<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ANALİZ arşivleri - Dünya ve İslam</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/kategori/analiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dunyaveislam.com/kategori/analiz/</link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 12:21:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>ANALİZ arşivleri - Dünya ve İslam</title>
	<link>https://dunyaveislam.com/kategori/analiz/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kamil Ergenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 12:10:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2813</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emperyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalizmin genelde Doğu, özelde ise İslam Dünyası toplumlarını ilkel-arkaik-primitif bağlama hapsederek “sömürü nesnesi” olarak konumlandıran perspektifine karşı, anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir/ulema çizgisinin 20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati… Judeo-hıristiyan kodlarla techiz edilen modern paradigmanın izinde askeri, sınai, bilimsel, iktisadi, hukuki “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/">Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Emperyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalizmin genelde Doğu, özelde ise İslam Dünyası toplumlarını ilkel-arkaik-primitif bağlama hapsederek “sömürü nesnesi” olarak konumlandıran perspektifine karşı, anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir/ulema çizgisinin 20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati… Judeo-hıristiyan kodlarla techiz edilen modern paradigmanın izinde askeri, sınai, bilimsel, iktisadi, hukuki “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa için yeni sömürge alanları oluşturma stratejisi “zihinsel sömürgeleştirme” taktiğiyle uygulanıyordu. Bunun için evvela sömürgeleştirilecek ülkelerin aydın/entelektüel ve yönetici kadroları devşiriliyor, ardından bu kadrolar eliyle yürütülen “endoktrinasyon” çalışmalarıyla “kamusal rıza” inşa ediliyor ve nihai kertede sömürgeci güçlerle barış içinde bir arada yaşamayı sorun etmeyen bir toplumsal bünye yaratılıyordu.</p>



<p><strong>Şeriati bu ayartıcı, sinsi ve eşekleştirici “endoktrinasyon” faaliyetlerine yüksek sesle dikkat çeken nadir mütefekkirlerden biridir.</strong></p>



<p>Onun tefekkürünün semeresi teyakkuzdur…Hem İran toplumuna hem de “üçüncü dünya” olarak adlandırılan uluslara uyanış ve öze dönüş çağrısı yapmıştır. Ondaki bu uyanıklığı inşa edenlerin başında Cemaleddin Afgani gelir… Ulus-devletleşme sürecinin imparatorlukların canını okuyacağını fark eden Afgani, Müslüman toplumların anti-emperyalist mücadele bilincinin gelişmesinde etkili bir simadır. İran-Mısır-Türkiye-Afganistan gibi oldukça geniş bir havzada etkili olmuştur. Onun anti-emperyalist düşünsel mirası, adını andığımız bu ülkelerce sahiplenilmiş ve özellikle İran’da hatırı sayılır bir “uyanış” etkisi yapmıştır. Bu etkinin muhataplarından biri de Şeriati’dir. Bu bağlamda 20.yüzyıla tevarüs eden anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş dilinin sembol isimlerinden biri olan Ali Şeriati’yi rahatlıkla, Afgani-Abduh-Akif-Kutup-Mevdudi-Malik Bin Nebi gibi ulema /aydın/ entelektüel havzasına dahil edebiliriz.</p>



<p>Ancak sözünü ettiğimiz bu isimlere karşı, Türkiye’de, gerek muhafazakâr/gelenekselci gerekse de seküler kesimler arasında, saplantı düzeyinde, bir önyargı söz konusudur. Seküler kesimler bu simaları İslami söylemleri nedeniyle kerih görürken, muhafazakâr /gelenekselci havzalar ise radikal, mason, Batı’nın ajanı, fundamentalist, mezhepsiz, rafızi gibi yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışırlar.</p>



<p><strong>Şeriati de bu itibarsızlaştırma operasyonlarından payına düşeni fazlasıyla almıştır.</strong></p>



<p>Sadece Türkiye’de değil, ülkesi İran’da da itibar suikastına maruz kalmıştır. O,kimi Ayetullahlara göre gizli Sünni, kimi Sünnilere göre ise iflah olmaz bir Şii/Rafızidir. İranlı olması muhafazakâr kesimleri endişelendirmek için yeter sebeptir!</p>



<p>Osmanlı-Safevi sürtüşmesinin itikada taalluk eden boyutları olduğuna dair kesin inanç, sözünü ettiğimiz endişenin ana kaynağı sayılabilir. İran’ın 16.yüzyıla kadar Sünni olduğu, Safeviler döneminde cebren Şiileştirildiği, Safevilerin (Şah İsmail örneğinde olduğu gibi) etnik olarak Türk olduğu,Osmanlı-Safevi kavgasının bir tür “merkezileşme” ve “kayıt altına alma” amaçlı gerçekleştiği ise kimsenin umurunda değildir. Ulus-devlet tarafından kavramlaştırılan zihinlerimiz, evrensel İslami hareketin ufkunu, tecrübesini, mirasını tevarüs etmemizi engelliyor. Hele ki “yerlilik ve millilik” klişeleri etrafında oluş (turul) an bir atmosfer var ki, bırakın Şeriati ve benzerlerini okumayı, adını bile anmak, sorun teşkil etmektedir. Asıl ironik olan ise, bu tutumun burjuva–protestan kültürün neredeyse küreselleştiği hatta “dijital sömürgecilik” aracılığıyla kemale erme yolunda hızla ilerlediği bir vasatta cari olmasıdır. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen, Şeriati ve adını andığımız diğer ulema/aydın profilinin, ön yargılardan uzak bir şekilde tanınması gerekiyor.</p>



