gibi, aidiyeti inanç, ahlak ve ortak kader bilincine dayandıran daha derin kavramlar mevcuttur.</p>



<p>Bu çerçeveden bakıldığında, Suriye’yi modern “ulus-devlet” kalıpları ve vatandaşlık mühendisliği üzerinden okumak yanıltıcı olur. Suriye toplumu, Batı’nın tek tipleştirici ulus anlayışından ziyade, tarihsel olarak ümmet ve millet bilincinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahiptir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu coğrafyaya yabancı kavramları yeniden dayatmak değil; farklı kimlikleri ahlaki bir ortaklık ve adalet zemini içinde buluşturabilecek, yerel ve tarihsel hafızayla uyumlu bir siyasal düzen inşa edebilmektir.</p>



<p>Fransız mandasından Baas rejimine uzanan çizgide Suriye halkının iradesi hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı. Toplum ya sömürge idaresinin tebaası ya da güvenlik devleti mantığı içinde itaat etmesi beklenen bir kitle olarak görüldü. Bu nedenle bugün yaşanan kırılma, yalnızca bir rejim değişikliği değil; ilk kez “biz” olabilme ve “kendi” olana dair söz söyleyebilme imkânıdır.</p>



<p>Ancak bu imkânın bir anda gerçekleşmesi elbette mümkün değildir. Etnik ve mezhebi fay hatları, doğru yönetilmediği takdirde bu süreci parçalayabilecek en ciddi risk alanlarıdır. Özellikle savaşın bıraktığı derin travmalar, kimliklerin siyasetin merkezine taşınmasını daha da kolaylaştırmaktadır.</p>



<p><strong>8. Sorunun Cevabı:</strong> Bu noktada belirleyici olan, yeni dönemin kapsayıcı bir siyasal dil kurup kuramayacağıdır. İnsanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, hak sahibi bireyler olarak muamele gördüklerinde birlik fikri gerçek bir karşılık bulabilir.</p>



<p>Eğer yeni Suriye, güvenlikçi reflekslerle eski “tebaa” ilişkisini yeniden üretmez; inanç değerleriyle barışık, hukuku, adaleti ve merhameti merkeze alan bir anlayışı inşa edebilirse, Suriye halkı belki de ilk kez sahici bir nefes alma imkânına kavuşabilir.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye’deki güvensizlik, Suriye sahasından çok Türkiye içindeki zihinsel kalıpların bir yansımasıdır. Bu güvensizliği tek bir nedene indirgemek mümkün değil; ancak büyük ölçüde sahadaki gerçeklerden kopuk bir algı üretiminin ve tarihsel bagajların sonucu olduğunu da söylemek gerekir.</p>



<p>Türkiye’de seküler çevrelerin Suriyeli muhalifleri “kontrolsüz”, “radikal” ya da “kaos üreticisi” olarak kodlayan dili, sahadaki dönüşümü okuyamamaktan kaynaklanıyor. Bu çevreler, değişen gerçekliğe bakmak yerine eski şablonları ve ezberleri tekrar etmeyi tercih ediyor. Dini olana karşı taşıdıkları derin alerji, onları halkına varil bombaları atan bir rejimle aynı safta görünmeye bile itebiliyor.</p>



<p>Oysa Suriye halkının Esed ve ortaklarına karşı verdiği meşru direnişin yanında durabilselerdi, bugün HTŞ’nin geçmişten bugüne geçirdiği dönüşüm, niyetleri ve geleceğe dair riskler taşıyıp taşımadığı gibi konular çok daha sağlıklı ve anlamlı biçimde tartışılabilirdi. Ancak bir katliam rejimine yönelik örtük ya da açık bir meşrulaştırma söz konusu olduğunda, sonradan dile getirilen “kaygıların” samimiyeti doğal olarak sorgulanır hâle geliyor.</p>



<p>Bu ikiyüzlü tavır içinde zulme karşı açık bir itiraz yok, haksızlığa karşı net bir duruş yok, Suriye’nin geleceğine dair sahici bir endişe de yok. Peki, ne var? Bugüne kadar en büyük maharetleri olan dine ve dindara karşı duydukları öfke ve ön yargı… Bu yaklaşım da söyleyenlerini giderek daha az ciddiye alınan bir konuma itiyor.</p>



