Modern toplum, avucunun içindeki telefonlar aracılığıyla, geçmiş kuşakların tüm bir ömürde bile tanık olamayacağı toplumsal dramlara ve acılara dakikalar içinde şahit oluyor. Bu denli yoğun bir görsel bombardıman karşısında, yaşananlara karşı duyarsızlaşmamız ve bu acıyı bastırma eğilimimiz hiç de şaşırtıcı değil. Belki de bu çağın en şümullü kelimesi travmadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra toplumları sarsan çatışmalar, elbette sadece ekonomik ve toplumsal etkilerle sınırlı kalmadı; sanat alanında da değişimlere yol açtı. Savaş edebiyatı olarak adlandırılan bu dönemde üretilen eserler, kimilerince önemli bir mitos olarak görülse de, savaşın en yoğun anında kaleme alınanların, o anki aşırı hisler nedeniyle bir taassuba meyledebildiği de dile getirilir.
Savaşın yoğun duygusuyla yazılan eserler aşırıcılığa veya sorgusuz sualsiz bir kabullenişe yol açabileceği fikri belki de doğru olabilir. Ancak savaşın en temel sebebi, bir varlık meselesidir. Toplumlar sadece bir haritadaki çizgilerinden ibaret değildir. Toplumları birleştiren dil ve ortak acılardır. Toplumların yaşadığı bu derin acıların ve var olma mücadelesinin; şiirler, şarkılar, ağıtlar ya da bir roman olmadan gelecek kuşaklara nasıl aktarılacağını hiç düşündünüz mü?
Bugün Rus ve Japon edebiyatını muhteva bakımından incelediğimizde, toplumda derin izler bırakan savaşları görürüz. Bu savaşların ardından gelen barışın sükûnetiyle sanatçılar, kendilerini en iyi ifade edecekleri alanlarda üretime ve konuşulmayanları anlatmaya başlamıştır. Böylece, toplumun hafızasını güçlendiren, o anki durumu en iyi şekilde ifade eden eserler yani sanat kendini yeniden üretmiştir.
Peki Filistin halkının hayatları, ölümleri ve hayallerinin anlatıldığı dizeler, türküler, hikayeler ve bu mücadeleye eşlik edecek birileri var mı?
Eğer bu soru aklınızdan geçiyorsa, Holokost’un bu kadar başarılı anlatıldığı bir dünyada, en önemlisi bu Holokost mağdurlarının torunları aynı zulmü şimdi Gazze halkı için yapıyorken Filistin halkının haykırışları nasıl gelecek nesilere aktarılacak? Sanatı kendileri için kullanan bu soykırımcı zihniyet bugün en büyük korkuları, Gazze’nin bu kahramanca mücadelesinin de dünyaya anlatılmasıdır. Refaat Al-Areer, bu korku yüzünden öldürülmedi mi? Ölmeden önce paylaştığı şiiri ile umudu bir uçurtmaya benzettiği, “İlla ölmem gerekiyorsa, sen yaşamalısın… Hikâyemi anlatmak için…” dizeleri tüm dünyada yankılandı. Bu da bizlere şunu hatırlatıyor, fikrin öldürülemeyceği gibi şiirlerde yok edilemeyeceğini.
“Eğer bir toplumun şairleri, yazarları yoksa o toplum devam etmiyor demektir”.
Nurullah Genç’in dediği gibi, “Şiir bir medeniyet meselesidir.” İşte İbrahim Nasrallah da Filistin’de yaşayan halkın var olma mücadelesini ve bu medeniyeti devam ettirmeye çalışan önemli Arap şairlerden biridir. 13 Haziran’da Sakarya’da düzenlenen “24. Uluslararası Sapanca Şiir Akşamları” programına konuk olan Nasrallah, önemli bir gerçeğin altını çizdi: “Eğer bir toplumun şairleri, yazarları yoksa o toplum devam etmiyor demektir.” Bu açıdan şiirin, Filistinlilerin varoluşunun bir göstergesi olduğunu ve Filistinlilerin özgürlük mücadelesini diğer nesillere aktarmak için dizelerin gücüne inandığını dile getirdi. Konuşmasında, bu direniş edebiyatının birkaç yıllık bir mesele olmadığını, 1960’lı yıllara kadar dayandığını; o dönemlerde televizyon gibi kanalların olmadığını, dolayısıyla tek “mühimmatlarının” kalemle yazılan şiirler olduğunu belirtti. Gassan Fayiz Kenefani ve Mahmud Derviş gibi önemli isimlerden bahsetti.
Filistin Direnişin En Önemli Ayağı: Şiir
Şiirin toplumdaki öneminden bahseden Nasrallah’ın şu sözleri oldukça çarpıcıydı: “Toplumlar, Allah’ın bize bahşettiği dünyadaki güzelliğin yansıması olarak yazarlar ve sanatçılar tarafından anlatılıyor. Toplumların ve medeniyetlerin devamı için bu gerekli. Eğer bir toplumun şairleri, yazarları yoksa aslında o toplum devam etmiyor demektir. Dolayısıyla Filistin’de işgale rağmen edebiyatın, sanatın ve şiirin çokça canlı olması, Filistin halkının Allah’ın kendine bahşettiği güzelliği ortaya koyduğunu, dünya edebiyatı ve sanatına katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bu açıdan şiir, Filistinlilerin varoluşunun göstergesi.”
Bu sözler, bana Rabbimizin El-Muhyî ismini hatırlattı. Hayatı dilediğine veren, ölü kalpleri dirilten ve her şeye can bağışlayan Rabbimiz… Şiir, bir halkın nefesi, bazen bir zulmün ortasında dirilişin işareti olur. Filistin’de şiirin hâlâ var olması, onların hâlâ yaşadığını, umutla hayata tutunduğunu ve varoluşlarını koruduğunu gösteriyor.
El-Muhyî, sadece bedenlere değil; kelimelere, direnişe ve sanata da hayat veriyor.
Ve işte bu yüzden, şiir yaşadıkça Filistin de yaşamaktadır. Nasrallah’ın “Gazzeli Meryem” gibi eserleri ve aldığı uluslararası ödüller, Filistin halkının sesinin evrensel vicdanlarda yankı bulmasının en güçlü kanıtlarındandır. Onun dizeleri, Gazze’nin yıkıntıları arasından yükselen umudun ve asla boyun eğmeyen cengâver bir ruhun destanıdır. Bu kitapları okumak dünya üzerindeki acıları anlamak ve direnişe şahitlik etmek adına bir sorumluluktur. İbrahim Nasrallah’ın ve benzeri şairlerin eserlerine yönelmek, Filistin’in ve zulme uğrayan tüm halkların sesine kulak vermek için atılabilecek en değerli adımlardan biri olabilir sevgili okur.
Tuğçe Türkmen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinden mezun oldu. Bellek Ankara projesinde yer alarak Ankara’da çocukluğu geçmiş kişiler ile yapılan söyleşiler üzerinden şehrin hafızasını belgeleyen bir çalışmaya katkı sağladı. Ayrıca TRT Diyanet için hazırlanan 13 bölümlük bir belgeselde editörlük yaptı. Şu anda proje bazlı olarak markalara danışmanlık ve konsept geliştirme alanlarında destek veriyor. Dünya ve İslam’da kültür-sanatın izlerini, sanatın İslam’daki varlığını ve dilini yazıya döküyor.

