<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Röportaj Serisi - Dünya ve İslam</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/tag/roportaj-serimiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link></link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:45:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>Röportaj Serisi - Dünya ve İslam</title>
	<link></link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dr. Ahmet Emin Dağ</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2026 16:59:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2531</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: 8 Aralık 2024 tarihinde Şam rejiminin birkaç hafta içinde düşmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürecin sonucudur. Sizin dile getirdiğiniz “uluslararası kurgu” ya da “teslimiyet anlaşması” ihtimalleri tamamen temelsiz değildir; ancak yaşananları yalnızca böyle okumak, Suriye’nin iç dinamiklerini ve rejimin uzun yıllardır derinleşen zafiyetini gözden kaçırmak olur. Aslında bu çöküş [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/">Dr. Ahmet Emin Dağ</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1. Sorunun Cevabı:</strong> 8 Aralık 2024 tarihinde Şam rejiminin birkaç hafta içinde düşmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürecin sonucudur. Sizin dile getirdiğiniz “uluslararası kurgu” ya da “teslimiyet anlaşması” ihtimalleri tamamen temelsiz değildir; ancak yaşananları yalnızca böyle okumak, Suriye’nin iç dinamiklerini ve rejimin uzun yıllardır derinleşen zafiyetini gözden kaçırmak olur. Aslında bu çöküş hem dış aktörlerin tutumundaki değişimle hem de Suriye toplumunun on üç yıl boyunca yaşadığı yıpranma ve dönüşümle birlikte okunması gereken bir kırılmadır. 2024 sonlarına gelindiğinde, rejimin en hayati dayanakları olan Rusya ve İran’ın desteğinde belirgin bir gerileme vardı. Bu ülkeler sahadaki askeri varlıklarını ve politik ağırlıklarını azaltmış, rejimin ihtiyaç duyduğu moral ve lojistik omurgayı ciddi biçimde zayıflatmıştı. Aynı dönemde, ABD ve Avrupa ülkeleri de Suriye rejimine yönelik doğrudan müdahalelerini azaltarak, diplomatik ve mali desteği sınırlamış, özellikle insani ve askeri yardımlarda önceliği bölgesel krizlere ve sınır güvenliğine kaydırmıştı.</p>



<p>Özellikle Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle Suriye’ye ayırdığı stratejik enerjinin düşmesi, rejimi daha önce hiç olmadığı kadar kırılgan hale getirmiştir. Böyle bir ortamda muhalif güçlerin 27 Kasım’da başlayan harekâtı, olağan dışı bir hızla ilerleyerek çok sayıda kritik kenti kısa sürede ele geçirmelerine yardım etmiştir. Bu kadar hızlı bir çözülme, rejimin dışarıdan hâlâ sağlam görünen yapısının içeride aslında çoktan çürümüş olduğunu ortaya koymuştur. Fakat bu çöküş yalnızca askeri ve jeopolitik bir mesele değildir. Suriye toplumunun kendi içinden gelen, giderek güçlenen sosyolojik baskıların da etkisi görmezden gelinemez. Uzayan savaş, ekonomik çöküş, yerinden edilmeler, güvenlik kaygıları ve devletin temel hizmetleri sağlayamaması, rejimin zaten bitme noktasına gelmiş olan meşruiyetini toplumun tamamına yakını nezdinde tüketmişti. Halkın geniş kesimlerinde, artık sürdürülemeyeceği düşünülen bir düzenin sona ermesi gerektiğine dair duygular çok daha güçlüydü. Muhalif yapıların bazı bölgelerde kurduğu yerel yönetimler ve hizmet mekanizmaları, toplum nezdinde rejimin alternatiflerinin başarılı olduğu hissini beslemiştir. Bu da çöküşün sosyolojik zeminini güçlendirmiştir. Yani, dış güçlerin yeniden konumlanması, bölgesel aktörlerin hesapları, Rusya ve İran’ın desteğinin azalması, rejimin içeriden çürümesi, toplumun değişim isteği ve muhaliflerin sahadaki kararlı ilerleyişi aynı anda kesişmiş oldu. Bu yüzden ortaya çıkan tablo, hem uluslararası güç dengelerinin şekillendirdiği bir “jeopolitik mutabakatın sonucu” izlenimini verirken, hem de Suriye toplumunun uzun yıllar içinde biriktirdiği sosyolojik basıncın kaçınılmaz bir neticesidir. Muhalifler açısından baktığımızda ise, onların uzun yıllardır böyle bir operasyona hazırlandığını unutmamak gerekiyor. HTŞ, sadece klasik gerilla ve siper harbinden ziyade modern bir hızlı taarruz ve sürpriz modelini benimsemiş, üstelik Şahin adlı saldırı drone’larını sahaya sürerek rejimin hava ve silah üstünlüğünü etkisiz hâle getirmeyi başarmıştı. Üstelik, İdlip bölgesindeki hemen tüm rejim karşıtı muhalifler, Askeri Operasyon Komutası adı altında bir araya gelerek, çok cepheli taarruzların uygulanabilmesini mümkün kılmıştır. Bu çok cepheli ilerleyiş, rejimin kaynaklarını ve savunma hattını bölmekle kalmamış, eş zamanlı saldırılar, rejim birlikleri arasındaki lojistik, silah ve moral bağların koparırken, rejime bağlı askerlerin bir bölümü kaçmış ve bir bölümü de muhalif saflara katılmıştır.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı:</strong> Aslında sorunun cevabı basit bir “evet” veya “hayır” şeklinde verilemeyecek kadar nüanslı bir okuma gerektiriyor. 8 Aralık sonrası sahadan gelen bilgiler Suriye’nin yeni döneminde iki zıt duygunun aynı anda yaşandığını gösteriyor: Bir yanda yeni yönetim unsurlarının “genel af” ve kapsayıcılık vurgusu yapan açıklamaları, diğer yanda özellikle Lazkiye ve sahil hattındaki Alevi nüfus arasında hissedilen yoğun bir “intikam” endişesi sürmektedir. Hatırlanacağı gibi, rejimin devrilmesinden hemen sonra HTŞ ve ona yakın yapılar, başkentte ve diğer büyük merkezlerde hızla güvenlik boşluklarını doldurmaya girişti. Örneğin Şam’da eski polis teşkilatının büyük kısmı dağılırken, HTŞ’nin kontrolündeki kadrolar yeni bir polis gücü oluşturmaya başladı. Benzer şekilde muhalif gruplar arasında bir “savunma bakanlığı” veya ortak güvenlik yapısı oluşturma yönünde adımlar atıldığına dair açıklamalar yapıldı. Bu girişimler teoride bir kurumsallaşma ve devletleşme iradesini ifade etmektedir. Fakat pratikte tablo biraz daha karmaşık görünmektedir. İşaret ettiğiniz gibi, HTŞ’nin “örgüt refleksi”nden sıyrılıp sivil ve kapsayıcı bir güvenlik düzeni kurabileceğine dair kuşkular sürerken, özellikle Lazkiye ve sahil bölgelerinde Aleviler arasında belirsizlik ve güvensizlik hala oldukça belirgindir. Bazı bölgelerde geçmiş rejimin hala direnen unsurlarının tasfiye edilmesi sürecinde devam eden güvenlik operasyonlarının, yanıltıcı bir şekilde “mezhepsel gerilim” olarak yansıtılma ihtimali de geçtiğimiz bir yıla damgasını vurmuştur. Alevi bölgelerindeki operasyon ve saldırılarda son bir yıl içinde 3 bini aşkın insan hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla, bir yanda kapsayıcı mesajlar verilirken, diğer yanda geçmişin intikam döngülerinin yeniden ortaya çıkabileceği korkusu hala hâkim bulunmaktadır. Bence HTŞ ve diğer muhalif grupların gerçekten bir “devlet aklı” üretip üretemeyeceğine dair üç olası senaryodan bahsedilebilir: Birincisi, tüm aktörlerin kendisini dönüştürdüğü, şeffaf bir güvenlik yapılanması kurduğu ve farklı inanç gruplarının eşit yurttaşlık temelinde sisteme dâhil edildiği “kapsayıcı devletleşme” senaryosudur. İkincisi, muhalif güçlerin görünüşte birleştiği, ancak gerçekte askeri milis yapıların hâlâ belirleyici olduğu, disiplinli ama kapalı ve otoriter bir “güvenlik devleti” modelidir. Üçüncüsü ise, hali hazırdaki belirsizlik ve çok merkezli otoritenin bir süre daha devam ettiği karma geçiş dönemidir. Bu modelde bir yandan kurumsallaşma çabaları görülürken diğer yandan yerel gerilimler, kontrolsüz grupların eylemleri ve yapısal boşluklar süreci sürekli kırılgan hale getirmektedir. Benim gördüğüm kadarıyla, bu üç model içinde en çok bu sonuncusu yani karma geçiş söz konusudur. Muhalif grupların devletleşme arayışı gerçek; HTŞ’nin sahada kurumsallaşmaya çalıştığı da doğru. Fakat toplumsal güvensizlik, etnik-mezhepsel kırılganlıklar ve örgütsel geçmişin gölgesi, bu sürecin kolay ve hızlı olmayacağını göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye’nin yeni döneminde bir “devlet aklı” ortaya çıkabilir; ancak bunun için hem örgütlerin hem de toplumun ciddi bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı bulunmaktadır. Aksi takdirde geçiş süreci, dağınık ve kırılgan bir dengeyle uzun süre devam edebilir.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı</strong>: Şam’daki rejimin çöküşü, bölgedeki jeopolitik dengeleri derinden etkilerken özellikle İsrail sınırındaki güvenlik algısını yeniden şekillendirmiş ve Siyonist rejim için yeni oldu bittiler konusunda bir fırsat oluşturmuştur. Rejimin devrilmesinin hemen ardından İsrail’in Golan Tepeleri’nde “kapalı askeri bölgeler” ilan ederek Suriye içinde yeni mevzileri işgal etmesi, sınır hattında ciddi bir belirsizlik ve Suriye’nin güvenliğine yönelik açık bir risk ortaya çıkarmıştır. Sahadaki bu gelişmeler, Şam’daki kırılgan rejim değişiminin İsrail’e suistimal edebileceği bir alan oluşturduğu doğrudur ama bundan eski rejimin İsrail açısından caydırıcı olduğu sonucunu çıkarmak tümüyle yanlıştır. Zira, Suriye ordusunun kapasitesini tüm dünya 8 Aralık 2024 tarihinde zaten görmüştür. HTŞ gibi bir milis gücünün karşısında 15 gün dayanamayan bir rejimin İsrail’e karşı nasıl bir caydırıcılık oluşturduğu konusu mizahın konusu olabilir. On yılı aşan iç savaşın ardından Suriye ordusunun kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış, rejim değişikliğiyle birlikte askeri ve idari yapılar daha da zayıflamıştır. Yeni yönetimin hem kurumsal hem askeri kapasitesinin uzun süre tam olarak toparlanamayacağına dair bir kanaat hâkimdir. Ancak tüm bunlara rağmen sürecin yalnızca İsrail lehine sonuçlanacağına dair kesin bir hüküm vermek doğru değildir. Yeni Suriye yönetimi, bir yandan meşruiyet arayışı içinde kendisini uluslararası alanda kabul ettirmeye çalışırken, Filistin ve Kudüs meselesi gibi konularda geleneksel devrimci çizgiyi güçlendirip hem içerde halk desteğini kazanmak hem de İsrail saldırganlığına karşı yeni bir dış politik duruş inşa etmeyi deneyecektir. Bu bakımdan, “Şam’ın düşüşü Kudüs’ün özgürlüğüne giden ilk adımdır” tezini savunanlar, yeni yönetimin Filistin meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkma ihtimaline yaslanmaktadırlar. Özellikle rejim sonrası dönemde İsrail’in Suriye’de bazı hedeflere yönelik saldırılarının artması, bu saldırıların halkta tepki toplaması ve yeni yönetimin buna karşı duruş belirlemeye zorlanması, Filistin ve Golan hattında daha dirençli bir Suriye politikasının doğmasına zemin hazırlayabilir. Ancak, Suriye’nin bugün içinde bulunduğu koşullar, kurumsal dağınıklık, muhalif yapılar arasındaki koordinasyon sorunları, ülkenin ekonomik olarak çöküş halinde olması ve sınır bölgelerindeki silahlı hareketlilik, bölgesel bir “direniş ekseni” rolünü üstlenmesini şu aşamada zorlaştırmaktadır. Yeni yönetimin gerçek anlamda Filistin davasına öncülük edebilmesi veya Golan Tepeleri konusunda eski rejimden daha sert bir çizgi izleyebilmesi için hem güçlü bir devlet kapasitesine hem dış politikada tutarlı bir stratejiye hem de uluslararası destek mekanizmalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu üç unsurdan hiçbirinin şu an tam olarak mevcut olmadığı açıktır. Eğer Suriye’de yeni yönetim dış politikada net ve uzun vadeli bir yönelim belirler, meşruiyet kazanır, içeride güvenlik ve kurumsallaşmayı sağlayabilir ve bölgesel destek bulabilirse, Filistin ve Kudüs meselesine daha aktif bir şekilde sahip çıkması mümkündür. Bu ihtimal bugün zayıf görünse de tamamen dışlanmış değildir. Sonuç olarak, bugünkü tablo İsrail lehine bir stratejik avantaj üretmiş görünse de uzun vadeli dengelerin nasıl oluşacağı büyük ölçüde Suriye’nin yeni yönetiminin tercihleri, dış aktörlerin tutumu ve bölgesel güç ilişkilerinin seyrine bağlı olarak şekillenecek.</p>



<p><strong>4.Sorunun Cevabı:</strong> Fırat’ın doğusunda yıllardır varlık gösteren PYD/YPG yapılanması, ABD’nin desteğiyle fiilen özerk bir alan oluşturmuş durumda. Şam’daki rejim değişikliği, bu yapının statüsünü doğrudan etkileyecek bir kırılma noktası yaratmış olsa da, sahadaki güç dengeleri ve yeni Suriye yönetiminin kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda durum oldukça karmaşıktır. Yeni yönetimin hem askeri kapasitesi hem de uluslararası izolasyon ve diplomatik baskılar dikkate alındığında, Fırat’ın doğusuna yönelik doğrudan bir askeri operasyon hemen uygulanabilir görünmüyor. Bu bölgedeki PYD/YPG’nin güçlü savunma pozisyonları, ABD’nin hava ve istihbarat desteği ve sınır boyunca yerleşik lojistik altyapı, Suriye ordusunun kısa vadede etkin bir askeri çözüm üretmesini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, Mart 2025 tarihindeki mutabakat metninde olduğu gibi, yeni yönetim öncelikle diplomasi ve müzakere kanallarını değerlendirmek durumunda görünmektedir. Ama uzun vadede, merkezi otoritenin güçlenmesi ve sahadaki birleşik yapının yeniden inşa edilmesiyle birlikte Suriye’nin Fırat doğusuna yönelik baskısı artacak ve askeri seçenekler yeniden gündeme gelebilecektir. Bu süreç, birkaç yıl sürecek kırılgan bir dengeyle ilerleyecektir. Bu arada Türkiye’nin PKK’nın feshi sürecine PYD/YPG’nin de dahil edilmesi yönündeki talepleri, sahada ne oranda karşılık bulacak bunu halen devam eden sürecin sonunda anlayacağız. Abdullah Öcalan’ın PYD/YPG’nin tasfiyesi yönünde çağrı yapmasına rağmen, söz konusu örgütsel yapı veya en azından bir bölümü varlığını korumaya çalışacaktır. ABD ise bölgedeki statükoyu ve etkisini sürdürmek isteyecektir.</p>



<p><strong>5. Sorunun Cevabı</strong>: Suriye halkı, 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana birçok savaş, rejim değişikliği, yabancı müdahaleler ve toplumsal travmalar yaşamış bir toplumdur. Bu tarihsel arka plan hem bireyler hem de farklı toplumsal kesimler arasında derin güvensizlikler ve travmatik bir hafıza oluşturmuştur. Batı tarihindeki “ötekileştirme” pratikleri genellikle merkezi güçlerin toplumsal farklılıkları bastırarak tek bir kimlik veya ideoloji üzerinden devlet inşa etmesine dayanırken, Orta Doğu’nun, özellikle Suriye’nin, tarihsel olarak çok kimlikli yapısı toplumsal sözleşmelerin daha esnek ve çok aktörlü olmasını zorunlu kılmıştır. Bu da Suriye’de toplumsal dayanışma ve yerel yönetimlerin hayatta kalma stratejilerinin, merkezi otorite eksikliğinde bile çeşitlilik ve çok aktörlülük temelinde şekillendiğini göstermektedir. Nitekim, son bir yıldır yaşanan tecrübe ve yerel gözlemler, özellikle Şam, Lazkiye ve Fırat havzasındaki nüfusun, savaş sonrası ilk tepkilerinde “intikam” reflekslerinin sınırlı kaldığını göstermiştir. Örneğin, şehirlerde bazı eski rejim yanlılarına yönelik yerel adalet mekanizmaları ve geçici barış girişimleri devreye girerken; köy ve mahalle düzeyinde ise komşular arası uzlaşma ve günlük iş birliği pratikleri hâlâ hayatta bulunmaktadır. Bu, toplumsal olarak “birlikte yaşam” yönünde bir eğilimin var olduğunu, ancak bunun kırılgan ve bölgesel farklılıklara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu eğilimin geniş kapsamlı bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesi ciddi zorluklarla karşı karşıya bulunmaktadır. Lazkiye sahilindeki Aleviler, kuzey Fırat hattındaki Kürt grupları, güneydeki bazı Dürzi gruplar ve hatta Türkmen azınlık topluluğu bile geçiş koşulları nedeniyle kendilerini tam anlamıyla rahat hissetmemektedir. Şu ana kadar 1 milyon mülteci ülkesine veya yaşadığı bölgeye geri dönmüş durumdadır. Diğer 5 milyon kişinin ne zaman döneceğini ülkedeki siyasi ve ekonomik koşullar belirleyecektir. Diğer yandan, eski savaş aktörleri ve silahlı gruplar hâlâ önemli bir güç alanına sahip olduğu için geçmişteki örgütsel refleksler ve yerel otorite boşlukları, merkezi otoriteyi tanımayan veya tamamen entegre olmayan aktörleri hâlâ sahada etkin kılmaktadır. Öte yandan Suriye toplumunun çok kimlikli yapısı, farklı toplulukların dayanışma ve birlikte yaşam pratiklerini zorunlu kılmaktadır. Günlük yaşam ve ekonomik faaliyetlerin sürekliliği için insanlar arası uzlaşma ve güven tesis etme gerekliliği, “intikam” kültürünü sınırlayan bir denge unsuru oluşturmaktadır.</p>