<p>Gerçek bir değerlendirme ne romantik bir iyimserlik ne de tepkisel korkularla yapılabilir; ancak sahayı, aktörleri ve değişimi olduğu gibi okuyabilen adil bir bakışla mümkün olabilir.</p>



<p><strong>10. Sorunun Cevabı: </strong>Teslimiyet, ilke ve egemenlikten vazgeçmektir; diplomasi ise bu ilkeleri koruyarak halkın üzerindeki yükü hafifletme çabasıdır. Bugün Suriye halkının karşı karşıya olduğu ağır ekonomik ambargolar, rejim tartışmalarından bağımsız biçimde doğrudan toplumu cezalandıran bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Bu koşullarda yeni yönetimin dış temaslar kurması bir tercih değil, devletleşme sürecinin zorunlu bir gereğidir.</p>



<p>Suriye’nin yeniden inşasında sermayenin kimliği, yabancı askeri varlıkların geleceği, İsrail’le ilişkiler ve Filistin meselesindeki tutum gibi başlıklar, bu diplomasinin sınırlarını test edecek temel alanlardır. Bugüne kadar uğruna bedel ödenen değerlerin bu süreçte aşındırılıp aşındırılmadığı asıl ölçüt olacaktır.</p>



<p>Mesele Trump’la ya da başka bir Batılı aktörle görüşmek değil; bu temasların sınırlarını kimin çizdiğidir. Eğer yeni yönetim bu süreci halkın lehine, egemenlikten ödün vermeden yürütebilirse bu bir teslimiyet olmaz; akılcı bir diplomasi girişimi sayılır. Aksi hâlde kısa vadeli kazanımlar, uzun vadede ağır bir bağımlılığın kapısını aralayabilir.</p>



<p>Bu nedenle Trump–Şara görüşmesi bir sonuçtan ziyade bir sınavdır. Bu sınavın cevabı, masada verilen sözlerden çok, sahada gösterilecek duruşla ortaya çıkacaktır.</p>



<p><strong>11.Sorunun Cevabı: </strong>Bu topraklar, farklılıkları yok ederek değil, farklılıklarla birlikte yaşayarak var olmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Dileğimiz odur ki; acıların intikama, kimliklerin düşmanlığa dönüşmediği; herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir düzen kurulabilsin. Rabbimiz bu coğrafyaya, adaletle yoğrulmuş bir barış ve onurlu bir yaşam nasip etsin.</p>



<p>Tek duamız, Suriye’de sadece bir iktidar değişimi değil, adalet, merhamet ve hakkaniyet merkezli özgün bir medeniyet inşasının gerçekleşmesidir. Eğer bu başarı sağlanabilirse, bu tecrübe yalnızca Suriye için değil, bütün bölge için umut verici bir örnek olacaktır.</p>



<p><strong>12.Sorunun Cevabı: </strong>Temennimiz şudur ki; eğer Suriye, intikam duygusunu adaletle dizginleyebilir, kimlikleri çatışmanın değil birlikte yaşamanın zemini hâline getirebilir, dış müdahalelere karşı egemenliğini korurken halkının ihtiyaçlarını önceleyen bir devlet aklı inşa edebilirse istikrar mümkündür. Böyle bir yol, Suriye’yi kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız ve saygın bir devlet hâline getirebilir.</p>



<p>Eğer güvenlikçi refleksler hukukun önüne geçer, mezhep ve etnik fay hatları siyasetin ana dili hâline gelirse, ayrıca dış aktörler iç dengeleri belirlemeye devam ederse, o zaman Libya ve Irak’ta gördüğümüz uzun süreli istikrarsızlık Suriye için de asla istenmeyen bir sonuç olabilir.</p>



