Oryantalizm Şark ile uğraşan toplu müessesedir; yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir eder, tedris eder, iskân eder, yönetir; kısacası “Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için” Batı’nın bulduğu bir yoldur. (Edward Said)

Modern dünya, hikâyeler üzerinden şekilleniyor. Hikâye kimin ağzından çıkarsa, gerçeklik de ona göre kurgulanıyor. Ortadoğu söz konusu olduğundaysa bu kurgunun sahipleri çoğunlukla coğrafyanın dışından: Batı merkezli medya kuruluşları, senaryolar, filmler, kitaplar ödüller ve fon sağlayıcıları.. Kendisini kendi ifadeleri ile anlatamayan bir topluluk ve dışarıdan biçimlendirilmiş tek tip bir ‘Ortadoğu’ anlatısı. Cennetten Gelen Çocuk Filmi’ de bir rejim eleştirisi gibi görünse bile aslında Batı’nın Ortadoğu hayalleri ile anlatılmış tasvirler var.

Yönetmen, senarist ve yapımcı Tarık Saleh, 1972’de Mısırlı bir baba ve İsveçli bir annenin çocuğu olarak Stockholm’de dünyaya geldi. Kariyerine 1980’lerin ortasında İsveç’in en beğenilen grafiti sanatçılarından biri olarak başladı. Sanata sokaktan adım atan Saleh, yıllar sonra baba tarafından memleketi olan Mısır’ın güncel sosyo-politik meselelerine yeniden odaklanıyor. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülünü alan ve İsveç’in Oscar adayı olarak seçilen Cennetten Gelen Çocuk (Boy From Heaven), büyük şehre okumaya giden taşralı bir gencin kendini içinde bulduğu karanlık ilişkileri anlatıyor. Fransa, İsveç ve Finlandiya ortak yapımı olan film, aynı zamanda uluslararası sinema dünyasının Ortadoğu anlatısını nasıl şekillendirdiğine dair güçlü bir örnek sunuyor.