<p><strong>6.Sorunun Cevabı</strong>: HTŞ ve lideri Şara’nın, uzun yıllar “terör listelerinde” yer aldıktan sonra yeni dönemde güvenliğin başlıca garantörü haline gelmesi, Suriye’deki kırılgan dengeyi anlamak açısından kritik bir göstergedir. Bu dönüşüm, salt ideolojik bir değişimden ziyade pragmatik ve yerel güvenlik ile yönetim ihtiyaçlarına yanıt veren bir adaptasyon olarak değerlendirilmelidir. HTŞ yönetimi, özellikle şehir merkezlerinde ve stratejik bölgelerde silahlı kontrolü elinde tutarken, sivil yönetim ve günlük asayişin işleyişine müdahil olduğunu da göstermektedir. Bu durum, örgütün kendi örgütsel refleksini, merkezi otoritenin boşluğunda hayatta kalma ve meşruiyet kazanma stratejisine dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır. Batı’nın “radikal İslam” paradigmasıyla değerlendirildiğinde, HTŞ, ideolojik olarak radikal bir örgüt olarak görülse de sahadaki gerçeklik, bu aktörün artık hem yerel halkla hem de uluslararası aktörlerle iletişim kanalları kurduğunu ve güvenlik ile günlük yaşamın işleyişinde işlevsel bir rol üstlendiğini göstermektedir. Bu durum, küresel sistemle doğrudan uyumlu bir entegrasyon anlamına gelmese de pragmatik bir model arayışının işaretlerini vermektedir. HTŞ’nin önceliği artık ideolojik yayılma değil, mevcut yönetim boşluğunu doldurarak sahadaki nüfuzunu korumak ve meşruiyet kazanmaktır. Bu, örgütün sahadaki varlığını “güvenlik ve asayiş sağlayıcı” olarak yeniden tanımlamasına yol açmış ve dolayısıyla Batı’nın radikal İslam paradigmasını sahada tamamen geçersiz hale getirmiştir. Bu bağlamda, örgüt ve lideri, ideolojik sertlik ile pragmatik yönetim arasında dengeli bir model geliştirmeye çalışmış ve sahada kontrolü ve asayişi sağlarken, diplomasi ve müzakere kanallarını kullanmayı tercih etmiştir.</p>



<p><strong>7. Sorunun Cevabı:</strong> Suriye, 1920-46 yılları arasındaki Fransız sömürge döneminden itibaren farklı etnik ve mezhepsel gruplar üzerinde uygulanan parçalı bir toplum yapısına sahip olmuştur. Ardından gelen Baas rejimi, merkezi otoriteyi güçlü tutmak ve ideolojik bir ulus inşa etmek amacıyla halkı devletle özdeşleştiren ve Alevi azınlığın yönetici olduğu bir “toplumsal sözleşme” dayatmış ancak, bu süreç, Suriye toplumunda “ulus bilinci” yerine, baskıyla şekillendirilmiş yapay bir birliktelik oluşturmuştur. Bugün, rejim değişikliği sonrası ortaya çıkan kırılganlık, bu tarihsel mirasın üzerine eklenmiş durumdadır. Suriye’nin bir asrı bulan savaş, göç ve güvenlik kaygıları, bu toplumun öncelikli olarak hayatta kalma ve güvenlik arayışı içinde olduğunu göstermiştir. Etnik ve mezhebi fay hatları, özellikle Lazkiye, Haseke, Fırat havzası ve Şam çevresinde hâlâ güçlü biçimde işlemekte; farklı topluluklar geçmişte yaşanan saldırılar, yerinden edilme ve demografik değişim nedeniyle birbirine temkinli yaklaşmaktadır. Bu durum, “ulus olma” idealinin inşasını doğrudan zorlaştırsa da, yukarıda da işaret ettiğim gibi, küçük ölçekli topluluklar ve mahalle düzeyinde birlikte yaşam pratiği hâlâ devam etmektedir. İnsanlar, ekonomik ve sosyal gereklilikler doğrultusunda farklı etnik ve mezhepsel gruplarla iletişim kurmak durumunda olduğu için, ortak yaşam alanlarını paylaşmakta ve vatandaşlık bilinci oluşturma potansiyelini hala korumaktadır. Ancak bu potansiyelin ulusal düzeye taşınabilmesi için birkaç temel koşul gerektiğine inanıyorum. Öncelikle merkezi otoritenin güvenlik ve hukuki istikrar sağlayabilmesi, azınlık haklarının güvence altına alınması, geçmiş travmalarla yüzleşilmesi ve yerel toplulukların siyasi katılımının sağlanması hayati önemdedir. Aksi takdirde, etnik ve mezhebi fay hatları, yeniden parçalanma ve yerel çatışma riskini canlı tutacak ve “ulus olma” idealini sabote edecektir.</p>



<p><strong>8.Sorunun Cevabı:</strong> Yeni Suriye yönetiminin genel af ilanı ve “kucaklayıcı” söylemleri, toplumda bir barış ve uzlaşma havası yaratma amacı taşısa da Lazkiye ve Tartus hattında ortaya çıkan gerilimler bu çabanın sınırlarını net biçimde gösteriyor. Bu gerilimlerin özellikle, teslim olmaya direnen eski rejim mensuplarının toplumsal kışkırtmalarıyla bağlantılı olduğu da unutulmamalıdır. Bu durum, yeni yönetimin otoritesinin sahada hâlâ tam anlamıyla tesis edilemediğini ve ülkenin üniter yapısının kırılgan olduğunu gösteriyor. Merkezi otoritenin, bu tür yerel gerilimleri önlemede yetersiz kalması hem bölgesel parçalanma riskini hem de toplumsal güven kaybını artırmaktadır. Öte yandan, bu iç risk yalnızca şiddet eylemleriyle sınırlı değildir. Bölgelerdeki yerel liderlerin hâlâ kendi nüfuz alanlarını koruma eğiliminde olması, merkezi yönetimle yerel güçler arasında koordinasyon eksikliklerini ve hukuki boşlukları da artırmaktadır. Sonuç olarak, Lazkiye ve Tartus hattında yaşanan gerilimler ve rövanşist eylem potansiyeli, yeni Suriye yönetimi için <strong>en büyük iç risklerden biri</strong> olarak değerlendirilmeli. Bu risk hem bölgesel istikrarı hem de ülkenin üniter yapısını tehdit ederken yönetimin sahadaki otoritesini güçlendirmek için acil olarak yerel güvenlik mekanizmalarını güçlendirmesi, eski çatışma taraflarıyla uzlaşma ve denetim mekanizmalarını işletmesi gerekmektedir.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye’de Suriyeli muhaliflere karşı hem seküler hem de bazı muhafazakâr çevrelerde gözlenen güvensizlik ve dezenformasyon dalgası, işaret ettiğiniz gibi bir algı yönetimi ve tarihsel önyargıların ürünü olarak görülmelidir. Bunun, yeni dönemde Suriye’de büyük bir mevzi kaybetmiş olan İran’ın ve ona yakın grupların sözel yıpratma operasyonu olarak görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun yanı sıra, Türkiye’deki kamuoyunda muhaliflere dair algı, medyada ve sosyal medyada yayılan dezenformasyonlar ile şekillenirken, geçmiş dönemlerdeki tarihsel önyargılar da rol oynamaktadır. Her ne olursa olsun Araplara karşı düşmanlığı kendilerine siyasi strateji olarak benimsemiş bir seküler kesimin varlığı Türkiye’nin sadece Suriye’ye değil tüm Ortadoğu’ya bakışını etkilemektedir. Suriye iç savaşının başından itibaren muhaliflerin bazen radikal gruplarla ilişkilendirilmesi, toplumsal bellekte “şüphe” ve “güvensizlik” algısını pekiştirmekte ve olumsuz propagandaları kolaylaştırmaktadır. Bu algı, sahadaki gerçek hareket kabiliyeti ve güç yapılarıyla örtüşmemektedir.</p>



<p><strong>10. Sorunun Cevabı</strong>: Yeni Suriye yönetiminin Batılı aktörlerle temas kurma girişimleri, özellikle ağır ekonomik ambargoların kaldırılması ve ülkenin temel ihtiyaçlarının sağlanması bağlamında, sahadaki gerçeklerle doğrudan ilişkili bir pragmatik diplomasi hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Suriye ekonomisi, on yılı aşkın iç savaşın ardından ciddi biçimde çöküntü yaşamış durumdadır ve temel gıda maddeleri ile enerji ihtiyacı hayati derecede önem arz etmektedir. Üstelik, devlet kurumlarının mali kapasitesi zayıf ve kamu hizmetleri büyük ölçüde aksamaktadır. Bu bağlamda, Batılı aktörlerle yürütülecek görüşmeler, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlamak ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak açısından hayati bir öneme sahip görünmektedir. Bu durum, yeni yönetimin hızlı ve rasyonel diplomatik adımlar atmasını zorunlu kılmıştır. Aksi takdirde toplumsal hoşnutsuzluk artacak, yeni yönetime olan güven ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Batılı aktörlerle temas kurmak, “teslimiyet” değil, <strong>devletleşme sürecinin gerektirdiği pragmatik bir stratejik tercih</strong> olarak okunmalıdır. Elbette, bu temasların içeriği ve karşı tarafın talepleri, sahadaki yönetim kapasitesi ve politik meşruiyet üzerinde belirleyici olacaktır. Eğer görüşmeler, Suriye’nin egemenliğini zayıflatacak, ekonomik ve siyasi bağımlılığı artıracak şekilde yürütülürse, o noktada “teslimiyet” algısı oluşabilir. Ancak sahadaki mevcut ekonomik kriz ve merkezi otoritenin yeniden tesis edilme ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda, yapılan girişimler büyük ölçüde rasyonel, stratejik ve devletin işlevselliğini sürdürebilmek için zorunlu diplomatik hamleler olarak yorumlanmalıdır.</p>



<p><strong>11. Sorunun Cevabı</strong>: Suriye devrimi, tarihsel olarak çok etnikli ve çok mezhepli toplumsal yapıya sahip bir coğrafyada gerçekleşti. Bu yapının en belirgin özelliği, Arap, Kürt, Türkmen ve Süryani gibi farklı etnik grupların; Sünni, Şii, Alevi ve Hristiyan gibi farklı din ve mezheplerin bir arada yaşamış olmasıdır. Suriye toplumu tarih boyunca farklı kimlikleri bir arada tutmaya mecbur olmuş, dolayısıyla çok katmanlı sosyal bir dengeyi geliştirmiştir. Devrim sonrası süreçte bu birlikte yaşam pratiğinin hem fırsatlar hem de riskler yarattığı aşikardır. Örneğin, Şam ve Halep gibi büyük şehirlerde farklı etnik ve mezhebi gruplar hâlâ günlük yaşamda bir arada hareket etmekte ve birçok mahallede yerel barış mekanizmaları işletilmektedir. Bu durum, toplumsal hafıza ve karşılıklı bağımlılık temelinde bir birlikte yaşam modelinin var olabileceğini ortaya koymaktadır. Suriye, 8 Aralık 2024’te başlayan rejim değişimi sonrası, uzun süredir bastırılmış toplumsal kimliklerin ve aktörlerin yeniden sahneye çıkmasına imkân tanımıştır. Bu geçiş süreci, devletin yeniden inşası ve kurumsal yapıların şekillendirilmesi için bir fırsat sunmaktadır. Yeni anayasa ve parlamenter düzenlemelerle birlikte, Suriye’nin artık tek tipleştirici bir devlet yapısından ziyade toplumsal çeşitliliğe dayanan bir yapılanmaya yöneldiği gözlemlenmektedir. Eğer bu süreçte farklı mezhep, etnik kimlik ve toplumsal gruplar kapsayıcı bir şekilde temsil edilir ve siyaset süreçlerine dahil edilirse, Suriye teorik olarak çok kimlikli, İslami değerleri gözeten ve çoğulcu bir medeniyet modeli inşa etme potansiyeline sahip olabilir.</p>



<p>Ancak bunun gerçekleşmesi birçok açıdan zorludur. Rejim sonrası kurulan devlet yapısı hâlâ kırılgan ve parçalıdır; silahlı gruplar, yerel konseyler ve otonom yapılanmalar merkezi otoritenin yeniden tesisini güçleştirmektedir. Toplumsal travmalar, etnik ve mezhepsel ayrışmalar hâlen derin olup, güven eksikliği ciddi bir engel oluşturmaktadır. Yeni liderliğin İslami referanslara yönelimi, kapsayıcı bir medeniyet projesi anlamına otomatik olarak dönüşmeyecektir. Ayrıca ekonomi, insani yardım, mülteci dönüşü, güvenlik ve yeniden inşa gibi temel sorunlar, ideallerin hayata geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Suriye ekonomisi, rejimin devrilmesinin ardından geçen bir yılda toparlanma sinyalleri vermesine rağmen hâlâ son derece kırılgan bir yapı sergilemektedir. Bir de böyle bir projeyi hayata geçirebilmenin en önemli koşulu, halkın beklediği ekonomik refahı gerçekleştirmektir. GSYH’nin yaklaşık 30 milyar dolar seviyesinde kalması, ülkenin savaş öncesine kıyasla oldukça küçük bir ekonomik hacme sahip olduğunu göstermektedir. Gelir düzeyinin düşüklüğü ise toplumsal refahı ciddi biçimde sınırlamaktadır; nitekim kişi başı gelirin yaklaşık 2 bin dolar civarında olması, halkın satın alma gücünün ne denli zayıfladığını ortaya koymaktadır. Ekonomide yıllık büyümenin yaklaşık %1 düzeyinde gerçekleşmesi, çöküşün durduğu ve kademeli bir toparlanmanın başladığına işaret etse de, bu hızın geniş ölçekli bir iyileşme yaratması kısa vadede mümkün görünmemektedir. Yaşam koşullarının ne kadar ağır olduğunu en net gösteren unsur ise, halkın yaklaşık %90’ının yoksulluk sınırında yaşıyor olmasıdır.</p>



<p><strong>12.Sorunun Cevabı:</strong> Suriye, on yılı aşkın süren iç savaş, yabancı müdahaleler, ekonomik çöküntü ve toplumsal travmalarla birlikte hâlâ son derece kırılganlığa sahiptir. Şam’daki rejim değişikliği, merkezi otoritenin hızlı bir şekilde yeniden tesis edilmesini sağlasa da ülke içinde farklı etnik ve mezhebi gruplar, silahlı aktörler ve yerel güç merkezleri hâlâ önemli nüfuz alanlarına sahiptir. Özellikle Fırat doğusunda ABD destekli PYD/YPG varlığı, Lazkiye ve Tartus hattındaki rövanşist gerilimler ve HTŞ’nin yeni rolü ciddi bir kırılganlık oluşturmaktadır. Bununla birlikte yeni yönetimin ekonomik ambargoları kaldırmak, uluslararası aktörlerle diplomatik kanalları zorlamak ve toplumsal uzlaşma süreçlerini işletmek için attığı adımlar, kısa vadede merkezi otoritenin işlevselliğini artırabilir. Bölgesel ve küresel güç dengeleri de bu senaryonun şekillenmesinde belirleyici olacaktır.</p>



<p>Sonuç olarak, Suriye’nin yakın geleceği tek bir senaryoya indirgenemez; <strong>en olası tablo, kırılgan bir istikrar ile devam eden sınırlı merkezi otorite üzerine kurulu bir ara dönemdir</strong>. Ülke, kısa vadede Libya veya Irak’ta olduğu gibi tam anlamıyla uzun süreli bir kaosa sürüklenmeyebilir; fakat tam bağımsız, istikrarlı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir devletin doğuşu da mevcut koşullarda kısa vadede olası görünmüyor. Suriye’nin geleceği, merkezi otoritenin sahadaki etkisini artırma kapasitesi, yerel uzlaşma mekanizmalarının işletilmesi ve uluslararası aktörlerle yürütülecek diplomatik süreçlerin başarısına bağlı olarak <strong>kırılgan bir denge</strong> üzerinde şekillenecektir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş:</strong></p>