<p>Dua ve beklentimiz; Suriye’nin acı tecrübelerden ders çıkararak kargaşa ve parçalanmayı değil düzeni, baskıyı değil adaleti, vesayeti değil özgür ve onurlu bir geleceği tercih etmesidir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>1976 İstanbul doğumlu. Filistin mültecilik meselesi üzerine çalıştı; Suriye, Lübnan ve Gazze’deki mülteci kamplarını ziyaret etti. Kamplara dair izlenimlerini çeşitli gazete ve dergilerde yayımladı. 2010 yılına kadar yaklaşık on yıl boyunca <em>“Kur’an Mesajı”</em> ve <em>“Buradan Bakış”</em> adlı radyo programlarını hazırlayıp sundu. Seyahat ettiği İslam coğrafyasında siyasi liderler, direniş temsilcileri ve önde gelen isimlerle röportajlar gerçekleştirdi. Coğrafyamızda yakın dönemde yaşananları, tanıklarının anlatımıyla kamuoyuyla paylaştı. Bu tecrübelerinin neticesi olan <em>Sordum Söylediler</em> ve <em>Sordular Söyledim</em> isimli iki kitabı 2020 yılında okuyucuyla buluştu. Hâlen Milat Gazetesi’nde haftada bir gün dünya gündemine dair köşe yazıları kaleme alıyor. Kurucusu olduğu Aksa İlim ve Davet Merkezi AKMER‘in de başkanı.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/">Hamza Er</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâmil Ergenç</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 12:37:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2464</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Soğuk savaş sürecinin güç dengeleri Doğu-Batı Bloku ve/veya “hür dünya” ile “demir perde” kamplaşması ekseninde şekillenmişti. Seçilen kavramlara nazar ettiğimizde Batı blokunun psikolojik üstünlüğü hemen göze çarpar. Anlıyoruz ki soğuk savaş literatürünün mimarları “beyaz adamı” kayırmış. II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lı yılların başında Sovyetlerin dağılmasına kadar devam eden soğuk savaş [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/">Kâmil Ergenç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Soğuk savaş sürecinin güç dengeleri Doğu-Batı Bloku ve/veya “hür dünya” ile “demir perde” kamplaşması ekseninde şekillenmişti. Seçilen kavramlara nazar ettiğimizde Batı blokunun psikolojik üstünlüğü hemen göze çarpar. Anlıyoruz ki soğuk savaş literatürünün mimarları “beyaz adamı” kayırmış. II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lı yılların başında Sovyetlerin dağılmasına kadar devam eden soğuk savaş Yalta Konferansı’nda oluşturulan “nüfuz alanlarına” olabildiğince riayet etti. Ancak turbo-kapitalist/şirketokrasi düzeninin ayak sesleri duyulmaya başladıkça, sömürgeci Batı bloku (NATO şemsiyesi altında) genişlemeci-yayılmacı bir perspektifle hareket etti. Ortadoğu’da Sovyet nüfuz alanında kalan ülkelerin anti-emperyalist/anti-kapitalist tutumları ve özelleştirme karşıtı kamucu/toplumcu iktisadi düzeni sürdürme ısrarları onları şirketokrasi düzeninin hedefi haline getirdi.</p>



<p>Bu ülkelerin (Mısır örneğinde olduğu üzere) hem kritik su yollarına yakın olmaları hem de (Irak-Suriye-Libya örneklerinde olduğu üzere) zengin petrol yataklarına sahip olmaları iştah kabartıyordu. İlaveten İsrail için varoluşsal tehditler de yine bu ülkelerden sadır oluyordu. Irak-Suriye-Libya (1979’ a kadar Mısır) sosyalist blokun tesiri altındaydı. Sözünü ettiğimiz ülkelerin İsrail’le yaptıkları savaşları kaybetmeleri ve eş zamanlı olarak maruz kaldıkları sistematik iktisadi yaptırımlar baasçılığın (otoriter sosyalist Arap milliyetçiliğinin) zemin kaybetmesine sebep oldu. Önce Mısır (1979’da) saf değiştirerek Batı blokuna geçti ve İsrail’le ilişkilerini normalleştirdi. XX. yüzyılın ilk yarısında kapitalist batı blokuyla çok yönlü çok boyutlu bağımlılık ilişkileri geliştiren Körfez Krallıkları zihniyet olarak sosyalist Arap milliyetçiliğine (Baas ideolojisine) mesafeliydiler. Vehhabi doktrini temelinde konumlan/dırıl/an bu kabileler “beyaz adamın” memuru olmayı kabul etmişlerdi.</p>