Film, balıkçı bir baba ile oğlu Adem’in (Tawfeek Barhom) balık avladıkları, deniz sesinin geldiği bir sahneyle açılıyor. Annesini kaybetmiş olan Adem, Dünyanın en prestijli dini merkezlerinden biri olan El-Ezher Üniversitesi’nde burslu eğitim hakkı kazandığını öğrenir. Babasının onaylamayacağını düşündüğü için ondan saklar. Ancak babası durumdan haberdar olur ve oğlunun gitmesi gerektiğini düşünür ve onu uğurlar. Vedalaşma sahnesinde oğluna “Nereden geldiğini unutma.” Der. Bu cümle, Adem’in tüm film boyunca kendi kökleri ve vicdanı arasında yaşadığı gerilimin temelini oluşturur. Adem’in El-Ezher’e gelişi, bir taşralının büyük şehirde var olma çabasını konu eden bir hikâyesinin anlatılacağını düşünüyordum. Ancak filmin seyrini değiştiren kırılma, üniversitenin başındaki büyük Şeyh’in ani ölümüyle yaşanır. Dini kurumun yeni liderinin seçilme süreci, yalnızca dini değil, aynı zamanda politik bir krize dönüşür. Çünkü El-Ezher’in başına kimin geçeceği, devletin istihbarat birimleri için de stratejik bir meseledir. Adem, bu karmaşık denklemde kendini bir anda istemediği bir rolün içinde bulur. Okulda tanıştığı Zizo, devlet için muhbirlik yapmaktadır. Ancak bu görevi sürdüremeyeceğini söyleyip geri çekilmek ister. Albay kendisinin yerine birini bulmasını ister. ve Zizo’da Ademi önerir. Daha sonra Adem, onun ölümüne tanık olur. Bu tanıklık, Adem’in kaderini mühürler. Artık onun yerine geçmesi gerekiyordur. Onay vermediği bir dünyanın içine kaçamayacağı şekilde çekilir. Zizo’nun ölümünü gördükten sonra odasına gider ve yakın planda onun korkusunu görürüz.
Rejimin Eleştirisi mi, Alternatifin İtibarsızlaştırılması mı?
Adem’in rejimin gizli ajan sistemine bulaşmasıyla başlayan hikâye, kişisel bir dram gibi görünse de aslında kolektif bir korkuyu resmediyor: Muhaberat. Yani devletin her yerdedir. İnsanı insan yapan her değeri değersizleştiren güvenlik aygıtı durumuna gelir. İnsanlar tehdit ediliyor, sevdikleriyle sınanıyor, kendi ailelerinden biri muhbir yapılabiliyor. Bireyin tercih hakkı yok, sadece itaat var. Ama burada önemli bir detay daha var. Film sanki Sisi rejimini ve onun gölge kurumlarını eleştiriyor gibi görünüyor. Özellikle muhaberatın (gizli istihbarat) El-Ezher’deki seçimlere nasıl müdahil olduğunu göstermesi, rejimin her alandaki nüfuzuna işaret ediyor. Ancak bu eleştirinin yanında dikkat çeken başka bir durum daha var. Alternatifler, özellikle de İslamî olanlar, daha da karanlık gösteriliyor. Filmin kritik sahnelerinden birinde, Müslüman Kardeşler’e yakın bir adayın temsilcisi olarak gösterilen kişi; kaba, ahlaki olarak yozlaşmış, gayrimeşru ilişkileri olan ve öğrenciler üzerinde baskıcı yöntemlere başvuran biri olarak sunuluyor. O gruba ait diğer kişiler ise Adem’e fiziksel şiddet uygulamaktan çekinmeyen, istismar edici bir karaktere sahip. Yani yönetmen, rejimi eleştirirken, karşısına ahlaki bir seçenek koymak yerine, seyirciyi “bunlar daha beter” düşüncesini sunuyor. Böylece aslında, bilinçli ya da değil, rejimi meşrulaştırıcı bir arka kapı bırakılmış oluyor. Ve burada oryantalist bir bakış açısı giriyor. Artık sadece Batılılar değil, doğudan gelen senaristler ve yapımcılar da bu anlatıyı yeniden üretiyor. Oryantalizm, sadece dışarıdan bir bakış değil; içselleştirilmiş bir ezber haline geldi.
Peki Müslüman Kardeşler Kimdir?
Hasan el-Benna’nın 1928’de kurduğu örgüt, siyasi aktivizmle İslami yardım işlerini bir arada yürütüyordu. Dünyanın diğer bölgelerinde de diğer İslamcı hareketlere ilham verdi. Başlangıçta hedeflerini “İslami ahlakı ve hayır işlerini yaymak” olarak açıklayan örgüt ilerleyen yıllarda, özellikle de Mısır’ın İngiliz sömürge yönetiminden ve Batı etkisinden kurtarılması sürecinde siyasallaştı. En popüler sloganı da “Çözüm İslam’da”. O dönem Mısır’da her üç kişiden biri bu harekete destek veriyordu. Seyyid Kutub’un düşünceleriyle daha da güçlenen hareket, sömürge karşıtı, halk tabanlı ve moderniteyle hesaplaşan bir damar taşıyordu. Ancak bu damar, Batı için “tehlikeli” sayıldı. Seyyid Kutub, sadece yazdığı kitaplardan dolayı idam edildi. Filmde Kutub’un kitabı “Yoldaki İşaretler”, yasaklı bir kitap olarak sunuluyor. Bu yasak, filmin kurgusunda bile fikirlerin rejimden daha tehlikeli görüldüğünü gösteriyor. Çünkü fikir, rejimi yıkabilir. Ve Batı, bu fikirleri temsil eden her şeyi radikalleştirerek şeytanlaştırıyor.
Sonuç olarak görünürde politik-gerilim türündeki bu film, izleyiciyi Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerin karanlık yüzüyle yüzleştiriyor. Ama derine inildiğinde film, sadece mevcut rejimi değil, İslami temsil eden kişileri de sistematik bir biçimde itibarsızlaştırıldığı çok katmanlı bir anlatıya dönüşüyor. Bu durum, sadece bir film eleştirisinin değil, Ortadoğu’yu anlatanların kim olduğuna ve nasıl anlattığına dair ciddi bir tartışmanın kapısını aralıyor. Filmde anlatılan bu boşluk süreci aslında Mısır’ın neden hiçbir zaman kendi haline bırakılmadığını gösteriyor. Refah Sınır Kapısı gibi kritik jeopolitik konumlar, İsrail’in güvenliği ve Batı’nın bölgedeki çıkarları doğrultusunda “kontrol edilebilir bir rejim” ihtiyacını doğuruyor. Bu yüzden Batı, Mısır’da rejimlerin değil, istikrarın yani kendi menfaatlerinin sürekliliğinin peşindedir.
Tuğçe Türkmen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinden mezun oldu. Bellek Ankara projesinde yer alarak Ankara’da çocukluğu geçmiş kişiler ile yapılan söyleşiler üzerinden şehrin hafızasını belgeleyen bir çalışmaya katkı sağladı. Ayrıca TRT Diyanet için hazırlanan 13 bölümlük bir belgeselde editörlük yaptı. Şu anda proje bazlı olarak markalara danışmanlık ve konsept geliştirme alanlarında destek veriyor. Dünya ve İslam’da kültür-sanatın izlerini, sanatın İslam’daki varlığını ve dilini yazıya döküyor.