<p>M.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitiren Dağ, M.Ü Ortadoğu Enstitüsü Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümünde sırasıyla Yüksek Lisansını ve doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra, 2 yıl Güney Afrika’da Regent Business School’da doktora sonrası çalışmalarını yaptı. Bir süre Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dağ, 2014 yılından itibaren İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (İNSAMER) kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmaktadır. Genel olarak İslam dünyası ve özelde Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan Ahmet Emin Dağ’ın çok sayıda eseri ve tercümesi bulunmaktadır. Telif eserleri arasında; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü (2004), Hasan el-Benna (2006), Ortadoğu Çatışmaları (2014), Afrika’da Müslüman Azınlıklar (2015), Halep Türkleri (2016), İslam Dünyasının Geleceği (2017), Şii-Sünni İlişkileri (2018) bulunmaktadır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/">Dr. Ahmet Emin Dağ</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/dr-ahmet-emin-dag/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hamza Er</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jan 2026 09:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2459</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Şam’ın hızlı düşüşünü tek başına ne “uluslararası bir kurguya” ne de “salt askeri bir çöküşe” indirgemek doğru olur. Ortada bir sonuç var; fakat bu sonucun zemini yıllar içinde oluştu. Öncelikle şunu görmek gerekir: Bu rejim çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına aşılması imkânsız bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/">Hamza Er</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1. Sorunun Cevabı: </strong>Şam’ın hızlı düşüşünü tek başına ne “uluslararası bir kurguya” ne de “salt askeri bir çöküşe” indirgemek doğru olur. Ortada bir sonuç var; fakat bu sonucun zemini yıllar içinde oluştu.</p>



<p>Öncelikle şunu görmek gerekir: Bu rejim çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına aşılması imkânsız bir uçurum koyan bir yapı, askeri olarak ayakta kalsa bile sosyolojik olarak çoktan çökmüştü. 2011’den itibaren yaşananlar, Suriye toplumunun bastırılmış öfkesinin ve tükenmişliğinin kaçınılmaz bir sonucuydu.</p>



<p>Suriye rejiminin zaten tek başına direnebilecek bir gücü yoktu. Ortada, hürriyeti uğruna savaşan bir halkın aşması için beklenen bir kapı vardı ve o kapının arkasına tutturulmuş destek direkleri… Lübnan Hizbullah’ı, İran ve bölgeye soktuğu silahlı milisler ve Rusya bu direklerdi. Hizbullah, Siyonistlerden büyük darbe almıştı. İran da aynı şekilde… Rusya da Ukrayna cephesine yoğunlaşmıştı. Rusya ve İran’ın sahadaki iradesinin zayıflamasını, ekonomik krizin artması ve yeni küresel önceliklerin devreye girmesini bu çöküşü hızlandıran dış faktörler olarak belirleyebiliriz. Bu durum, bir “teslimiyet anlaşması”ndan ziyade, destekleyen aktörlerin artık bu yükü taşımak istememesiyle oluşan boşluğun neticesidir.</p>



<p>Dolayısıyla ortada ne kurgulanmış bir küresel senaryo ne de beklenen bilinçli bir plan var. Bu, meşruiyetini yitirmiş bir rejimin, içerde tükenmişlik, dışarda ise destek kaybı yaşamasıyla ortaya çıkan çok katmanlı bir çöküştür. Rejim yıllar içinde halkın vicdanında çoktan kaybetmişti. 8 Aralık sadece bunun görünür hâle geldiği tarih oldu.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı: Bu</strong> mesele, Suriye’nin önündeki en kritik eşiklerden biridir. Suriye’nin zengin inanç ve kültürel yapısı, intikam siyasetini değil, adalet ve merhamet siyasetini zorunlu kılıyor. Aksi hâlde bugün bastırılan korkular, Allah muhafaza yarının yeni çatışma başlıklarına dönüşür.</p>



<p>Bir devrimin başarısı yalnızca iktidarın devrilmesiyle değil, sonrasında tesis edilecek adalet anlayışı ve toplumda oluşturulacak güven duygusuyla ölçülür. Bu çerçevede, “genel af” vurgusu ve intikamcı bir çizgi izlenmeyeceğine dair yapılan açıklamalar, yeni Suriye yönetimi adına olumlu ve doğru adımlar olarak kayda geçmiştir.</p>



<p>Bununla birlikte, yeni oluşan devlet yapısının, dünün örgüt savaşçısı olup bugün resmî güvenlik gücü konumuna geçen bazı unsurlar üzerinde henüz tam bir denetim kuramadığı durumlar yaşanmış olabilir. Bazı bölgelerde dile getirilen “intikam korkusu”nun da kurumsal bir politikadan ziyade, bu geçiş sürecinde ortaya çıkan münferit ve kontrol dışı tutumlardan beslenmiş olması muhtemeldir.</p>



<p>Yeni Suriye yönetiminin, örgüt reflekslerini geride bırakarak devlet aklını önceleyen, kapsayıcı ve hukuk merkezli bir asayiş düzeni kurması hayati önem taşımaktadır. Burada belirleyici olan niyet beyanları değil, sahadaki uygulamalar olacaktır.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı: </strong>Eğer Şam’da kurulan yeni yönetim, Filistin meselesini sadece bir söylem olarak değil, ilkesel ve siyasi bir duruş olarak ele alır; Golan’ın işgalini unutulmuş bir dosya değil, uluslararası hukuk temelinde gündemde tutarsa, bu İsrail’in alıştığı dengeyi bozar. İşgalci İsrail’i asıl tedirgin eden de budur; “uluslararası meşruiyet arayan ve bu doğrultuda adım atan bir siyasi aktör.”</p>



<p>“Şam’ın kurtuluşu Kudüs’ün özgürlüğüne giden yoldur” ifadesi bir temennidir. Hemen gerçekleşecek bir sonuç olarak görülmemeli; ama gerek Suriye ordusunu oluşturan bileşenlere gerekse Suriye halkının motivasyonuna baktığımızda güçlü bir temennidir. Aynı şekilde Esed’in düşmesi “İsrail’in böl-yönet stratejisine hizmet ediyor” demek de tek başına açıklayıcı olamaz. Açıkçası bu soruların cevapları yeni yönetimin tercihleriyle sınanacaktır.</p>



<p>Bu meselede asıl yanılgı, Esed rejiminin yıllarca “İsrail karşıtı cephe”nin bir parçasıymış gibi sunulmasıdır. Oysa Esed rejimi, Filistin meselesini bir meşruiyet kalkanı olarak kullanmış, fakat İsrail’e karşı gerçek bir bedel üretmemiştir. Golan’ın işgaline karşı onlarca yıl sessiz kalması bunun en açık göstergesidir. Filistin adına konuşup Filistin’e hiçbir katkı sunmayan yapılar, gerçekte İsrail’in işini kolaylaştırmıştır. İsrail, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir düşmanla yaşamaya alışmıştı.</p>



<p>Eğer yeni Suriye parçalı, içe kapanık ve öteleyen bir çizgide kalırsa bu durum işgalci İsrail’in işine yarar. Ama Filistin’i gerçekten dert edinen, halkına dayanan ve meşruiyet üreten bir Suriye ihtimali İsrail’in kuzey sınırındaki konfor alanını daraltır. Bu ihtimal gerçekleşirse, bugünkü dengeler işgalci İsrail lehine değil, aleyhine işlemeye başlar. Dolayısıyla belirleyici olan rejim değişikliği değil; o değişikliğin hangi ahlaki ilkelere ve siyasi istikamete yöneldiği olacaktır.</p>



<p><strong>4. Sorunun Cevabı: </strong>PYD/YPG varlığının bir koridorla Akdeniz’e ulaşma hedefi bugüne kadar daha çok kaos ortamından beslenen bir konuydu. Suriye’nin tamamen parçalı olduğu bir zeminde bu tür senaryoların konuşulması anlaşılabilirdi. Şam’da merkezi bir otoritenin kurulması, henüz ayakları sağlam basamasa da bu hattın manevra alanını daralttı. Çünkü böyle bir hedef, sadece askeri değil, siyasi ve diplomatik meşruiyet de gerektirir; bu da bugün için yoktur.</p>



<p>Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG varlığı, Suriye’nin iç dinamiklerinden doğmuş bir yapı değil; ABD’nin bölgesel stratejisinin ürünüdür. Dolayısıyla Suriye’nin bir gerçeği değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Yeni dönemde PYD/YPG meselesi, kaçınılmaz olarak Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü başlığının merkezine oturacaktır.</p>



<p>Şunu da özellikle hatırlatmak gerekir: SDG adıyla yapısal bir revizyona giden yapının kontrol ettiği bölgelerde, PYD/YPG’nin ideolojik çizgisine gönüllü biçimde razı olmuş ve Şam yönetimine karşı yekpare bir blok oluşturan bir toplumsal taban bulunmamaktadır. SDG’nin bugün hâkim olmaya çalıştığı şehirlerde Araplar, Kürtler ve diğer etnik unsurlar iç içe yaşamaktadır; hatta bu şehirlerin bir kısmı demografik olarak ağırlıklı Arap nüfusa sahiptir.</p>



<p>Müslüman ve dindar Kürtler ile Araplar, bu örgütün baskıcı ve asimilasyoncu uygulamalarından ciddi rahatsızlık duymaktadır. Bu nedenle, ilerleyen süreçte yaşanabilecek olası bir askerî müdahalede, SDG’nin zorla kontrol altında tuttuğu bölgelerde iç tepkilerin ve yerel ayaklanmaların ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Böyle bir tabloda, Suriye’nin merkezi yönetimine destek veren yerel unsurların sahada görünür hâle gelmesi kuvvetle muhtemeldir.</p>



<p>Şam yönetimi bu sorunu en az kayıpla çözmeyi istemektedir. Bu sebeple aceleci değil sabırlı adımlar atmaktadır. Çok acıdır ki, bu meselenin seyrini belirleyecek temel faktörlerden biri de ABD’nin söz konusu bölgede ne ölçüde ısrarcı olacağıdır.</p>



<p><strong>5. Sorunun Cevabı:</strong> Batı tarihine baktığımızda, “öteki”yle kurulan ilişkinin çoğu zaman dışlama, tasfiye ve homojenleştirme üzerinden ilerlediğini görürüz. Ulus-devlet tecrübesi büyük ölçüde bu zeminde inşa edilmiştir. Buna karşılık Orta Doğu toplumları, tüm sorunlarına rağmen, yüzyıllar boyunca farklı inanç ve kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir toplumsal hafızaya sahiptir. Suriye de bu hafızanın en güçlü örneklerinden biridir.</p>



<p>Suriye halkının avantajı da tam olarak buradadır. Bu topraklar, birlikte yaşamanın ne olduğunu teoride değil, tarihsel tecrübe içinde bilmektedir. Dezavantajı ise bu hafızanın ağır bir şiddetle bastırılmış olmasıdır. Yaşanan travmalar bu ortak zemini ciddi biçimde zedelemiştir; bunu inkâr edemeyiz. On üç yıllık savaş, sadece şehirleri değil, insanlar arasındaki güven duygusunu da yıktı. Bu nedenle “intikam” hissinin sahada karşılık bulma ihtimali gerçek bir risktir. Ancak bu risk, Suriye toplumunun kaderi olmak zorunda değildir.</p>



<p>Burada belirleyici olan, Ahmed eş-Şara yönetiminin nasıl bir adalet dili kuracağıdır. Eğer yaşanan acılar inkâr edilmeden, suç ile kimlik birbirinden ayrılarak ele alınırsa; yani insanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, işledikleri fiiller üzerinden değerlendirilirse, birlikte yaşam zemini yeniden inşa edilebilir. Aksi hâlde genelleyici ve kolektif suçlamalar, yeni çatışmaları kaçınılmaz kılar.</p>



<p>Yeni Suriye yönetimi, “intikam” üzerinden şekillenen bir gelecek yerine adalet ve merhamet merkezli bir toplumsal sözleşme inşa edebilirse, Batı’nın ötekileştirici modeline mahkûm değildir. Bu kolay olmayacaktır; ancak imkânsız da değildir. Savaşın kazananları, bakalım ahlaki olarak da bu savaşı kazanabilecek mi?</p>



<p><strong>6.Sorunun Cevabı: </strong>Batı, “radikal İslam” tezini ilkesel bir güvenlik kaygısı olarak değil, işine geldiğinde devreye soktuğu bir baskı aracına dönüştürmüştür. Onlar için belirleyici olan, kontrol edilebilirlik ve çıkar uyumudur. Bugün Şam’da asayiş sağlayan bir aktörün muhatap alınmasında da bu hedefler yatmaktadır.</p>



<p>Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve yönetiminin, ülkeyi yeniden inşa edecek ve toplumsal yaraları saracak bir alan açabilmek adına küresel sistemle doğrudan bir gerilimden kaçınmayı tercih etmesi mümkündür. Bu yaklaşım, içinde bulunulan şartlar dikkate alındığında belli bir ölçüde anlaşılabilir; hatta kısa vadeli bir zorunluluk olarak da değerlendirilebilir. Ancak bunun, uzun vadede siyasal bağımsızlık ve ilkesel duruş açısından nasıl bir bedel üreteceği konusunda taşınan endişeleri de anlamak gerekir.</p>



<p>Ortaya çıkan yeni liderlik profilini, şimdiden küresel sistemle tam uyumlu bir “model” olarak tanımlarsak haksızlık etmiş oluruz. Bundan ziyade, küresel sistem tarafından geçici olarak tolere edilen bir yönetim olduğunu söyleyebiliriz. Bu toleransın kalıcı olup olmayacağını ise zaman gösterecek.</p>



<p><strong>7. Sorunun Cevabı: </strong>Vatandaş ve ulus kavramlarına karşı temkinli bir yaklaşımım var. Bu tanımlamaları evrensel ve tartışmasız kategoriler olarak görmüyorum. Bunlar, modern seküler Batı’nın kendi siyasal krizlerine cevap olarak ürettiği kavramlardır. Oysa bizim tarihsel ve toplumsal tecrübemizde ümmet ve millet gibi, aidiyeti inanç, ahlak ve ortak kader bilincine dayandıran daha derin kavramlar mevcuttur.</p>



<p>Bu çerçeveden bakıldığında, Suriye’yi modern “ulus-devlet” kalıpları ve vatandaşlık mühendisliği üzerinden okumak yanıltıcı olur. Suriye toplumu, Batı’nın tek tipleştirici ulus anlayışından ziyade, tarihsel olarak ümmet ve millet bilincinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahiptir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu coğrafyaya yabancı kavramları yeniden dayatmak değil; farklı kimlikleri ahlaki bir ortaklık ve adalet zemini içinde buluşturabilecek, yerel ve tarihsel hafızayla uyumlu bir siyasal düzen inşa edebilmektir.</p>



<p>Fransız mandasından Baas rejimine uzanan çizgide Suriye halkının iradesi hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı. Toplum ya sömürge idaresinin tebaası ya da güvenlik devleti mantığı içinde itaat etmesi beklenen bir kitle olarak görüldü. Bu nedenle bugün yaşanan kırılma, yalnızca bir rejim değişikliği değil; ilk kez “biz” olabilme ve “kendi” olana dair söz söyleyebilme imkânıdır.</p>



<p>Ancak bu imkânın bir anda gerçekleşmesi elbette mümkün değildir. Etnik ve mezhebi fay hatları, doğru yönetilmediği takdirde bu süreci parçalayabilecek en ciddi risk alanlarıdır. Özellikle savaşın bıraktığı derin travmalar, kimliklerin siyasetin merkezine taşınmasını daha da kolaylaştırmaktadır.</p>



<p><strong>8. Sorunun Cevabı:</strong> Bu noktada belirleyici olan, yeni dönemin kapsayıcı bir siyasal dil kurup kuramayacağıdır. İnsanlar mezhepleri ya da etnik aidiyetleri üzerinden değil, hak sahibi bireyler olarak muamele gördüklerinde birlik fikri gerçek bir karşılık bulabilir.</p>



<p>Eğer yeni Suriye, güvenlikçi reflekslerle eski “tebaa” ilişkisini yeniden üretmez; inanç değerleriyle barışık, hukuku, adaleti ve merhameti merkeze alan bir anlayışı inşa edebilirse, Suriye halkı belki de ilk kez sahici bir nefes alma imkânına kavuşabilir.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye’deki güvensizlik, Suriye sahasından çok Türkiye içindeki zihinsel kalıpların bir yansımasıdır. Bu güvensizliği tek bir nedene indirgemek mümkün değil; ancak büyük ölçüde sahadaki gerçeklerden kopuk bir algı üretiminin ve tarihsel bagajların sonucu olduğunu da söylemek gerekir.</p>



<p>Türkiye’de seküler çevrelerin Suriyeli muhalifleri “kontrolsüz”, “radikal” ya da “kaos üreticisi” olarak kodlayan dili, sahadaki dönüşümü okuyamamaktan kaynaklanıyor. Bu çevreler, değişen gerçekliğe bakmak yerine eski şablonları ve ezberleri tekrar etmeyi tercih ediyor. Dini olana karşı taşıdıkları derin alerji, onları halkına varil bombaları atan bir rejimle aynı safta görünmeye bile itebiliyor.</p>



<p>Oysa Suriye halkının Esed ve ortaklarına karşı verdiği meşru direnişin yanında durabilselerdi, bugün HTŞ’nin geçmişten bugüne geçirdiği dönüşüm, niyetleri ve geleceğe dair riskler taşıyıp taşımadığı gibi konular çok daha sağlıklı ve anlamlı biçimde tartışılabilirdi. Ancak bir katliam rejimine yönelik örtük ya da açık bir meşrulaştırma söz konusu olduğunda, sonradan dile getirilen “kaygıların” samimiyeti doğal olarak sorgulanır hâle geliyor.</p>



<p>Bu ikiyüzlü tavır içinde zulme karşı açık bir itiraz yok, haksızlığa karşı net bir duruş yok, Suriye’nin geleceğine dair sahici bir endişe de yok. Peki, ne var? Bugüne kadar en büyük maharetleri olan dine ve dindara karşı duydukları öfke ve ön yargı… Bu yaklaşım da söyleyenlerini giderek daha az ciddiye alınan bir konuma itiyor.</p>



<p>Gerçek bir değerlendirme ne romantik bir iyimserlik ne de tepkisel korkularla yapılabilir; ancak sahayı, aktörleri ve değişimi olduğu gibi okuyabilen adil bir bakışla mümkün olabilir.</p>