<p>Mısır-Irak-Suriye-Libya ise Baas ideolojisinin etkili olduğu yerler olarak öne çıkar. Daha özelde ise Suriye bu ideolojinin anavatanı olarak kabul edilebilir. Nasır’ın liderliğinde kısa süreli de olsa inşa edilen Mısır-Suriye Birleşik Arap Cumhuriyeti, Ortadoğu Arap dünyasına vaziyet etmeyi ve Arapları Emeviler gibi imparatorluk şemsiyesi altında toplamayı murat eden bir ideale de sahipti. Kapitalist Batı blokunun hem Ortadoğu enerji nakil hattının güvenliğini hem de İsrail’in mevcudiyeti ve meşruiyetini teminat altına almak için attığı adımlar evvela Arap dünyasının en önemli ülkesi olan Mısır’ı Sovyet etkisinden çıkardı.</p>



<p>Eş zamanlı olarak Ürdün-Filistin-Lübnan hattında yaşananlar bu beldeleri kırılgan otonomilere icbar etti. I. ve II. Körfez savaşıyla Irak’ın da Baas ideolojisinden kurtarılmasıyla birlikte sıra Libya ve Suriye’ye geldi. Arap Baharı olarak adlandırılan sosyal patlamaların ilmi entelektüel önderlikten ve sistemli/uzun erimli örgütlü mücadele kültüründen uzak oluşları sürecin pusuda bekleyen kapitalist –sömürgeci devletler tarafından istismar edilmesini sağladı ve öteden beri arzuladıkları yeni dizaynın imkanlarını oluşturdu. Libya iç savaşının NATO aracılığıyla tahrik edilmesi/ büyütülmesi bu ülkenin yeniden sömürgeleştirilmesinin önünü açtı.</p>



<p>Ortadoğu’da baasçılığın (tabiri caizse son kalesi) konumunda olan Suriye ‘ye ise en ağır bedel ödetildi. Çünkü Suriye İran’la birlikte İsrail karşıtı direniş hareketlerini (Hamas ve Hizbullah’ı) destekliyordu. BU hareketler düzenli ordulara sahip devletlerin yapamadığını yaparak İsrail’in meşruiyetini ve mevcudiyetini tehdit ediyor, dahası kapitalist batı blokunun İslam dünyasında görmek istediği zahiri ve batıni aşırılıkların dışında “üçüncü bir yolun” mümkün olduğunu, bu yolun da siyonist-emperyalist-sömürgeci gerçeklikle yüzleşmekten geçtiğini gösteriyordu. Dolayısıyla Suriye’de baas rejiminden hoşnutsuz kitleler (Türkiye-Katar-Suudi Arabistan-Ürdün gibi) kapitalist blokun sadık hizmetkarı ülkeler tarafından eğitilip-donatılarak iç savaş köpürtüldü.</p>



<p>Öte yandan dünyanın farklı yerlerinden profesyonel savaşçılar (paramiliter çeteler/paralı askerler) ithal edilerek ülke tam bir kaosa sürüklendi. Bu itibarla denebilir ki Suriye’deki rejim değişikliği Suriye halkının kendi iç dinamikleriyle şekillendirdiği (fail/özne olduğu) bir süreç değil, kapitalist blokun (işveren emperyalistlerin) bölgedeki partnerleriyle (taşeron emperyalistlerle) iş birliği yaparak gerçekleştirdikleri bir dizayn operasyonudur. Bu operasyon Suriye’nin geleneksel müttefiklerini (İran ve Hizbullah’ı) bertaraf etmiş, İsrail karşıtı direniş hareketlerini yalnızlaştırarak Filistin direnişine büyük bir darbe vurmuş, Doğu Akdeniz enerji jeo-politiğini NATO lehine değiştirmiş, yeni Ortadoğu’nun şirketokrasi düzenine intibakını sağlamak üzere Türkiye ve Körfez Krallıklarını öne çıkarmıştır.</p>