<p><strong>10. Sorunun Cevabı: </strong>Teslimiyet, ilke ve egemenlikten vazgeçmektir; diplomasi ise bu ilkeleri koruyarak halkın üzerindeki yükü hafifletme çabasıdır. Bugün Suriye halkının karşı karşıya olduğu ağır ekonomik ambargolar, rejim tartışmalarından bağımsız biçimde doğrudan toplumu cezalandıran bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Bu koşullarda yeni yönetimin dış temaslar kurması bir tercih değil, devletleşme sürecinin zorunlu bir gereğidir.</p>



<p>Suriye’nin yeniden inşasında sermayenin kimliği, yabancı askeri varlıkların geleceği, İsrail’le ilişkiler ve Filistin meselesindeki tutum gibi başlıklar, bu diplomasinin sınırlarını test edecek temel alanlardır. Bugüne kadar uğruna bedel ödenen değerlerin bu süreçte aşındırılıp aşındırılmadığı asıl ölçüt olacaktır.</p>



<p>Mesele Trump’la ya da başka bir Batılı aktörle görüşmek değil; bu temasların sınırlarını kimin çizdiğidir. Eğer yeni yönetim bu süreci halkın lehine, egemenlikten ödün vermeden yürütebilirse bu bir teslimiyet olmaz; akılcı bir diplomasi girişimi sayılır. Aksi hâlde kısa vadeli kazanımlar, uzun vadede ağır bir bağımlılığın kapısını aralayabilir.</p>



<p>Bu nedenle Trump–Şara görüşmesi bir sonuçtan ziyade bir sınavdır. Bu sınavın cevabı, masada verilen sözlerden çok, sahada gösterilecek duruşla ortaya çıkacaktır.</p>



<p><strong>11.Sorunun Cevabı: </strong>Bu topraklar, farklılıkları yok ederek değil, farklılıklarla birlikte yaşayarak var olmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Dileğimiz odur ki; acıların intikama, kimliklerin düşmanlığa dönüşmediği; herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir düzen kurulabilsin. Rabbimiz bu coğrafyaya, adaletle yoğrulmuş bir barış ve onurlu bir yaşam nasip etsin.</p>



<p>Tek duamız, Suriye’de sadece bir iktidar değişimi değil, adalet, merhamet ve hakkaniyet merkezli özgün bir medeniyet inşasının gerçekleşmesidir. Eğer bu başarı sağlanabilirse, bu tecrübe yalnızca Suriye için değil, bütün bölge için umut verici bir örnek olacaktır.</p>



<p><strong>12.Sorunun Cevabı: </strong>Temennimiz şudur ki; eğer Suriye, intikam duygusunu adaletle dizginleyebilir, kimlikleri çatışmanın değil birlikte yaşamanın zemini hâline getirebilir, dış müdahalelere karşı egemenliğini korurken halkının ihtiyaçlarını önceleyen bir devlet aklı inşa edebilirse istikrar mümkündür. Böyle bir yol, Suriye’yi kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız ve saygın bir devlet hâline getirebilir.</p>



<p>Eğer güvenlikçi refleksler hukukun önüne geçer, mezhep ve etnik fay hatları siyasetin ana dili hâline gelirse, ayrıca dış aktörler iç dengeleri belirlemeye devam ederse, o zaman Libya ve Irak’ta gördüğümüz uzun süreli istikrarsızlık Suriye için de asla istenmeyen bir sonuç olabilir.</p>



<p>Dua ve beklentimiz; Suriye’nin acı tecrübelerden ders çıkararak kargaşa ve parçalanmayı değil düzeni, baskıyı değil adaleti, vesayeti değil özgür ve onurlu bir geleceği tercih etmesidir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>1976 İstanbul doğumlu. Filistin mültecilik meselesi üzerine çalıştı; Suriye, Lübnan ve Gazze’deki mülteci kamplarını ziyaret etti. Kamplara dair izlenimlerini çeşitli gazete ve dergilerde yayımladı. 2010 yılına kadar yaklaşık on yıl boyunca <em>“Kur’an Mesajı”</em> ve <em>“Buradan Bakış”</em> adlı radyo programlarını hazırlayıp sundu. Seyahat ettiği İslam coğrafyasında siyasi liderler, direniş temsilcileri ve önde gelen isimlerle röportajlar gerçekleştirdi. Coğrafyamızda yakın dönemde yaşananları, tanıklarının anlatımıyla kamuoyuyla paylaştı. Bu tecrübelerinin neticesi olan <em>Sordum Söylediler</em> ve <em>Sordular Söyledim</em> isimli iki kitabı 2020 yılında okuyucuyla buluştu. Hâlen Milat Gazetesi’nde haftada bir gün dünya gündemine dair köşe yazıları kaleme alıyor. Kurucusu olduğu Aksa İlim ve Davet Merkezi AKMER‘in de başkanı.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/">Hamza Er</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-hamza-er/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâmil Ergenç</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 12:37:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2464</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Soğuk savaş sürecinin güç dengeleri Doğu-Batı Bloku ve/veya “hür dünya” ile “demir perde” kamplaşması ekseninde şekillenmişti. Seçilen kavramlara nazar ettiğimizde Batı blokunun psikolojik üstünlüğü hemen göze çarpar. Anlıyoruz ki soğuk savaş literatürünün mimarları “beyaz adamı” kayırmış. II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lı yılların başında Sovyetlerin dağılmasına kadar devam eden soğuk savaş [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/">Kâmil Ergenç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Soğuk savaş sürecinin güç dengeleri Doğu-Batı Bloku ve/veya “hür dünya” ile “demir perde” kamplaşması ekseninde şekillenmişti. Seçilen kavramlara nazar ettiğimizde Batı blokunun psikolojik üstünlüğü hemen göze çarpar. Anlıyoruz ki soğuk savaş literatürünün mimarları “beyaz adamı” kayırmış. II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lı yılların başında Sovyetlerin dağılmasına kadar devam eden soğuk savaş Yalta Konferansı’nda oluşturulan “nüfuz alanlarına” olabildiğince riayet etti. Ancak turbo-kapitalist/şirketokrasi düzeninin ayak sesleri duyulmaya başladıkça, sömürgeci Batı bloku (NATO şemsiyesi altında) genişlemeci-yayılmacı bir perspektifle hareket etti. Ortadoğu’da Sovyet nüfuz alanında kalan ülkelerin anti-emperyalist/anti-kapitalist tutumları ve özelleştirme karşıtı kamucu/toplumcu iktisadi düzeni sürdürme ısrarları onları şirketokrasi düzeninin hedefi haline getirdi.</p>



<p>Bu ülkelerin (Mısır örneğinde olduğu üzere) hem kritik su yollarına yakın olmaları hem de (Irak-Suriye-Libya örneklerinde olduğu üzere) zengin petrol yataklarına sahip olmaları iştah kabartıyordu. İlaveten İsrail için varoluşsal tehditler de yine bu ülkelerden sadır oluyordu. Irak-Suriye-Libya (1979’ a kadar Mısır) sosyalist blokun tesiri altındaydı. Sözünü ettiğimiz ülkelerin İsrail’le yaptıkları savaşları kaybetmeleri ve eş zamanlı olarak maruz kaldıkları sistematik iktisadi yaptırımlar baasçılığın (otoriter sosyalist Arap milliyetçiliğinin) zemin kaybetmesine sebep oldu. Önce Mısır (1979’da) saf değiştirerek Batı blokuna geçti ve İsrail’le ilişkilerini normalleştirdi. XX. yüzyılın ilk yarısında kapitalist batı blokuyla çok yönlü çok boyutlu bağımlılık ilişkileri geliştiren Körfez Krallıkları zihniyet olarak sosyalist Arap milliyetçiliğine (Baas ideolojisine) mesafeliydiler. Vehhabi doktrini temelinde konumlan/dırıl/an bu kabileler “beyaz adamın” memuru olmayı kabul etmişlerdi.</p>



<p>Mısır-Irak-Suriye-Libya ise Baas ideolojisinin etkili olduğu yerler olarak öne çıkar. Daha özelde ise Suriye bu ideolojinin anavatanı olarak kabul edilebilir. Nasır’ın liderliğinde kısa süreli de olsa inşa edilen Mısır-Suriye Birleşik Arap Cumhuriyeti, Ortadoğu Arap dünyasına vaziyet etmeyi ve Arapları Emeviler gibi imparatorluk şemsiyesi altında toplamayı murat eden bir ideale de sahipti. Kapitalist Batı blokunun hem Ortadoğu enerji nakil hattının güvenliğini hem de İsrail’in mevcudiyeti ve meşruiyetini teminat altına almak için attığı adımlar evvela Arap dünyasının en önemli ülkesi olan Mısır’ı Sovyet etkisinden çıkardı.</p>



<p>Eş zamanlı olarak Ürdün-Filistin-Lübnan hattında yaşananlar bu beldeleri kırılgan otonomilere icbar etti. I. ve II. Körfez savaşıyla Irak’ın da Baas ideolojisinden kurtarılmasıyla birlikte sıra Libya ve Suriye’ye geldi. Arap Baharı olarak adlandırılan sosyal patlamaların ilmi entelektüel önderlikten ve sistemli/uzun erimli örgütlü mücadele kültüründen uzak oluşları sürecin pusuda bekleyen kapitalist –sömürgeci devletler tarafından istismar edilmesini sağladı ve öteden beri arzuladıkları yeni dizaynın imkanlarını oluşturdu. Libya iç savaşının NATO aracılığıyla tahrik edilmesi/ büyütülmesi bu ülkenin yeniden sömürgeleştirilmesinin önünü açtı.</p>



<p>Ortadoğu’da baasçılığın (tabiri caizse son kalesi) konumunda olan Suriye ‘ye ise en ağır bedel ödetildi. Çünkü Suriye İran’la birlikte İsrail karşıtı direniş hareketlerini (Hamas ve Hizbullah’ı) destekliyordu. BU hareketler düzenli ordulara sahip devletlerin yapamadığını yaparak İsrail’in meşruiyetini ve mevcudiyetini tehdit ediyor, dahası kapitalist batı blokunun İslam dünyasında görmek istediği zahiri ve batıni aşırılıkların dışında “üçüncü bir yolun” mümkün olduğunu, bu yolun da siyonist-emperyalist-sömürgeci gerçeklikle yüzleşmekten geçtiğini gösteriyordu. Dolayısıyla Suriye’de baas rejiminden hoşnutsuz kitleler (Türkiye-Katar-Suudi Arabistan-Ürdün gibi) kapitalist blokun sadık hizmetkarı ülkeler tarafından eğitilip-donatılarak iç savaş köpürtüldü.</p>



<p>Öte yandan dünyanın farklı yerlerinden profesyonel savaşçılar (paramiliter çeteler/paralı askerler) ithal edilerek ülke tam bir kaosa sürüklendi. Bu itibarla denebilir ki Suriye’deki rejim değişikliği Suriye halkının kendi iç dinamikleriyle şekillendirdiği (fail/özne olduğu) bir süreç değil, kapitalist blokun (işveren emperyalistlerin) bölgedeki partnerleriyle (taşeron emperyalistlerle) iş birliği yaparak gerçekleştirdikleri bir dizayn operasyonudur. Bu operasyon Suriye’nin geleneksel müttefiklerini (İran ve Hizbullah’ı) bertaraf etmiş, İsrail karşıtı direniş hareketlerini yalnızlaştırarak Filistin direnişine büyük bir darbe vurmuş, Doğu Akdeniz enerji jeo-politiğini NATO lehine değiştirmiş, yeni Ortadoğu’nun şirketokrasi düzenine intibakını sağlamak üzere Türkiye ve Körfez Krallıklarını öne çıkarmıştır.</p>



<p>Bu bağlamda yeni Suriye’yi ortaya çıkaran süreci, üzerinde mutabık kalınmış jeopolitik bir yeni gerçeklik olarak değil, Avrasya’ya sıçraması muhtemel bir parselleme projesinin ön adımı olarak okumanın daha doğru olacağı kanaatindeyim.</p>



<p><strong>2.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> HTŞ ve diğer muhalif gruplar kendilerini oraya getiren iradenin belirlediği çerçevenin dışına çıkabilecek yetkinlikte/donanımda değildir. Bu itibarla bir devlet aklından ziyade yeni Suriye’nin şirketokrasi düzenine uyum sağlamasını kolaylaştıracak “CEO Aklı” ndan söz edilebilir. Tıpkı Körfez Emirliklerinde olduğu gibi… Vehhabiliğin yakın ve uzak tarihi incelendiğinde evvela İngiliz sonrasında ise Amerikan emperyalizmi için nasıl işlevsel kılındığı görülebilir. Bugün de durum farklı değil… Suriye’nin kendine gelmesi çok zor. Benzer süreçleri yaşamış ülkelere ( Lübnan-Irak -Libya-Sudan-Afganistan) bakıldığında bu gerçek görülebilir. Gelinen noktada hem ideolojik/ entelektüel hem de bürokratik hazırlık bakımından SDG/YPG öne çıkıyor. Merkezi HTŞ yönetimiyle SDG/YPG’nin ideolojik referans sistemleri gece ile gündüz kadar farklı. Ortak paydada buluşmaları neredeyse imkânsız… Bu durumda kırılgan otonomilerden başka seçenek yok…</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri geçmişte olduğu gibi bugün de yerel-bölgesel-küresel gerçekliği çok yünlü çok boyutlu analiz edebilecek kadrolara sahip olmadıkları için hamaset-popülizm anaforunda debelenmeye devam ediyorlar. Romantizm hastalığına düçar olan, fütühatçı nostaljiyle oyalanan, siyasal akıl fakiri bu kesimlerin emperyalist-sömürgeci-kapitalist sistem tarafından manipüle edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Şayet bu kesimler Ortadoğu’nun 20.yüzyıl siyasi-ideolojik-iktisadi tarihi hakkında derli toplu bir çalışma yapmış olsalardı Suriye’nin neden istikrarsızlaştırılmak istendiğini görebilir ve akabinde başlarına nelerin gelebileceğini hesaplayabilirdi. Fakat günü kurtarmaya dönük sloganik-fanatik-holiganca kalıplara teşne oldukları için bunu yapamadılar. Şimdi ise yine benzer bir yaklaşımla Kudüs’ün kurtuluşundan bahsed/ebil/iyorlar. Mısır’ın Şarm El Şeyh kendinde Filistin/Gazze direnişinin sırtına hançer saplayanlar Kudüs’ü nasıl kurtaracak? Megaloman-narsist-cahil Amerikan başkanına perestiş etme yarışına girenlerden Kudüs davasına katkı beklenebilir mi? Sömürgeci-ırkçı-barbar Siyonist İsrail’in en büyük destekçisi olan Amerikan düzenine teslim olanlar Filistin’i-Kudüs’ü özgürleştirebilir mi? ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack her türlü taleplerinin Şam’daki yeni yönetim (HTŞ) tarafından karşılandığını söyledi. Dolayısıyla yeni Suriye Ortadoğu’daki yeni statükonun (yani İsrail’in güvenliği ve meşruiyetinin tartışmasız kabul edildiği yeni gerçekliğin) paydaşı olduğu ölçüde kabul görecektir. Kaldı ki şimdiye kadar gösterdikleri performans bu tespiti doğrular niteliktedir.</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’nin toprak bütünlüğü korunabilir mi emin değilim. Korunsa bile güçlü bir merkezi otoritenin oluşması artık çok zor. Çünkü güneyde İsrail hatırı sayılır bir bölgeyi işgal etti, kontrol noktaları kurdu, su kaynaklarına el koydu, Şam’ın burnunun dibine kadar yaklaştı, ülkenin tüm askeri alt yapısını tahrip etti. Yani Suriye’nin güneyi İsrail için adeta bir tapu-kadastro alanı… Dilediği gibi at koşturuyor. Öte yandan kuzeyde Türkiye’nin kontrolünde olan bölgeler var ve buraları boşaltma gibi bir durum (şimdilik) söz konusu değil. PYD/SDG/YPG kontrolünde yeni bir “de facto” durum ortaya çıkarıldı. İŞİD’e karşı mücadele adı altında bu yapılar ciddi bir eğit-donat faaliyetinden geçirilerek bölgesel otonomiye hazırlandı. Türkiye her ne kadar bu yeni gerçekliği kabullenmekte zorlansa da I. Körfez Savaşı sonrası Irak’ta ortaya çıkan durum tekrar ediyor. Şimdiye kadar birbirlerine mesafeli yaklaşan (hatta zaman zaman çatışan) Barzani-PKK-Talabani grupları SDG/PYD ile entegre edilerek Hazar’dan Doğu Akdeniz’e ulaşması planlanan enerji koridoru tahkim ediliyor. Bu tahkim sürecinde Türkiye’ye Irak-Suriye Kürt otonom/özerk yapılarının hamisi olma görevi verilmiş gibi görünüyor. Osmanlı millet sistemine yapılan vurgu ve Türk-Arap-Kürt kardeşliği ekseninde ümmetçi söylem bu bağlamdan bağımsız değil. Sömürgeciler din diliyle bölgeyi dizayn ediyor.</p>



<p><strong>5</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> İç savaş yaşayan toplumların kendine gelmesi çok zaman alır. Çünkü iç savaşta temiz kalmak zordur. Araya kan davaları girmiştir. Yugoslavya’nın parçalanmasında bunu gördük… Merkezi otorite çöktükten sonra onu yeniden ihdas etmek zordur. Güç/yetki etnik ve mezhebi kotalara göre dağıtılır ki bu durum o ülkenin kırılganlığının alametidir. En bariz örnek Lübnan ve Irak’tır. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki Sykes-Picot’tan bir asır sonra Ortadoğu yeniden sömürgeleştiriliyor. Bu sefer mikro-milliyetçilikler ve mezhebi bencillikler doğrultusunda… Amerikan’ın Ankara büyükelçisi açıkça bölgede ulus-devlet istemediklerini beyan etti. Geçen yüzyılın başında imparatorluklar sona ererken bu yüzyılın ilk çeyreğinde ulus-devletler küçültülüyor. Bölge halkları etnik ve mezhebi bencilliklerini aşamadıkları ve siyonist-kapitalist-sömürgeci gerçeklikle ortaklaşa mücadele stratejisi geliştiremedikleri müddetçe bu zelil durumdan çıkış mümkün değil. Şu saatten sonra Suriye halkının birlikte yaşam ekseninde yeni bir gerçeklik inşa etmesi oldukça zor. Hele ki bunu vehhabi tandanslı HTŞ rejimiyle yapması daha da zor… Çünkü vehhabiliğin tarihinde böyle bir pratik yok…</p>



<p><strong>6</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Benzer durum tersinden Afganistan için de söz konusuydu. Sovyetlere karşı direnen Afganlar dönemin Amerikan sistemi tarafından “mücahit” olarak nitelenmiş, doğrudan ya da dolaylı askeri/istihbari yardımlara mazhar olmuştu. Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” doktrini ile birlikte bu gerçeklik değişecek, 11 eylülün akabinde ise Afganistan işgal edilecekti. Bu sefer vaktiyle mücahit olarak nitelenen kadrolar terörist etiketiyle yaftalanacaktı. Dolayısıyla küresel kapitalist-sömürgeci sistem/kültür, çıkarları için kimin işlevsel olduğuna bakıyor. İlgili kişinin terörist, liberal, hümanist, diktatör olmasıyla ilgilenmiyor. HTŞ kadroları bugünün Ortadoğu’sunda “beyaz adamın” muradına uygun gerçekliğin inşasına katkı sunduğu/ sunacağı için meşruiyet kazandı.</p>



<p><strong>7.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong><br>Baas rejimleri Arap milliyetçiliği ortak paydasında sosyalist bir toplumsal gerçeklik inşasını murat ettiler. İngiliz-Fransız sömürgeciliğinden çok çektikleri için anti-emperyalist bir çizgide karar kılmaya çalıştılar. İslam’ı da sosyalist bir perspektifle anlamayı/yorumlamayı tercih ettiler. Suriye ihvanının önde gelen isimlerinden Mustafa Sıbai’nin “İslam Sosyalizmi” kitabını yazması, Kaddafi’nin yine aynı bağlamda “yeşil kitabı” (ki bu kitap Roger Garaudy’nin övgüsüne mazhar olmuştur) bu bağlamda değerlendirilebilir. Aynı yıllarda Türkiye’de Nurettin Topçu “Anadolu Sosyalizmi” ni doktrine etmektedir. Ancak baas rejimleri epistemolojik emperyalizme karşı gereken duyarlılığı/farkındalığı inşa edemediler. Türkiye’de Kemalizmin yaptığına benzer şekilde yukarıdan aşağıya (tabiri caizse sopa zoruyla) ulus yaratmaya çalıştılar. Bunda kısmen başarılı da oldular. Lakin bünyelerindeki farklı etnik-mezhebi kimlikleri ya görmezden geldikleri ya da asimile etmek istedikleri için bünyelerini zayıflattılar. İhdas ettikleri muhaberat kültürü toplumu müraileştirdi. Şahsiyet/ferdiyet yıkımına kapı araladı. BU kapı küresel kapitalizmin içeriye sızmasına ve toplumsal bünyeyi “iç savaş” yoluyla yıkıma uğratmasına sebep oldu.</p>



<p><strong>8.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere vehhabiliğin farklılıkları barış içinde bir arada yaşatma kabiliyeti/yetkinliği yoktur. Dolayısıyla sözü edilen gerilimler/ kıyımlar aslında son derece bilinçli bir şekilde yapılmakta, Suriye’nin bir daha belini doğrultamaması, yani kırılgan otomilere mahkûm olması için özellikle ihdas/ icra edilmektedir. Kısa ve orta vadede bu gerilimler gerekçe gösterilerek etnik-mezhebi gettolar ve/veya otonomiler ihdas edilecektir diye düşünüyorum.</p>



<p><strong>9.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’deki iç savaş bu ülkenin kendi iç dinamikleriyle oluşan, sevk ve idare edilen bir gerçeklik olmaktan ziyade, küresel ve bölgesel aktörlerin (ve bu aktörler tarafından yönetilen mobil paramiliter çetelerin/paralı askerlerin) inisiyatifinde doğdu-büyüdü-gelişti ve netice aldı. Dolayısıyla ortada ilmi entelektüel kadroları olan, sistemli-uzun erimli stratejik hareket kabiliyetine sahip ve en önemlisi de güçlü toplumsal desteği olan örgütlü muhalif bir hareket yoktu. Bu itibarla sözü edilen gruplara duyulan güvensizlik saha gerçekliğinden kopukluk ve tarihsel önyargılardan değil, sömürgeci-kapitalist hegemonyanın Ortadoğu havzasında gerçekleştirmek istediği dizayn operasyonlarına dair yakın ve uzak geçmişteki örneklerden kaynaklanıyor.</p>



<p><strong>10</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Yeni Suriye artık kapitalist-şirketokrasi düzeninin dilediği gibi at koşturacağı bir yer. Tıpkı Körfez Emirlikleri gibi… Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri Emevi Camii’nde namaz kılma kuyruğuna girerken, Şam’daki lüks otellerde Suriye’nin geleceği küresel şirketlere peşkeş çekiliyordu. Ancak hamaset-popülizm uyuşturucusu alanlar bu acı gerçekle yüzleşeme/z/di. Muhtemeldir ki Türk şirketlerine de belli ölçüde pay verilecek. Irak’ın yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde öyle olmuştu çünkü. Gelinen noktada devlet olma sürecinin gerektirdiği rasyonel adımlarından ziyade, şirketokrasi düzeninin tahkimatı yolunda atılan adımlardan bahsedilebilir.</p>



<p><strong>11.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.</p>



<p><strong>12</strong>. <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Eğitimci, mütefekkir. Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık ve Epistemik Şiddet isimli eserleri kaleme almıştır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/">Kâmil Ergenç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-kamil-ergenc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Hasan Fidan</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-dr-hasan-fidan/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-dr-hasan-fidan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 12:29:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2461</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Bana göre her ikisi de fakat dış dinamiklerin daha fazla belirleyici olduğunun düşünüyorum. Kuşkusuz Suriye halkının, rejime karşı yıllardır süren mücadelesi olmasaydı Esad rejimi yıkılmazdı. Halkın tepkisi ve mücadelesi en belirleyici etkenlerden biridir ancak Esad rejimi Suriye Alevileri ve azınlıklardan sağladığı toplumsal desteği, 80 bin Hizbullah militanı ve Rusya’nın hava gücüyle pekiştirerek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-dr-hasan-fidan/">Dr. Hasan Fidan</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.</strong> <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Bana göre her ikisi de fakat dış dinamiklerin daha fazla belirleyici olduğunun düşünüyorum. Kuşkusuz Suriye halkının, rejime karşı yıllardır süren mücadelesi olmasaydı Esad rejimi yıkılmazdı. Halkın tepkisi ve mücadelesi en belirleyici etkenlerden biridir ancak Esad rejimi Suriye Alevileri ve azınlıklardan sağladığı toplumsal desteği, 80 bin Hizbullah militanı ve Rusya’nın hava gücüyle pekiştirerek silah üzerinden bir üstünlük kurmuştu.</p>



<p>Esad rejiminin dış destek ve silah gücüyle sağladığı üstünlük sürdürülemedi. Çünkü İsrail’in saldırıları, Esad rejimine İran ve Hizbullah’tan gelen desteği zayıflattı. Bu duruma rejimin ekonomik ve siyasi çürümüşlüğü de eklenince rejim öncelikle içerden çöktü, İran ve Hizbullah’ın dışardan verdiği destek de ortadan kalkınca Rusya’nın bir tercihte bulunması gerekiyordu ya Rejime destek vererek maliyetli de olsa Esad’ı iktidarda tutacaktı ya da İsrail, ABD, Türkiye gibi Esad karşıtı blokta yer alan ülkelerle iş birliği yapacaktı.</p>



<p>Rusya kendisi için az maliyetli olan ve çıkarlarını kısmen koruyabileceği tercihi kullandı ve Esad rejiminin çöküşünü engellemedi. Rusya’nın tercihini en iyi açıklayan kanıt, Suriye muhalefetinin Esad rejimine karşı gerçekleştirdiği askerî harekât esnasında hava gücünü muhalefeti engellemek için kullanmamasıdır. Bu değerlendirmelere ek olarak şu notu düşmek lazım. Şener Aktürk hocanın altını çizdiği, 2015 yılında savaşın artık Suriye muhalefeti aleyhine nerdeyse tamamen döndüğü esnada Türkiye’nin muhalefeti, Esad saldırısı ile yok olmaktan kurtarması savaşın yönünü değiştiren gelişme olmuştur.</p>



<p>Özetle Suriye halkının genelinin iç savaşın ilk günlerinden itibaren, yozlaşmış ve zalim bir rejim olan Esad rejiminin karşısında olması ve uzun yıllar boyunca mücadeleden vazgeçmemesi, bu duruma ek olarak uluslararası konjonktürün Esad rejimi aleyhine dönmesi rejimin düşüşüne sağlayan iç ve dış etkenlerdir.</p>



<p><strong>2.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Şara liderliğindeki Suriye Geçici Hükümeti uzun yıllar süren ve Suriye’yi her anlamda tüketen bir iç savaştan ve Irak’taki tecrübeden çok şey öğrenerek çıktı. Bence ilk öğrendikleri şey kendilerinden farklı olan grup, ülke ve topluluklarla irtibata geçme, diyalog halinde olma ve uzlaşma zemini yaratma. Bence Şara ve hükümeti oldukça pragmatik ve uzlaşma yanlısı. Asıl sorunun İsrail ve ABD desteği ile hareket eden azınlıkların uzlaşmaz tutum ve davranışları olduğunu düşünüyorum.</p>



<p>Tabi burada 14 yıl süren iç savaşın çoğunlukla kimlik farklılık ve karşıtlığından kaynaklanan nedenler dolayısıyla çıkması ve Suriye içindeki aktörlerin birbirlerine güvenmek için çok fazla nedene sahip olmamalarının altını çizmek gerekli. Bu vesileyle Suriye’deki en önemli güncel sorunun altını çizmek istiyorum. Merkezi hükümet yani Şara hükümetinin Weberyen anlamda meşru şiddet tekeli oluşturamaması. Azınlıkların içinde yer alan bazı gruplar ve liderleri İsrail ve ABD desteği ile Suriye merkezi hükümetine karşı güç merkezleri oluşturma gayreti içinde. Özetle söylemem gerekirse Suriye Geçici Hükümeti otoritesini meşru bir zeminde ve bütün dünyanın onay ve desteğini alarak sağlamak niyetinde. Fakat azınlıklar içindeki gruplardan bazıları İsrail ve ABD desteği alarak özerklik, otonomi ve bağımsızlık peşinde.</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Bu soru ve değerlendirmeye doğrudan cevap vermek yerine güncel bir Suriye resmi çizmenin sorunun cevabı olacağı kanaatindeyim. İsrail, Suriye’nin Güneyine merkezi hükümetin ağır silahlı birliklerinin girmesine izin vermiyor ve bir gerilim oluştuğunda ise doğrudan Şam’ı ve burada yer alan hükümet binalarını havadan vuruyor. Bu resim zamanla durdurulamazsa, tersine çevrilemezse ve Suriye’nin güneyinde merkezi hükümetin egemenliği tesis edilemezse bu soruya maalesef olumlu yönde bir yanıt vermek zor.</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: ABD; Türkiye, İsrail, YPG/PYD ve Suriye Geçici Hükümeti ile eş zamanlı müttefiklik ilişkisine sahip. ABD, bu aktörlerin bazı kırmızı çizgilerini dikkate almalı ve çıkarlarını göz ardı etmemeli ki bu aktörler üzerinde hegemonyasını sürdürebilsin. Bu çerçevede değerlendirdiğimde, YPG/PYD’nin Akdeniz’e doğru bir koridor oluşturması, Türkiye’nin kırmızı çizgisi olması nedeniyle bence gerçekleşmeyecek, ABD de bu konuda Türkiye’yi karşısına almayacak. Ancak bu durum, YPG/PYD silahlı birliklerinin ortadan kaldırılacağı anlamına gelmiyor.</p>



<p>Çünkü ABD ordusu, bölgeyi az sayıda asker bırakarak kontrol etmeyi amaçlıyor, sahadaki asker ihtiyacını ise YPG/PYD askeri birlikleri aracılıyla karşılamayı hedefliyor. ABD için YPG/PYD, stratejik iş birliği yaptığı ve ABD çıkarlarına hizmet etmesi nedeniyle bölgedeki güçler tarafından ortadan kaldırılması zor bir aktör. YPG/PYD, bölgede varlığını yalnızca ABD’den gelen destekle sürdürebilir. ABD, kendine göbekten bağlı bir bölgesel aktörlerle çalışmayı tercih edecektir yüksek ihtimalle. Bu faktörler bir araya değerlendirdiğimizde, YPG/PYD’nin bölgede fiili varlığını ABD desteğiyle sürdüreceğini; ancak büyük hedeflerini gerçekleştiremeyeceğini düşünüyorum.</p>



<p><strong>5</strong>. <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Bu soruya evet demek mümkün fakat şunu unutmamak gerekiyor. Suriye’de iç savaştan önce karma evlilik oranı %1,2 idi. Yani şunu demek istiyorum: Suriye&#8217;deki farklı etnik ve dini kimliklerin birlikte yaşama kültürü, zannedildiği kadar güçlü değil. Bununla birlikte Suriye halkı artık derin ve büyük bir tecrübeye sahip. Yani bir arada yaşamak zorunda olduklarını ve savaşın bir çözüm olmadığını anlamış durumda.</p>



<p>İç barışını sağlamış ve çatışmalara son vermiş bir Suriye’nin önündeki en büyük engel ise İsrail’in Suriye’yi parçalama amacıyla azınlık grupların hamiliğini yapması. İsrail ve ABD’li Neoconların bölgeyi istikrarsızlaştırma politikaları, bölge halkları ve devletler için en önemi tehdit olmayı sürdürüyor. Suriye’de toplumsal barış için en büyük engel İsrail’dir.</p>



<p><strong>6</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> <br>Suriye iç savaşında yaşananlar, ABD&#8217;nin Irak&#8217;a müdahalesiyle başlayan süreçte yaşananlar, bölgede yaşanan büyük olaylar ve kırılmalar bunca yaşanan tecrübelerden sonra birçok aktör, birçok ders aldı diye düşünüyorum, en başta devletler. HTŞ ve Cumhurbaşkanı Şara, yaşanan tecrübelerden sonra politikanın ve uluslararası siyasetin gerçeklerini ve mantığını kavradı, benzer bir örnek Taliban’dır mesela. Suriye Hükümeti ve lideri El Şara rasyonel, mantıklı ve pragmatik olan neyse bunu yapmaya çalışıyor. Şu aşamada Suriye’de ideolojik bir siyasi programla hareket edilmez bence. Ayrıca Şara ve hükümetin ideolojik bir dönüşüm geçirmesi gerektiğine de inanıyorum, daha kapsayıcı olmalılar.</p>



<p><strong>10</strong>. <strong>Sorunun Cevabı: </strong>ABD bölgede ve Suriye’de en önemli karar verici. Böyle bir güçle, Suriye Geçici Hükümeti’nin görüşmesinden daha mantıklı bir şey olamaz. Suriye Geçici Hükümeti, İsrail hariç bütün küresel ve bölgesel aktörlerle görüşmeli; Suriye halkının lehine olan en mantıklı ve rasyonel kararları almalı.</p>



<p><strong>11.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Tabii ki yapabilir. Yapılmak istendikten sonra bölgesel ve güncel dünya konjonktürü doğru okunduktan sonra gerçekleştirilebilir. Fakat şunu unutmamak gerekiyor, Suriye&#8217;deki geçici hükümet bir egemen aktör değil henüz. Yani bir diğer deyişle meşru şiddet tekeli oluşturabilmiş değil. Demokratik bir açılım geliştirse bile İsrail bunu sabote edecektir. Çünkü İsrail, birlik ve bütünlüğünü sağlamış olan bir Suriye’yi, üstelik İslamcı bir iktidarın olduğu bir Suriye’yi, tehdit olarak görmeye devam edecektir. İsrail’in belirttiğim üzere ana stratejisi istikrarsızlaştırma, zayıf devletler ortaya çıkartma.</p>



<p><strong>12</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye öncelikle çok önemli, ABD’lilerin tabiriyle “anahtar bir ülke”. Dolayısıyla dış aktörler, Suriye’yi kendi haline bırakmayacaktır. Suriye’nin heterojen toplumsal yapısı, azınlık grupların dış güçlerden hami arayışı Suriye’deki iç çatışma ortamını besliyor. ABD ve İsrail, Suriye sahasında İran’ın tekrar nüfuz etmesine izin vermeyecektir. İsrail, Türkiye’nin bölgede egemen dış aktör olmasını engellemek için işgal ve azınlık gruplarla iş birliği politikasını sürdürecektir.</p>