<p>Bu bağlamda yeni Suriye’yi ortaya çıkaran süreci, üzerinde mutabık kalınmış jeopolitik bir yeni gerçeklik olarak değil, Avrasya’ya sıçraması muhtemel bir parselleme projesinin ön adımı olarak okumanın daha doğru olacağı kanaatindeyim.</p>



<p><strong>2.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> HTŞ ve diğer muhalif gruplar kendilerini oraya getiren iradenin belirlediği çerçevenin dışına çıkabilecek yetkinlikte/donanımda değildir. Bu itibarla bir devlet aklından ziyade yeni Suriye’nin şirketokrasi düzenine uyum sağlamasını kolaylaştıracak “CEO Aklı” ndan söz edilebilir. Tıpkı Körfez Emirliklerinde olduğu gibi… Vehhabiliğin yakın ve uzak tarihi incelendiğinde evvela İngiliz sonrasında ise Amerikan emperyalizmi için nasıl işlevsel kılındığı görülebilir. Bugün de durum farklı değil… Suriye’nin kendine gelmesi çok zor. Benzer süreçleri yaşamış ülkelere ( Lübnan-Irak -Libya-Sudan-Afganistan) bakıldığında bu gerçek görülebilir. Gelinen noktada hem ideolojik/ entelektüel hem de bürokratik hazırlık bakımından SDG/YPG öne çıkıyor. Merkezi HTŞ yönetimiyle SDG/YPG’nin ideolojik referans sistemleri gece ile gündüz kadar farklı. Ortak paydada buluşmaları neredeyse imkânsız… Bu durumda kırılgan otonomilerden başka seçenek yok…</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri geçmişte olduğu gibi bugün de yerel-bölgesel-küresel gerçekliği çok yünlü çok boyutlu analiz edebilecek kadrolara sahip olmadıkları için hamaset-popülizm anaforunda debelenmeye devam ediyorlar. Romantizm hastalığına düçar olan, fütühatçı nostaljiyle oyalanan, siyasal akıl fakiri bu kesimlerin emperyalist-sömürgeci-kapitalist sistem tarafından manipüle edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Şayet bu kesimler Ortadoğu’nun 20.yüzyıl siyasi-ideolojik-iktisadi tarihi hakkında derli toplu bir çalışma yapmış olsalardı Suriye’nin neden istikrarsızlaştırılmak istendiğini görebilir ve akabinde başlarına nelerin gelebileceğini hesaplayabilirdi. Fakat günü kurtarmaya dönük sloganik-fanatik-holiganca kalıplara teşne oldukları için bunu yapamadılar. Şimdi ise yine benzer bir yaklaşımla Kudüs’ün kurtuluşundan bahsed/ebil/iyorlar. Mısır’ın Şarm El Şeyh kendinde Filistin/Gazze direnişinin sırtına hançer saplayanlar Kudüs’ü nasıl kurtaracak? Megaloman-narsist-cahil Amerikan başkanına perestiş etme yarışına girenlerden Kudüs davasına katkı beklenebilir mi? Sömürgeci-ırkçı-barbar Siyonist İsrail’in en büyük destekçisi olan Amerikan düzenine teslim olanlar Filistin’i-Kudüs’ü özgürleştirebilir mi? ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack her türlü taleplerinin Şam’daki yeni yönetim (HTŞ) tarafından karşılandığını söyledi. Dolayısıyla yeni Suriye Ortadoğu’daki yeni statükonun (yani İsrail’in güvenliği ve meşruiyetinin tartışmasız kabul edildiği yeni gerçekliğin) paydaşı olduğu ölçüde kabul görecektir. Kaldı ki şimdiye kadar gösterdikleri performans bu tespiti doğrular niteliktedir.</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’nin toprak bütünlüğü korunabilir mi emin değilim. Korunsa bile güçlü bir merkezi otoritenin oluşması artık çok zor. Çünkü güneyde İsrail hatırı sayılır bir bölgeyi işgal etti, kontrol noktaları kurdu, su kaynaklarına el koydu, Şam’ın burnunun dibine kadar yaklaştı, ülkenin tüm askeri alt yapısını tahrip etti. Yani Suriye’nin güneyi İsrail için adeta bir tapu-kadastro alanı… Dilediği gibi at koşturuyor. Öte yandan kuzeyde Türkiye’nin kontrolünde olan bölgeler var ve buraları boşaltma gibi bir durum (şimdilik) söz konusu değil. PYD/SDG/YPG kontrolünde yeni bir “de facto” durum ortaya çıkarıldı. İŞİD’e karşı mücadele adı altında bu yapılar ciddi bir eğit-donat faaliyetinden geçirilerek bölgesel otonomiye hazırlandı. Türkiye her ne kadar bu yeni gerçekliği kabullenmekte zorlansa da I. Körfez Savaşı sonrası Irak’ta ortaya çıkan durum tekrar ediyor. Şimdiye kadar birbirlerine mesafeli yaklaşan (hatta zaman zaman çatışan) Barzani-PKK-Talabani grupları SDG/PYD ile entegre edilerek Hazar’dan Doğu Akdeniz’e ulaşması planlanan enerji koridoru tahkim ediliyor. Bu tahkim sürecinde Türkiye’ye Irak-Suriye Kürt otonom/özerk yapılarının hamisi olma görevi verilmiş gibi görünüyor. Osmanlı millet sistemine yapılan vurgu ve Türk-Arap-Kürt kardeşliği ekseninde ümmetçi söylem bu bağlamdan bağımsız değil. Sömürgeciler din diliyle bölgeyi dizayn ediyor.</p>