<p>İsrail ve ABD’nin böl, parçala, yönet politikaları Suriye’de Irak’ta ve Libya’dakine benzer bir tablonun çıkma ihtimalini güçlendirmektedir. Weberyen anlamada şiddet tekelinin oluşturulması dünya genelinde devletlerin yalnızca dörtte birinin gerçekleştirebildiği bir istisna. Suriye merkezi hükümeti, azınlık silahlı gruplar ve destekçileri İsrail ve ABD karşısında zayıf durumda bu nedenle Suriye’de istikrarın oluşması uzun bir zaman alacaktır. Bununla birlikte, iç savaş boyunca yaşanan acıların büyüklüğü yeniden büyük bir şiddet sarmalının oluşmasının önündeki en önemli engel olacaktır diye düşünüyorum. Suriye’nin yeniden istikrara ulaşması zordur fakat halkın huzur ve barış istemesi en önemli imkân olacaktır sanıyorum.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Dr. Hasan Fidan, İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde lisans, Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimini 2023 yılında bitirdi. &#8220;ABD Nasıl Küresel Hegemon Güç Oldu: ABD-Mısır İlişkileri Örneği&#8221; isimli kitabı 2025 yılında Kritik Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Çalışma alanları ABD hegemonyası, Neo-Gramşiyan kuram, Ortadoğu siyaseti, Mısır, Suriye ve Türkiye iç ve dış politikasıdır. Akademisyen ve kamu görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-dr-hasan-fidan/">Dr. Hasan Fidan</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-dr-hasan-fidan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bülent Şahin Erdeğer</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-bulent-sahin-erdeger/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-bulent-sahin-erdeger/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 11:57:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2453</guid>

					<description><![CDATA[<p>1.Sorunun Cevabı: Suriye’yi sabırla ve günaşırı takip edenler için 27 Kasım-8 Aralık süreci şaşırtıcı ve ani değildi. Ülkede biriken sosyolojik ve siyasi çöküşün kırılma anıydı. Rusya Suriye’de bazı muhalif gruplarla maaş ve özerklik karşılığında saf değiştirme anlaşmaları yapmıştı. Anlaşmaya yanaşmayanları da aşama aşama İdlib’e sürmüştü. İran ise Rusya’nın aksine Suriye’de, İsrail’in Filistin’de uyguladığı demografik işgal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-bulent-sahin-erdeger/">Bülent Şahin Erdeğer</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’yi sabırla ve günaşırı takip edenler için 27 Kasım-8 Aralık süreci şaşırtıcı ve ani değildi. Ülkede biriken sosyolojik ve siyasi çöküşün kırılma anıydı.</p>



<p>Rusya Suriye’de bazı muhalif gruplarla maaş ve özerklik karşılığında saf değiştirme anlaşmaları yapmıştı. Anlaşmaya yanaşmayanları da aşama aşama İdlib’e sürmüştü. İran ise Rusya’nın aksine Suriye’de, İsrail’in Filistin’de uyguladığı demografik işgal ve kültür emperyalizmi politikaları yürütüyordu. Bu iki emperyal güç, muhaliflere karşı 2018’de ilan edilen zafer sonrası Esed bölgelerinde kendi aralarında paylaşım rekabetine başladılar.</p>



<p>Bu rekabete eli mahkûm olan Esed rejimi de ömrünü uzatmaya çabalaya dursun 2018 sonrası oluşan yeni statükoda rejim bölgeleri ağır bir ekonomik çöküş yaşarken iç göç ile nüfus patlaması yaşayan İdlib ekonomik gelişmeye şahit oluyordu. Aslında tam tersi olması beklendiğinden bu sefalet hali de rejimin tabanının erimesine yol açtı. 2018’de rejim Rusya ve İran’dan kendisine yapılan mâli desteği kontrol ettiği bölgelerdeki yıkımı inşaya harcamadı. Bu da sefalet tablosundan sorumlu tutulmasına yol açtı.</p>



<p>Bu kırılmayı elbette küresel güç dengelerindeki değişimler tetikledi. Rusya Ukrayna’yı tümüyle işgal ve Kiev’e askeri darbe girişimlerinde başarısız oldu. 24 Şubat 2022’de başlayan saldırıları Ukrayna’daki Rus azınlık bölgeleri dışında nihai hedefine ulaşamadı. Ardından da 23 Ağustos 2023’te Wagner’in patronu Yevgeni Prigojin öldürüldü. Tüm gelişmeler Rusya’nın Afrika’daki ataklarının ya durması ya geri çekilmesi ile sonuçlandı. Öte yandan 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırması Ortadoğu’daki statükoların değişimi için yeni bir eşik oldu. Afrika ve Ortadoğu’da zayıflayan ve gerileyen Rusya’ya İran da eklenmiş oluyordu. İsrail’e saldıran Hizbullah alacağı ağır cevap sonrası üst ve orta düzey kadrolarını kaybederken kurtarılmış bölgesi Güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı. Ardından İran’ın Irak’taki ve Yemen’deki vekil güçleri üzerinden yürüttüğü saldırılar bizzat İsrail-İran savaşına evrildi. Tüm bu süreç de İran’ın teknik ve sosyolojik olarak zayıflığını ortaya koymuştu. İran rejimi hem içeriden yükselen yeni bir toplumsal devrim korkusuyla hem de bölgede kendisine yönelecek halk isyanlarına karşın geri adım atmaya başladı. Rusya’nın ve Şam rejiminin 7 Ekim 23 sonrası İsrail’e karşı sessiz moda geçmesi de İran ve Hizbullah’ın Suriye’de önce zayıflaması ardından da çekilmesinde büyük bir etken.</p>



<p>Tüm bunlar yaşanırken HTŞ İdlib’de kurduğu sivil hükümet-askeri direniş düzenini geliştirdi. Hem bölge halkıyla ve Türkiye, Katar gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirdi hem de radikal unsurları ya entegre etti ya da tasfiye etti. Askeri yeteneklerini arttırdı. 27 Kasım 24’te başlayan “Saldırganlığı Caydırma Operasyonu” işte bu bağlamda caydırmayı da aşarak kırılmayı tetikledi. Kabaca özetlediğim bu uluslararası denklem ve yerel çürüme yok sayılarak 8 Aralık Devrimi’nin bir sürprizmiş gibi algılanması ya bilgi eksikliğinden ya da Esed rejimine duyulan ideolojik/mezhepçi güvenden kaynaklanıyor.</p>



<p>HTŞ öncülüğündeki silahlı güçler ideolojik olarak oldukça motive iken rejim tarafında büyük bir moral bozukluğu, bezmişlik vardı. Tüm bu arka planı göz ardı ederek 8 Aralık Devrimi anlaşılamaz. Batı akademisinde İdlib’te yaşanan 2018-2024 arasında yaşanan yönetim tecrübesi üzerine ciddi çalışmalar yapılırken Türkiye’de ise Suriye’de gerçekten ne yaşanıp neler olduğuna dair büyük bir cehalet hakimdi.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı:</strong> HTŞ örgüt refleksinden 2018-2024 tecrübesi sayesinde yavaş yavaş uzaklaşıyor. Ancak HTŞ’nin zaafı bir Heyet yani platform olması. Yani çatı yapılanma olarak altında birçok grubu barındırıyor. Tüm bu grupların devlet formasyonuna evrilmesi de bir süreç ister. HTŞ liderliği bunu kendisini de feshederek devletleşme şeklinde başarmaya çalışıyor. Yeni ordunun inşasında bu grupların entegrasyonu metodunu izliyor. Lazkiye-Tartus isyanı olmasaydı süreç daha da hızlanacaktı ama isyan intikam saldırılarını da tetikledi. Olaylar sivil katliamına dönüştü. Asayişin sağlanması için İsrail saldırılarının durması, Dürziler aracılığıyla İsrail sopasının kalkması gerek. Bunun yolu da ABD üzerinden bu saldırganlığın geriletilmesini zorunlu kılıyor. Aynı durum PYD-SDG ile entegrasyon sorunu için de geçerli. Tüm bunlara rağmen Şam sokağı “uçurumun kenarından gitsek de yolda iyi gidiyoruz” diyoruz. İyimserlik geçtiğimiz 1 yılda topluma hâkim olan duygu.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı</strong>: Her iki yaklaşım da abartılı. Gerçek olan ise İsrail yönetiminin Şara yönetimini bir tehdit olarak görmesi. Bu sebeple 8 Aralık’taki otorite boşluğundan yararlanıp Golan’daki tampon bölgeyi işgal etmesi, Şara yönetimindeki askeri tesisleri bombalaması, Yeni Şam yönetimine düşmanlık etmesi somut gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Bu da İsrail’in Suriye’deki yeni durumdan rahatsız olduğunu, onu kontrol altında tutmak istediğini gösteriyor. İrancı ya da Putin-Çin destekli Avrasyacı komplo teorileri ile beyinleri felç olmuş kişilerin bu gerçeğe rağmen yaymaya çalıştıkları tezviratların da o sebeple herhangi bir değeri ya da ciddiyeti yok. Peki Kudüs’ün yolu Suriye’den mi geçiyor? Belki Uzun vaadede evet. O sebeple zaten İsrail potansiyel tehdit görüyor. Ancak yakın vadede Suriye’nin yerle bir olmuş koca bir enkaz olması, yeni doğmuş zayıflıkta bir yönetim olması İsrail gibi güç odağı karşısında temkinli ve sağduyulu olmasını zorunlu kılıyor.</p>



<p><strong>4. Sorunun Cevabı:</strong> Şam yönetiminin temel politikasının tüm unsurları entegre etmek olduğunu belirtmiştim. PYD-SDG için de bu süreç işletilmeye çalışılıyor ancak bir fark var Dürzi ve Nusayrilerden. O da PYD’nin tıpkı HTŞ gibi iç savaş sürecinde bir yönetim modeli tecrübesine sahip olması. Dolayısıyla hem askeri hem sivil kanatlarıyla birçok kazanımını kökleştirmiş bir yapıdan herşeyini bırakmasını istemek rasyonel değil. PYD-SDG’nin de Türkiyesiz, Şamsız yaşayabilmesi sürdürülebilir değil. Dolayısıyla orta bir yol bulunmak zorunda. Müzakereler bunun için önemli. Ama müzakere ancak güç dengesi ile anlamlıdır ki askeri seçenek bu sebeple masada tutuluyor.</p>



<p><strong>5. Sorunun Cevabı:</strong> Evet. Ben iyimserlerdenim. 61 yıllık diktatörlük ağır travmalar bıraksa da olaylar sıcağı sıcağınayken bile ülkenin %80’inini teşkil eden Sünnilerden Nusayri sivillere yönelik kitlesel saldırılar gerçekleşmedi. Devrik rejimin savaş suçları işleyen figürleri Nusayriler arasında saklanmasına rağmen bu olmadı. Büyük bir vakar gösterilmiş oluyordu. Bu bir birlikte yaşam iradesidir. Aynı durum tabanı olmasa da ruhban sınıfı açısından Esed’in yanında duran Hristiyanlar için de Dürziler için de geçerli. %3’lük Şiilere yönelik de kitlesel saldırılar görülmedi. Bunlar iyimserliği besliyor ama bir de riskler var. İsyan girişimleri, devrik rejimde görev almış suçlularının korunması gibi durumlar münferit tepkileri kitleselleştirebilir. Geçmişte HTŞ çatısında yer almış radikal Selefi unsurların ötekileştirici tutumları da. Bu riskleri azaltmak için daha fazla kamu diplomasisi yapmalı Şam yönetimi.</p>



<p><strong>6. Sorunun Cevabı:</strong> Yukarıda belirttiğim üzere HTŞ 2018-2024 yılları arasında İdlip’te yönetim ve halkla ilişkiler tecrübesi kazandı. Alt ve üst yapısı 9 şiddetinde deprem etkisiyle yerle bir olmuş, birlikte yaşama kültürü dinamitlenmiş lanetli bir enkaz devralmış çiçeği burnunda bir yönetimin küresel sistemle uyumsuz olması akıl dışı olur. Terör kavramının göreceliliğini de dikkate almak gerekir. Geçmişte terör örgütü olarak tanımlanan bir çok silahlı hareket devletleşmesinin ardından meşru olarak tanınmıştır. Türkiye, İsrail, Cezayir, İran, Fransa, ABD, Güney Afrika vb. birçok ulus devletin kurucu kadroları için bu böyleyken neden yeni Suriye yönetimi için aksi olsun? Örneğin Hizbullah terör örgütü olarak görülüyor ancak Lübnan Meclisi’nde meşru yasal bir parti hatta iktidar ortağı. BM Genel Sekreteri’nin muhatap aldığı bir kurum. Kaldı ki HTŞ El Kaide’den ayrıldığını yıllar önce deklare etmiş bir hareket. HTŞ’nin 2018-2024 döneminde sivillere yönelik bir şiddet eylemi de yok. Biz bir hareketin ya da kişinin geçmişindeki bir hareketten dolayı ömrünün sonuna kadar lanetlenmesini mi istiyoruz yoksa problemli metotlarını terk etmesini ve gelişmesini mi? Bugün Terörsüz Türkiye sürecinde de aynı durum var. Sorunun çözümü mü yoksa sonuçsuz intikam döngüsü mü hedefimiz?</p>



<p><strong>7. Sorunun Cevabı:</strong> Vatandaşlık bilinci toplumsal mühendislikle oluşacak bir şey değildir. Bir süreci gerektirir. O sürecin öncesinden “15 Mart Suriye Devrimi” başlangıcıyla yavaş yavaş söylemsel olarak mayalandığını söyleyebiliriz. Üniter Ulus olmaktan ziyade birarada yaşayabilecek çoğulcu bir toplumsallaşmayı hedeflemek gerekir. Suriye buna müsait ama riskler de halen canlı.</p>



<p><strong>8. Sorunun Cevabı</strong>: Suriye toplumunun %12’sini teşkil eden Nusayrilerin liderliğinin sorumsuz ve hain olduğunu açıkça söyleyebiliriz. Halen yaşanan değişimi okuyamıyorlar. Devrimlerde bu genellikle yaşanır. İran Devriminde de Sovyet Devriminde de Çin Devriminde de karşı devrimciler bir umutla isyan ederler ama genellikle toplumsal tabanlarını yitirdiklerinden bastırılırlar. Nusayri tabanda bu gerçekliğin okunduğunu ama liderliğin halen eskiye umutlarının sürdüğünü görüyoruz. Ama onlar da alışacaklar ve süreç içinde yeni denkleme entegre olacaklar.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Bu güvensizliği mezhepçi ve ideolojik önyargılar besliyor. İrancılık, Avrasyacılık, Kemalizm, Komplocu Muhafazakâr gelenekçilik, üstenci Osmanlıcılık, Kürtçülük, Arapçılık, Türkçülük ve Selefi radikalizmi gibi çok farklı kesimleri zehirleyen söylemlerin kesişme noktası bu güvensizliği propaganda ediyor. Analiz saha gerçekliğini, Ortadoğu sosyolojisini birçok faktörü soğukkanlı ve empati yaparak değerlendirmeyi gerektirir. Bu soğukkanlılık ve empati ise hem tutarlı sosyolojik metodoloji hem insaflı adalet ahlakını gerektiriyor. Bunların hiçbiri Türkiye’de yok ististisnalar dışında. Dolayısıyla konu Suriye olunca tüm kavramlar tuzaklanmış değerlendirmelerin, tartışmaların zemini mayın tarlası gibi.</p>



<p>HTŞ’nin anlaşılması için İslamcılığın temel kavramlarının doğru anlaşılması gerek. Sonra da Küresel Cihad eylem teorisinin anlaşılması lazım. 11 Eylül sonrası Küresel Cihad hareketi nasıl kollara ayrıldı iç tartışmalar nelerdi? Bu süreçte Suriye’deki devrim mücadelesi hangi merhalelerden geçti. HTŞ’nin 2018-2024 İdlib Modeli nedir bunların iyi analiz edilmesi gerekiyor. Türkiye’de örneğin Filistin konusunda böyle bir kötülük/şüphe/komplo kesişmesi olmadığından güzel bir örnek. Hamas’a uygulanan sosyolojik metodoloji ve empati HTŞ’ye gösterilmiyor. Oysa ideolojik form olarak birbirlerine benzer iki İslamcı direniş örgütleri. Filistinli örgütleri kurdukları uluslararası pragmatist ilişkiler, lider kadrolarının açıklamaları vb Şara için sorulacak tüm sorular Hamas liderleri için de sorulabilir.</p>



<p><strong>10. Sorunun Cevabı:</strong> Dünyada bir güç hiyerarşisi ve bu hiyerarşiye göre oluşan uluslararası dengeler düzeni var. Güç orantısızlığı ise ortada. Çiçeği burnunda ve çok ağır bir enkaz devralmış Şam yönetiminden ucuz kahramanlık beklemek ya hayalciliğin ya da art niyetin sonucu olabilir. Bu bir teslimiyet mi? Teslimiyet gibi ağır bir hüküm vermek için ahkam kesen tuzu kuru olmak gerekiyor. Peki ben soruyorum Şam yönetiminin finans desteği aradığı Körfez ülkeleri İbrahim Anlaşmalarına koşarken, Kazakistan bile can atarken Trump yönetimi buna zorlarken Şara neden İbrahim Anlaşmalarını imzalamadı ve aksi açıklamalarda bulundu? Teslimiyetçi sözüm ona “ajan” biri böyle mi yapar? Böyle hariçten gazel okumak yerine bu yeni yönetime alkış tutmak ya da lanet okumak yerine sağlıklı ilişkiler kurmak, hukuk geliştirmek ve bu ilişkiler üzerinden varsa endişeler bunları iletmek şeklinde olmalıdır.</p>