<p><strong>5</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> İç savaş yaşayan toplumların kendine gelmesi çok zaman alır. Çünkü iç savaşta temiz kalmak zordur. Araya kan davaları girmiştir. Yugoslavya’nın parçalanmasında bunu gördük… Merkezi otorite çöktükten sonra onu yeniden ihdas etmek zordur. Güç/yetki etnik ve mezhebi kotalara göre dağıtılır ki bu durum o ülkenin kırılganlığının alametidir. En bariz örnek Lübnan ve Irak’tır. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki Sykes-Picot’tan bir asır sonra Ortadoğu yeniden sömürgeleştiriliyor. Bu sefer mikro-milliyetçilikler ve mezhebi bencillikler doğrultusunda… Amerikan’ın Ankara büyükelçisi açıkça bölgede ulus-devlet istemediklerini beyan etti. Geçen yüzyılın başında imparatorluklar sona ererken bu yüzyılın ilk çeyreğinde ulus-devletler küçültülüyor. Bölge halkları etnik ve mezhebi bencilliklerini aşamadıkları ve siyonist-kapitalist-sömürgeci gerçeklikle ortaklaşa mücadele stratejisi geliştiremedikleri müddetçe bu zelil durumdan çıkış mümkün değil. Şu saatten sonra Suriye halkının birlikte yaşam ekseninde yeni bir gerçeklik inşa etmesi oldukça zor. Hele ki bunu vehhabi tandanslı HTŞ rejimiyle yapması daha da zor… Çünkü vehhabiliğin tarihinde böyle bir pratik yok…</p>



<p><strong>6</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Benzer durum tersinden Afganistan için de söz konusuydu. Sovyetlere karşı direnen Afganlar dönemin Amerikan sistemi tarafından “mücahit” olarak nitelenmiş, doğrudan ya da dolaylı askeri/istihbari yardımlara mazhar olmuştu. Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” doktrini ile birlikte bu gerçeklik değişecek, 11 eylülün akabinde ise Afganistan işgal edilecekti. Bu sefer vaktiyle mücahit olarak nitelenen kadrolar terörist etiketiyle yaftalanacaktı. Dolayısıyla küresel kapitalist-sömürgeci sistem/kültür, çıkarları için kimin işlevsel olduğuna bakıyor. İlgili kişinin terörist, liberal, hümanist, diktatör olmasıyla ilgilenmiyor. HTŞ kadroları bugünün Ortadoğu’sunda “beyaz adamın” muradına uygun gerçekliğin inşasına katkı sunduğu/ sunacağı için meşruiyet kazandı.</p>



<p><strong>7.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong><br>Baas rejimleri Arap milliyetçiliği ortak paydasında sosyalist bir toplumsal gerçeklik inşasını murat ettiler. İngiliz-Fransız sömürgeciliğinden çok çektikleri için anti-emperyalist bir çizgide karar kılmaya çalıştılar. İslam’ı da sosyalist bir perspektifle anlamayı/yorumlamayı tercih ettiler. Suriye ihvanının önde gelen isimlerinden Mustafa Sıbai’nin “İslam Sosyalizmi” kitabını yazması, Kaddafi’nin yine aynı bağlamda “yeşil kitabı” (ki bu kitap Roger Garaudy’nin övgüsüne mazhar olmuştur) bu bağlamda değerlendirilebilir. Aynı yıllarda Türkiye’de Nurettin Topçu “Anadolu Sosyalizmi” ni doktrine etmektedir. Ancak baas rejimleri epistemolojik emperyalizme karşı gereken duyarlılığı/farkındalığı inşa edemediler. Türkiye’de Kemalizmin yaptığına benzer şekilde yukarıdan aşağıya (tabiri caizse sopa zoruyla) ulus yaratmaya çalıştılar. Bunda kısmen başarılı da oldular. Lakin bünyelerindeki farklı etnik-mezhebi kimlikleri ya görmezden geldikleri ya da asimile etmek istedikleri için bünyelerini zayıflattılar. İhdas ettikleri muhaberat kültürü toplumu müraileştirdi. Şahsiyet/ferdiyet yıkımına kapı araladı. BU kapı küresel kapitalizmin içeriye sızmasına ve toplumsal bünyeyi “iç savaş” yoluyla yıkıma uğratmasına sebep oldu.</p>



<p><strong>8.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere vehhabiliğin farklılıkları barış içinde bir arada yaşatma kabiliyeti/yetkinliği yoktur. Dolayısıyla sözü edilen gerilimler/ kıyımlar aslında son derece bilinçli bir şekilde yapılmakta, Suriye’nin bir daha belini doğrultamaması, yani kırılgan otomilere mahkûm olması için özellikle ihdas/ icra edilmektedir. Kısa ve orta vadede bu gerilimler gerekçe gösterilerek etnik-mezhebi gettolar ve/veya otonomiler ihdas edilecektir diye düşünüyorum.</p>



<p><strong>9.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’deki iç savaş bu ülkenin kendi iç dinamikleriyle oluşan, sevk ve idare edilen bir gerçeklik olmaktan ziyade, küresel ve bölgesel aktörlerin (ve bu aktörler tarafından yönetilen mobil paramiliter çetelerin/paralı askerlerin) inisiyatifinde doğdu-büyüdü-gelişti ve netice aldı. Dolayısıyla ortada ilmi entelektüel kadroları olan, sistemli-uzun erimli stratejik hareket kabiliyetine sahip ve en önemlisi de güçlü toplumsal desteği olan örgütlü muhalif bir hareket yoktu. Bu itibarla sözü edilen gruplara duyulan güvensizlik saha gerçekliğinden kopukluk ve tarihsel önyargılardan değil, sömürgeci-kapitalist hegemonyanın Ortadoğu havzasında gerçekleştirmek istediği dizayn operasyonlarına dair yakın ve uzak geçmişteki örneklerden kaynaklanıyor.</p>



<p><strong>10</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Yeni Suriye artık kapitalist-şirketokrasi düzeninin dilediği gibi at koşturacağı bir yer. Tıpkı Körfez Emirlikleri gibi… Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri Emevi Camii’nde namaz kılma kuyruğuna girerken, Şam’daki lüks otellerde Suriye’nin geleceği küresel şirketlere peşkeş çekiliyordu. Ancak hamaset-popülizm uyuşturucusu alanlar bu acı gerçekle yüzleşeme/z/di. Muhtemeldir ki Türk şirketlerine de belli ölçüde pay verilecek. Irak’ın yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde öyle olmuştu çünkü. Gelinen noktada devlet olma sürecinin gerektirdiği rasyonel adımlarından ziyade, şirketokrasi düzeninin tahkimatı yolunda atılan adımlardan bahsedilebilir.</p>



<p><strong>11.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.</p>



<p><strong>12</strong>. <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Eğitimci, mütefekkir. Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık ve Epistemik Şiddet isimli eserleri kaleme almıştır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/">Kâmil Ergenç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