<p><strong>11. Sorunun Cevabı:</strong> Suriye’den böyle büyük bir şey istemek biraz fazla. Ama potansiyel var mı evet. Suriye Lübnan’da yaşanan iç savaş benzeri bir iç savaş yaşamadı. En başından beri Esed rejimi Kasım Süleymani’nin şeytani aklına uyup savaşı mezhep savaşına dönüştürmeye çalışsa da Suriyeli direnişçiler ısrarla çatışmanın halk ve diktatörlük arasında olduğu söylemine sahip çıktı. Elbette bu süreçte Sünni mezhepçiliği de beslenmiş oldu ama hiçbir zaman egemen söylem olmadı. Özgün bir medeniyet cevabı verilmemesi için büyük bir engel yok. Nusayri siviller eski denklemde yaşamadıkları bilinciyle yeni düzene entegre olurlarsa büyük aşama kaydedilir. 12 İmamcı ve İsmaili Şiiler ile Hristiyanlar bu konuda daha makul davranıyor. Dürziler de İsrail’le iş tutmanın zararlarını orta vadede görecekler.</p>



<p><strong>12. Sorunun Cevabı:</strong> Kanaatimce bu senaryoyu küçük hesaplar yapanların başarısı ya da başarısızlığı belirleyecek. Şam yönetiminin azınlıkları entegrasyonda kamu diplomasisini daha aktif kullanması, eşit yurttaşlık temelinde kazan-kazan alanlarını genişletmesi gerekiyor. SDG ile uzlaşı için orta bir yolun bulunması bu sebeple gerekli. Genel Af olumlu bir adımdı. Yeni yönetimin uzattığı eli havada bırakmazlarsa Nusayriler de sürecin ortağı olabilirler. Ama önce gerçekten alt yapı ve üst yapının imarı gerekiyor. Enkazın kaldırılması ve yeni bir ülke inşa etmek aynı zamanda istikrarın da şartı. Bunun için de finans desteği gerekiyor ki Yeni Şam’ın Türkiye-Körfez denge politikası da tam da bu sebeple uygulanıyor. Şam Türkiye ile birlikte SDG ile uzlaşabilirse petrol gelirlerine de kavuşacak. İnşa istikrar sürecini hızlandırdıkça Nusayri ve hatta Dürzi isyan-terör-parçalanma riski de azalacaktır. Bu iyimser senaryoya kötümser durumdan daha yakınız hatta kısmen de uygulanmaya başlandı bile.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>1980’de Kocaeli’nin Derince ilçesinde doğdu. Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümünde eğitim alan Erdeğer, 2006’da Arapça eğitimi için Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. 2008’de Şam Üniversitesi Yabancılar İçin Arapça Enstitüsü’nden mezun oldu. 2008’de Türkiye’ye dönen Erdeğer, gazeteciliğe başladı. Pek çok röportaj ve haber metnine imza atan Erdeğer’in ayrıca birçok dergide Ortadoğu’ya dair analiz makaleleri yayımlandı. Bu süreçte mesleki hayatının dışında gençlerle Kur’ân, Batı Düşüncesi Tarihi ve Dinler Tarihi alanlarında farklı STK’larda birçok atölye çalışması yürüten Erdeğer, 2012’de Anadolu Ajansı Ortadoğu ve Afrika Bölge Müdürlüğü’nün kuruluşunda yer aldı. 2013’ten 2014 sonuna kadar AA Libya Temsilciliği yapan Erdeğer, 2016’da AA’dan ayrılarak çeşitli STK’larda görev aldı. Ağustos 2017-Mart 2024 arasında Şarku’l Avsat gazetesi haber editörlüğü görevini yürüten Bülent Şahin Erdeğer hâlihazırda Habertürk TV’de çalışıyor. Ayrıca Serbestiyet, Independent Türkçe ve Perspektif gibi çevrimiçi haber sitelerinde köşe yazıları ve röportaj-haberleri yayımlanmaya devam ediyor. Erdeğer’in çalışma alanları Ortadoğu sosyolojisi, dış haberler, İslam düşüncesi ve dinler tarihidir. Bülent Şahin Erdeğer hâlen Üsküdar’da Küresel Dinler Tarihi Atölyesi’nde Kur’an Arkeolojisi yöntemi ile çalışmalar yürütmektedir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-bulent-sahin-erdeger/">Bülent Şahin Erdeğer</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-bulent-sahin-erdeger/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doç. Dr. Bekir Gündoğmuş</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-doc-dr-bekir-gundogmus/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-doc-dr-bekir-gundogmus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 11:40:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2446</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Esasında 8 Aralık’ta yaşanan gelişmelerin bütün bu saydığınız yorumlamaları içerecek şekilde birbiriyle bağlantılı bir muhtevaya sahip olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Aksi takdirde sınırlı sayıda bir askeri güce sahip olan HTŞ’nin Halep kuşatmasının hemen ardından kısa bir sürede Şam’a kadar nüfuz edebilmesini doğru tahlil etmek mümkün olmayacaktır. Şunu net olarak ifade etmek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-doc-dr-bekir-gundogmus/">Doç. Dr. Bekir Gündoğmuş</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Esasında 8 Aralık’ta yaşanan gelişmelerin bütün bu saydığınız yorumlamaları içerecek şekilde birbiriyle bağlantılı bir muhtevaya sahip olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Aksi takdirde sınırlı sayıda bir askeri güce sahip olan HTŞ’nin Halep kuşatmasının hemen ardından kısa bir sürede Şam’a kadar nüfuz edebilmesini doğru tahlil etmek mümkün olmayacaktır. Şunu net olarak ifade etmek gerekir ki, 8 Aralık’a gidilen süreçte Beşar Esad’ın meşruiyetini fiilen yitirmiş bir lider haline gelmesi, adeta tüm tarafların üzerinde ittifak ettiği bir gerçeklik halini almıştı.</p>



<p>Bu durum yalnızca muhalifler ya da onlara destek veren ülkeler açısından değil Esad yönetimine destek veren Rusya ve İran açısından da benzerlik içermektedir. Rusya’nın Ukrayna Savaşı’nın getirdiği askeri ve ekonomik yükten kaynaklı olarak Suriye’de yeni politika arayışlarına girmesi, İran’ın bölgesel rekabeti sürdürebilmek adına kendi iç istikrarını sağlamaya yönelmesi muhtemel motivasyonlar olarak düşünülebilir.</p>



<p>Dolayısıyla Suriye’nin yeni bir yol haritasına yönelmesi beklenen bir durum haline gelmişti. Nitekim o dönemde yayınlanan açık kaynaklara ya da saha raporlarına baktığımızda beklenen değişimin ne zaman olabileceği üzerinde yoğunlaşıldığı fark edilmektedir. Esad dışında Suriye siyasetinde öne çıkan belirgin tek siyasi aktör ise, her ne kadar küresel ölçekte 8 Aralık sonrası bilinen bir figür haline gelmiş olsa da 2017’den itibaren 5 milyon gibi büyük bir nüfusa sahip hale gelen İdlib’i yöneten Ahmet Şara’ydı.</p>



<p>Şara’nın bu beklenen değişimi gerçekleştirmesi anlamında uluslararası bağlantılar kurmasını, bölgesel ve küresel aktörlerle anlaşma arayışlarına girmesini sürpriz bir gelişme ya da olmayacak bir seçenek olarak değerlendirmek gerçekçi görünmemektedir. Bu nedenle 8 Aralık’ı, içeride Suriyelilerin uzun yıllar süresince verdiği mücadeleyi ıskalamadan, küresel aktörlerin de içinde olduğu jeopolitik bir mutabakat üzerinden okumak daha yerinde olacaktır.</p>



<p><strong>2.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Şu ana kadar yeni yönetimin ortaya koyduğu performans, devlet aklı ile hareket edileceği izlenimi vermektedir. 8 Aralık’ın hemen ardından ilan edilen genel af, acıları henüz çok taze olan kitleler üzerinde teenni ile hareket edilmesi düşüncesini doğurması bakımından önemli olmuştur.</p>



<p>Elbette Esad rejiminin ve destekçilerinin işlediği katliamların intikamını almak isteyenler olabilir, ancak Dürzilerin ve Nusayrilerin içerisinden bazı grupların doğrudan Suriye ordusuna yönelik saldırılarına verilen karşılık dışında topyekün bir sindirme ya da şiddet politikasının yürütülmediği aşikâr haldedir. Ekim ayında Anayasa hazırlığında görev alacak Kurucu Meclis için yapılan seçimlerde farklı inanç gruplarına yer verilmesi de bu politikanın devamı olarak görülebilir.</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Burada Suriye’nin konumunu doğru değerlendirmek gerekiyor. Suriye 2011 yılından beri yaşadığı işgal ve savaş ortamından ötürü oldukça yıprandı. Halk yorgun, ekonomi çökmüş, şehirler harap olmuş, kurumlar zafiyete uğramış vaziyette. Esad, Rusya’ya güvenli şekilde intikaline müsaade edilmesi karşılığında ülkenin stratejik askeri bilgilerini ve konumlarını İsrail’e vererek orduyu adeta yok etmiş durumda. Suriye, adeta sil baştan yeniden kurulmak zorunda. Kaldı ki, restorasyon sıfırdan yapılacak bir inşadan daha zor bir süreç gerektiriyor. Çünkü yeniden inşa sürerken hayat ve onun getirdiği karmaşa da artarak devam ediyor. Bu durumda, zikredilen iki cenahın fikirleri de tespitten ya da temenniden öteye gidemeyen nitelik arz ediyor.</p>



<p>Suriye’nin bugün İsrail karşısında hamle yapmasını beklemek gerçekçi görünmemektedir. Ancak Suriye’nin iç istikrara kavuşabilmesi de İsrail’in saldırganlığının durdurulmasından geçmektedir. Yeni yönetimin bir yandan ABD ve AB ile kurmaya çalıştığı iş birlikleri diğer yandan Rusya, Çin ve İran’a yönelik ılımlı politikalar izlemesi bu meyanda bir denge arayışı olarak değerlendirilebilir. Bu noktada Suriye’nin 7 Aralık vurgusu yaparak İsrail’in zapt ettiği bölgelerden çekilmesini şart olarak öne sürdüğünü biliyoruz. Diplomatik anlamda bu tezin sürekli dile getirilmesi önemlidir.</p>



<p>Bugünden bakarak Suriye’nin Golan tepeleri ya da genel Filistin politikasında nasıl bir aşama kat edeceğini söylemek kolay olmamakla birlikte 8 Aralık sonrası yaptığımız son iki Suriye ziyaretinde kolaylıkla gözlemleyebildiğimiz husus, Suriye toplumunda ve siyasetinde İsrail’e karşı ciddi bir öfkenin varlığıdır. Suriye’nin İran’dan Lübnan’a ve Filistin’e uzanan hat üzerinde lojistik merkez olmanın ötesine geçip bir cephe hattına dönüşmesi ancak ilerleyen dönemde cevabını bulabileceğimiz bir husustur.</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> 8 Aralık’tan hemen birkaç gün sonra yaptığımız saha görüşmelerinde yetkililerden elde ettiğimiz bilgi; sürecin müzakere öncelikli yürütüleceği ve asla özerk bir yapıya müsaade edilmeyeceği konusunda teminat alındığı yönündeydi. Bugün itibariyle halen bu tercihin devam ettirildiği görülmektedir. Malum olduğu üzere, PYD/YPG’nin ABD desteğini almasının açıklanan temel nedeni, DEAŞ’la mücadeledir. Şara yönetimi yakın zamanda ABD ile vardığı anlaşma çerçevesinde DEAŞ’a karşı koalisyonda yer alacağını açıklayarak PYD/YPG’nin meşruiyet zeminini zayıflatmış görünmektedir. Şayet Şara’nın ABD’nin desteğini aldığı varsayımıyla hareket edilirse kabul edilmelidir ki, Şara’nın güçlü lider profili çizebilmesinin yolu Suriye’de otoritesini kurabilmesinden geçmektedir. PYD/YPG meselesini çözemeyen Şara yönetiminin Dürzi ve Nusayri bölgelerinde istikrarı sağlaması mümkün olmayacaktır. Bundan dolayı, müzakere yoluyla çözülmemesi durumunda askeri seçeneğin masaya gelmesi kaçınılmazdır.</p>



<p><strong>5</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Suriye, yaşadığı siyasal gelişmelerden ötürü uluslaşma süreci yaşamamış olmakla birlikte toplumsal olarak birlikte yaşam kültürüne sahip bir ülke konumundadır. Farklı etnik ve dini gruplar asırlardır aynı mahallelerde, aynı çarşılarda birlikte yaşayabildiklerini ispat etmişlerdir. Burada sorun olan ya da bundan sonrası için sorun teşkil edecek olan, büyük ölçüde dış müdahaleler ya da kötü yönetim tercihleridir. Suriye’nin geleceğine sadece Suriyeliler karar verebilirse, küresel ya da bölgesel aktörler devreye girmezse toplumsal yapı bakımından zemin müsaittir. Anayasa yapım süreci bu noktada fikir verici mahiyet arz edecektir.</p>



<p><strong>6</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Kesinlikle. 8 Aralık sonrası verdiği izlenim Ahmet Şara’nın pragmatik yönünün ne denli güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Terör suçlusundan yönetilebilir aktör haline gelme durumu ilk kez Şara ile ortaya çıkan bir husus değildir elbette. Ancak Şara, Amerikan bilardosu ya da basketbol oynarken çekilen görüntüleri ile hem kendi toplumuna hem dış dünyaya mesaj vermeyi tercih ederek oldukça dikkat çekici bir liderlik profili çizmektedir. Şara’nın selefi çizgiden saparak geldiği bu nokta, Selefi ekollere verdiği mesaj açısından da önemlidir.</p>



<p><strong>7.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Bu husus, Şara’nın Suriye’de toprak bütünlüğünü sağlamasından sonraki aşamada yeni anayasa süreciyle birlikte gözlemlenebilecek durumdadır. Zira tebaa kültüründen vatandaşlığa geçişin aşağıdan yukarıya doğru bir ivmeyle mi yoksa yukarıdan aşağıya doğru tepeden inmeci bir formatla mı sağlanacağı konusu bu dönemde gündeme gelecektir. Tepeden inmeci tarz, ülke genelinde güçlü otorite olunması ve buna bağlı politikaların hayata geçirilmesiyle ancak mümkündür. Aşağıdan yukarıya olabilmesinin yolu da gerçek anlamda sivil toplumun güçlendirilmesiyle gerçekleşebilecektir.</p>



<p><strong>8.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Hali hazırda en büyük iç risk konumunda olan PYD/YPG meselesi çözüme kavuştuktan sonra diğer grupların kontrol altına alınmasının çok daha kolay bir zeminde yürüyeceği kanaatindeyim.</p>



<p><strong>9.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong>Bunu doğrudan bu şekilde ifade etmek haksızlık olacaktır diye düşünüyorum. ABD ve İsrail’in bölgesel politikaları göz önüne alındığında olayları dışarıdan takip edenlerin küresel dengeler bağlamında tahlillere yönelmesi kimi zaman doğru tespitler yapmalarına fırsat tanırken kimi zaman da yerel dinamikleri göz ardı etmelerine neden olmaktadır. Burada belki sorun olan nokta, yaşanan gelişmeler karşısında mevcut tespitlerde güncelleme yapmamak ve daha da önemlisi buna göre politika geliştirmemek konusunda ısrar etmektedir. Elbette siyasette bir dakika bile uzun süre olabilir. Ancak bugünkü durumu esas alıp Şara’nın uzun yıllar Suriye’yi yönetecek aktör olacağını kabul edersek, Şara yönetimiyle ve yeni Suriye ile gerek devlet bazında gerekse toplum bazında ilişkiler geliştirmek, Türkiye açısından da Türkiye’deki politik ya da iktisadi çevreler ve elbette sivil toplum açısından da bir kazanç olarak görülmelidir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Bekir Gündoğmuş, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında doktorasını tamamlamıştır. Siyasal Hayat ve Kurumlar Doçenti olarak akademisyenliğe devam etmektedir.</p>



<p>Akademik çalışmalarını Yurtdışı Türkler (Avrupa), göç ve diaspora alanlarında yoğunlaştıran Gündoğmuş, çeşitli gazete ve televizyonlarda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunmakta, yurt içi- yurtdışı konferans ve seminerlere katılmaktadır. Sivil toplum çalışmalarına da katkı sunan Gündoğmuş, halen Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) Başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-doc-dr-bekir-gundogmus/">Doç. Dr. Bekir Gündoğmuş</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-doc-dr-bekir-gundogmus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Örs</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-ahmet-ors/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-ahmet-ors/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 11:23:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2448</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Pek çok kişi ve çevrenin bu neticeyi beklemediğini söylemeliyim. Egemen dünya düzeninin ittifakı elbette bu finalde de tesirini hissettirmiştir. Yeni dönemde ABD’nin Suriye’de öne çıkan rolü ve Rusya’nın da hem ülkede devam eden fiilî varlığı hem yeni aktörlerle geliştirdiği diplomatik münasebetleri, Suriye için nasıl bir siyasal iklimin hazırlandığını kanıtlamaktadır. 2. Sorunun Cevabı: [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-ahmet-ors/">Ahmet Örs</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1.</strong> <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Pek çok kişi ve çevrenin bu neticeyi beklemediğini söylemeliyim. Egemen dünya düzeninin ittifakı elbette bu finalde de tesirini hissettirmiştir. Yeni dönemde ABD’nin Suriye’de öne çıkan rolü ve Rusya’nın da hem ülkede devam eden fiilî varlığı hem yeni aktörlerle geliştirdiği diplomatik münasebetleri, Suriye için nasıl bir siyasal iklimin hazırlandığını kanıtlamaktadır.</p>



<p><strong>2.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: “Devlet aklı”na ulaşmanın matah bir hedef olmadığı inancındayım. Her türlü örgütlülük ancak şûrâya verdiği ehemmiyet ölçüsünde kıymete sahiptir. Özellikle İslam âlemindeki “modern devlet” arzusunun, Müslümanların hakikat üzerine layıkıyla kafa yormaktan ısrarla imtina ettiklerinin açık kanıtıdır. Ayrıca bunca acılar üreten bir iç savaştan geriye intikam duygularının kalmaması neredeyse imkânsızdır. Delik deşik edilen bir toplumsal yapıdan ıslah süreçleri beklemek fazla naiflik olur. Bahsettiğiniz farklı grupların kendi şûrâlarını oluşturmalarını tercih ederim. Yeni bir ulus devlet taklidinden kimseye hayır gelmeyecektir.</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Türkiye’deki bir kısım dindar çevrenin bahsettiğiniz söylemlerinin AKP iktidarının hamasetiyle oluştuğu, özellikle Gazze’deki soykırım savaşı münasebetiyle iyice anlaşılmış olmalıdır. Emperyalist devlet ev organizasyonlarla Filistin, Ukrayna, İran gibi sıcak coğrafyalarda pratize edilerek somutlanan egemen dünya düzeninin, Suriye’deki yeni süreçten nasıl etkilendiğine bakmak sanırım sorunuzun doğru cevabının verilmesini sağlayacaktır. İran’a, Katar’a uzanan bir dikensiz gül bahçesi olarak Suriye hava sahası, bütün direniş unsurlarının bertaraf edildiği ya da edileceği yeni ve başka bir Ortadoğu/Batı Asya gerçeği tabloyu netleştirmekte ve emperyalizmin bölgesel restorasyonunun hangi yönde işlediğini açıkça göstermektedir. Gerçeklerle yüzleşme cesareti olmayanların hamasete sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Unutmayalım ki güneş balçıkla sıvanmaz!</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: “Uluslararası hukuk” referansının sorgulanmaksızın kabulü, Müslüman zihnin en büyük problemlerindendir. Hoşgörünüze sığınarak bunu sık sık dile getiriyorum çünkü önce bu tortulardan kurtulmak durumundayız, aksi taktirde yaşadığımız acılar deveran etmekten kurtulmaz. Sorunuz içinde geçen ve çoktan küresel bir mevzu olmuş Kürt meselesinin bilinen tanımlamalarla ele alınamayacağını öncelikli olarak işaret etmeliyim. Bununla birlikte bir başka can alıcı husus olarak şunun altını çizmeliyim: Egemenin ahlâki pozisyonu aşikârdır ancak ezilenin hikmet ve hakikatten sapması ancak kirlenmeyi derinleştirecek ve Aliya’nın mücadelenin ilkeselliklerine dâir vurgularının ihlâlinin yeni acı sonuçlarını herkese tattıracaktır. Yukarıda işaret etmeye çalıştığım şûrâların Arap, Kürt, Türkmen ya da diğer başka toplulukların haysiyeti esas alan bir yaşam kurmalarının yegâne imkân olacağına; Kur’an’ın önerisinin de bundan başka bir şey olmayacağına inanıyorum. İslam coğrafyalarında her yeni oluşum/dönem, modern ulus devlet taklidiyle muallel olduğu için dayatma ve kaoslar maalesef bitmeyecektir.</p>



<p><strong>5</strong>. <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Bu soruya yukarıda değindim ancak “toplumsal sözleşme” gibi iddialı tasavvurların emperyalizm ve onun bölgesel ortaklarının halkların iradelerine yaptığı müdahaleler dikkate alınmadan dillere dolanması ancak hakikati perdeleme vazifesi görecektir.</p>



<p><strong>6</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> İnsanlık için hiçbir paradigmatik vizyonu/söylemi/ufku olmayan hatta alabildiğine mezhepçi, şiddet tapıcısı bir zihniyete iş başı yaptırılmasına “devrim” deniliyor! Sırf şu tablo bile Müslümanların içinde bulunduğu zelil durumu özetlemeye yeter! Egemen dünya düzeni, devşirilmiş aktörlerin işbirlikçi rollerini berkitmesiyle maruftur. Mehmet Akif’in tarihten ibret almayan Müslümanlarla ilgili tespitleri bugün de fazlasıyla geçerlidir. Egemenlerin “radikal İslam” nitelemesiyle sözüm ona şeytanlaştırmak istedikleri Müslümanlara malzeme sunma yarışına girenlerin reorganize edilen Batı Asya’daki yeni rolleri açıkçası çok da hayrete düşürmüyor beni.</p>



<p><strong>7.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Yine Müslüman zihnin “vatandaşlık” gibi modern ulus devlet kavramına kıymet atfetmesini tenkit ederek başlamalıyım: Suriye ya da başka bir bölge halkının ya da halklarının total bir iradesi yoktur. Öncelikle bu hakikati belirlemeliyiz. Bazı grupların istek ve arzularını genelleştirmek bizi her zaman yanıltacaktır. “Ulus olma ideali” de böyle… Suriye ya da pek çok başka yer, o meşhur toplum mühendisliği mezarlıklarıyla doludur. Esed zamanında da Suriye Arap Cumhuriyeti vardı, sözüm ona devrim oldu ama yeni yapının adı yine aynı! Türkiye’deki bir kısım İslamcı çevreler meselenin özüne değinmekten ısrarla kaçınıyorlar ama destekledikleri yeni oluşumda hiçbir ufuk yok; emperyalistlerle yakınlaşma ve bölgedeki direniş unsurlarını tasfiye etmekten başka!</p>



<p><strong>8.</strong> <strong>Sorunun Cevabı</strong>: Üniter yapıların bir ideal olarak sunulmasının mevcut dünya düzenine dair taklidin örneği olduğunu hatırlatalım. Şiddet ve şiddeti yol olarak benimseyen bütün mücadeleler, kin ve nefret tohumları ekmekten ve onların boy vermesinden başka bir netice üretemeyeceğinden bahsettiğiniz riskler her zaman olasıdır. Atasözlerimizden yardım alalım: Rüzgâr eken fırtına biçer! Sadece Suriye ya da Batı Asya değil, bütün bir insanlık devlet, otorite ve şûrâ hakkında yeniden ve derinlemesine kafa yormalı. Sermayenin karakolları olarak vazife gören yapıları idealize etmeyi bırakmalılar.</p>



<p><strong>9.</strong> <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Bence tabloyu görmek için o kadar çabaya gerek yok. Biraz ilgi, her şeyi net bir şekilde görmeye yetiyor! Emperyalizmin ve Siyonizm’in bölgede ne yaptığı, kimin direnip kimin işbirlikçi tutum takındığı açıkça ortaya çıkmıştır. Şu Aksâ Tûfânı süreci bile en cahil kişiyi Ortadoğu/Batı Asya uzmanı yaptı! Dünya düzeninin nasıl işlediğini, Türkiye’nin rolünün fiiliyatta hangi istikâmette mücessem hâle geldiğini cümle âleme gösterdi!</p>



<p><strong>10</strong>. <strong>Sorunun Cevabı: </strong>Yeni yönetimin neoliberalizmin yağma politikalarına kapılarını açarak ülkenin alabildiğine sermayeye teslim edilmesi, İsrail’in güvenliğinin temini, anti-emperyalist ve anti-Siyonist hatların tasfiyesi için Suriye paramparça edildi, Suriye halkına büyük acılar çektirildi. Zalimlerden kurtulmak bir idealse Batılıların bu idealden sonra Suriye’ye çullanması, karşılıklı ilân-ı aşklar pek bir manidar değil midir?</p>



<p><strong>11.</strong> <strong>Sorunun Cevabı:</strong> Öncelikle herhangi bir devrimden bahsedilemeyeceğini tekrar vurgulamalıyım. Devrim başka bir şey ve hem teorik hem pratik boyutlarıyla ne olması gerektiği kolay anlaşılır bir sosyal süreç. Gerekçelerini yine yukarıda sıralamıştım. Varlığa, insana, hayata, ölüme, tabiata, sermayeye, modernliğe, dine, felsefeye, ilim ve sanata dair yeni ve bambaşka bir perspektifin yoğurduğu temel paradigmatik bir hat yoksa, bu hat işlenip toplumsallaşamamışsa, etkileri insanlığın farklı cephelerinde derinlemesine tartışılmadıkça hangi devrim vâr olmuş olabilir? Tasarlanmış rüyalardan sakındıralım insanları! Dolayısıyla “medeniyet” tanımı onca sorunluyken bir de bunun hangi “özgün” hâlinden bahsedebiliriz?</p>



<p><strong>12</strong>. <strong>Sorunun Cevabı:</strong> İsrail’in işgalini genişlettiği, Türkiye-ABD-Rusya arasında ve körfez ülkelerinin insaf ve merhametine kalmış, kendi Kürt meselesini en çok da bu aktörlerin baskısı nedeniyle çözme iradesinden yoksun, ABD ve İsrail tarafından İran-Hizbullah hattına tavır koyması istenen mayınlı bir ülke fotoğrafı var önümüzde. Şu açık ki kolay kolay merkezî bir otorite kurulamayacak, dış müdahale ve manipülasyonlara sonuna kadar açık, İsrail’in taciz ve saldırılarına karşı zayıf; ekonomik, siyasal ve sosyal bakımdan çok boyutlu olarak tehditlere açık bir ülke… Batı Asya’da barış ve huzur ancak emperyalist fitnenin, işbirlikçiliğin mağlup ve mahkûm edildiği ve halkların devletlerin, sermayenin baskılarından kurtulup sağlam ve tutarlı fikriyatlarla beslenen şûralarla örgütlendiği günlerde gelebilir.</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi&#8217;nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdüren Örs, 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-ahmet-ors/">Ahmet Örs</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-ahmet-ors/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Atalay</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-osman-atalay/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-osman-atalay/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2025 10:47:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj Serisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2442</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sorunun Cevabı: Diktatör 61 yıllık Baas rejiminin düşüşü 13 senede gerçekleşti fakat Şam’ın 5 günde düşüşü Suriye muhalefetini de şaşırttı. Rusya süreci jeopolitik açıdan doğru okuyan bir ülke idi. Fakat İran’ın direncine sessiz kaldı uzun zamandır. Küresel güçlerin yeni Irak Yemen Lübnan Suriye planı son 10 yıllık bir planı içermektedir. Son 4 yıl çatışmaların [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-osman-atalay/">Osman Atalay</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>1. Sorunun Cevabı</strong>: Diktatör 61 yıllık Baas rejiminin düşüşü 13 senede gerçekleşti fakat Şam’ın 5 günde düşüşü Suriye muhalefetini de şaşırttı. Rusya süreci jeopolitik açıdan doğru okuyan bir ülke idi. Fakat İran’ın direncine sessiz kaldı uzun zamandır. Küresel güçlerin yeni Irak Yemen Lübnan Suriye planı son 10 yıllık bir planı içermektedir.</p>



<p>Son 4 yıl çatışmaların dondurulması İran ve Rusya’nın Suriye’de direnişin mukavemetine karşı havlu atması, çaresizliği ile küresel güçler ile mecburi bir anlaşmanın varlığını ortaya çıkarmıştır.</p>



<p><strong>2. Sorunun Cevabı:</strong> El Şara Devlet başkanı formatını özümsemeye çalışırken, diğer yandan 1983 yılından beri büyük acılar çekmiş ve Sadnaya hapishanelerinde binlerce yakınlarını kaybetmiş ve 13 senede 400 bin insanın öldürüldüğü gerçeklik karlısında insanların 60 yıllık dışa vuran öfkeyi yönetmesi kolay değildir. Genel olarak büyük bir intikam olayı yaşanmaması çok önemli bir durum.</p>



<p><strong>3. Sorunun Cevabı:</strong> Golan tepeleri bugün işgal edilmedi,1967 den bu yan İsrail in kontrolündedir. Rusya İran ve Baas rejimi bu işgal sorununu çözmeyi başaramadığı gibi 2012 yılından beri İsrail sürekli olarak Suriye topraklarına İran ve Hizbullah askeri noktalarına yapılan hava saldırılarına Rusya ve Suriye asla karşılık vermedi? Orta ve Uzun vadede Şam’ın kurtuluşu Kudüs e giden yoldur sözü bir dua ve temennidir. Objektif Reel bir karşılığı yok şu an. Kuzeyde İsrail’in Süveyda işgali gerçekten Yeni Orta Doğu Projesinin gerçekliğini ortaya çıkartmıştır. Suriye’nin bugün yaşadığı temel sorun İran’ın Suriye’nin %85 Sünni nüfusunun gücünü doğru okuyamaması ile alakalıdır.</p>



<p>İran Direniş cephesi Gazze de Hamas ile kurduğu iş birliğini 30 yıl azınlık Baas yönetimine tanıdığı şansı Sünni toplumuna tanımamıştır.</p>



<p><strong>4. Sorunun Cevabı:</strong> Yeni yönetimin Kuzey Doğu Suriye PYD/YPG sorununu çözebilecek bir güçlü iradeye sahip olmadığını görüyoruz. Bu sorun ABD tarafından şekillenmiş konvansiyonel bir ordu haline getirilmiştir. Şam’ın bu konuda Türkiye ile ABD arasında kaldığını görüyoruz. Devrim devrime hazırlıksız yakalanmıştır. Suriye Kürt sorunu Irak benzeri bir sürecin zaman içerisinde kopyalanacağına inanıyorum.</p>



<p>&nbsp;<strong>5. Sorunun Cevabı:</strong> ABD özel Temsilcisi Barrac ve Suudi, Katar, BAE devletlerinin Şam üzerinde yönlendirici etkisinin olumlu yönde gelişeceğini tahmin ediyorum. Suriye Toplumu birlikte yaşamı esas alabilecek kültürel bir esnekliğe sahip olduğuna inanıyorum.</p>



<p>Temel problem Şam Hükümetinde azınlık toplumun temsiliyet paydaşlık sorunudur.</p>



<p><strong>6. Sorunun Cevabı:</strong> Son 15 yıl İslam dünyasında özellikle Ortadoğu da yaşanan siyasal askeri gelişmeleri ABD ve İngiltere’nin baskılama ve kontrollü yönlendirme politikalarına şahit olduk.</p>



<p>2013 Mısır da Mursi’ye yapılan darbe, 2020 Kasım Süleymani ye yapılan suikast, 2024 Nasrallah’a yapılan Suikastlar ABD’nin orta doğu ya çok güçlü dönüşüne şahit olduk.</p>



<p>Şara 2024 Ortadoğu gerçekliğinde çaresiz pragmatist liderliğe örnek gösterebiliriz.</p>



<p><strong>7. Sorunun cevabı: </strong>Suriye yeni lideri El Şara’nın güçlü bir heyet ve liderlik gösterisine ihtiyacı var. Irak ve Lübnan gibi çok etnisiteli mezhepli ve dini yapılara sahip olması büyük dezavantaj.</p>



<p><strong>8. Sorunun Cevabı:</strong> Ben Dürzi ve Nusayri toplumun orta vadede Suriye için çok büyük sorunlar yaşatacağına inanıyorum Suriye’nin en yumuşak karnı bu iki toplumun potansiyel bir tehlike olduğunu görüyorum, bu iki toplumun siyasal sosyal temel sorunlarının acele bir şekilde çözülmesi gerektiğini düşünüyorum.</p>



<p><strong>9. Sorunun Cevabı:</strong> Türkiye’nin sol laik milliyetçi ve dindar çevrelerin maalesef bütünü Suriye ye ön yargı ile yaklaştığına şahit olduk. Bunun tarihi sosyolojik siyasal bilgi sentezlemesinin yoksunluğu ve tamamen ideolojik dini kamplaşmalardan kaynaklandığını gördük.</p>



<p><strong>10.Sorunun Cevabı:</strong> Suriye Baas rejimi ve El Şara üzerine koyulan yaptırımlar kaldırılmıştır.</p>



<p>ABD ve AB ülkeleri Suriye yönetimine bir şans verirken, Suriye’nin ekonomik destekçi ana ülkeleri Suudi Arabistan Katar ve BAE de kontrolör görevini üstlenmiştir, devrimin bundan sonraki süreci olabildiğince rasyonel pragmatist olmak zorundadır.</p>



<p><strong>11. Sorunun Cevabı: </strong>Baas rejimi Suriye için bu şans kullanamadı mezhepçi ve dikta bir rejimde ısrarcı oldu her zaman. Bakalım Yeni Suriye yönetimi bu şansı iyi kullanabilecek mi? Suriye’nin jeopolitiği ekonomik siyasal sosyal açıdan güçlü bir yönetime sahip olması ile bu birlikteliği ancak sağlayabilir</p>



<p><strong>12. Sorunun Cevabı:</strong> Yeni kurulacak hükümetin toplumsal farklılıkları kucaklayan bir ağırlığa sahip olması Suriye’yi bölgenin güçlü bir ülkesi haline getirecek güçtür, aksi halde Irak ve Lübnan krizlerini yaşaması kaçınılmazdır…</p>



<p><strong>Özgeçmiş</strong></p>



<p>Aslen Elazığlı olan araştırmacı-yazar, 1963’te İstanbul&#8217;da doğdu. İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi olan Atalay, dünyanın 50 ülkesinde insani yardım temelli kuraklık, savaş, doğal afet, sağlık, eğitim ve kültür projelerinde görev aldı. UMHD Uluslararası Mülteci Hakları Derneği’nin kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Araştırmalarına İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (İNSAMER) ve Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) bünyesinde devam ediyor. Ortadoğu, Balkanlar, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da göç, yoksulluk, açlık, savaş, mülteci sorunları ve uyuşturucu madde bağımlılığı konuları ile ilgili saha araştırmaları yapıyor.</p>



<p></p>



<p></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-osman-atalay/">Osman Atalay</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/roportaj/roportaj-serimiz-osman-atalay/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