<p>Kanaatim odur ki, şayet modern paradigmayla esaslı bir yüzleşme/hesaplaşma gerçekleştireceksek, bu isimlerle tanışık olmak zorundayız. Bunların yanına başka isimlerde eklenebilir elbette. Eleştirel dikkat, deruni farkındalık bilinci ve en önemlisi de müteşerri bir tutum, tavır ve tarz bu süreçte yol arkadaşımız olmalı … Her düşünürün, alimin, aydının yaşadığı zamanın çocuğu olduğunu ve hiçbirinin eleştiriden muaf olmadığını hatırdan çıkarmamak gerek.</p>



<p>Şeriati’yle Türkiyeli okurun tanışması 1980’li yıllara denk düşer. İran İslam İnkılabı’nın akabinde kitapları tercüme edilmeye başlanır. Muhafazakâr/gelenekselci havzalar bu süreci, İran’ın devrim ihraç etme politikası bağlamında değerlendirir. Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde ve sonrasında onlarca Batılı düşünürün tercüme edilmesinde, Avrupamerkezci insan-evren-tarih-zaman-mekân-devlet-toplum tasavvurunun bütünüyle ithal edilmesinde, Batı bilim, felsefe, sanat ve edebiyatının ayrım gözetilmeksizin massedilmesinde depreşmeyen “Sünni refleks”, Şeriati’nin eserlerine karşı şahlanır. Lakin buna rağmen özellikle üniversiteli İslamcı ve Sol gençlik Şeriati’yi benimser. Coşkulu dili, sakınımsız üslubu, doğu-batı kaynaklarına vukufiyeti saygınlık uyandırır. Marksist literatüre aşinalığı ise Türkiye Sol’unun dikkatini çekmiştir. O, adeta kadim kültürün önemli siması Sokrat gibidir. “Sizi rahatsız etmeye geldim” sözü, Sokrat’ın talebeliğine soyunduğunun göstergesi olarak okunabilir.</p>



<p>Aslında Şeriati’ye yüksek sesle ilk dikkat çeken kişi Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri olan Cemil Meriç’tir. Kırk Ambar adlı eserinin “göller bölgesinde bir ada” başlıklı bölümünde, Şeriati’yi şöyle anlatır: “Onda bulduğumuz engin tecessüse çağdaş İslam mütefekkirlerinin hiçbirinde rastlamadık. Engin bir tecessüs, geniş bir irfan, Doğu ve Batı’yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üzerinde eşiz bir mücadele azmi…”</p>



<p>Şeriati için, birçok nitelemeden bahsedilebilir. O, Cemil Meriç’e göre “göller bölgesinde bir ada”, Ali Rahnema’ya göre “ütopist”, Abdülaziz Sachedina’ya göre “İran devriminin ideoloğu”, Mehrzad Boroujerdi’ye göre “Luther olma arzusu taşıyan biri”, Atasoy Müftüoğlu’na göre “bir kültür gerillası”, 2002’de Hamedan’da Ali Şeriati’nin ölüm yıldönümünde verdiği bir konferans nedeniyle önce idama mahkum edilen, ardından iki yıllık ceza ve öğretim üyeliğinden beş yıl uzaklaştırma cezası alan Seyyid Haşim Ağaceri’ye göre “cesur düşünce ve eleştirel bakış”, İran’ın modernist aydınlarından Daryush Shayegan’a göre ”her şeyi Marksist altyapı-üst yapı terimleriyle, maniheist bir tarih anlayışıyla ve zincirleme bir özdeşleştirme yağmuruyla açıklayan indirgemeciliğin son raddesinde, nesnesi ve mekanı olmayan bir düşünce sahibi”, Nilüfer Göle’ye göre “radikal İslamcı ideolojinin İran temsilcisi”, Charles Tripp’e göre “Avrupa kapitalizminin Dünya bağlamında vücuda getirdiği tepki”, Puran Şeriati’ye göreyse “yekpare ihlas”tır. Puran Hanım, halkı aydınlatma ve kültür seviyesini yükseltme çabasında olanlara Allah’ın bir ödülü olarak tanımlar ihlası&#8230; Şeriati’de bu ödüle layık olanlardandır O’na göre…</p>



<p>***</p>



<p>Bu çok yönlü öğretmenin hayatı 1933 senesinde Sebzivar’a bağlı Mezinan’ın Kahek köyünde başlar. Ulema geleneğinin mensubu bir babanın dizi dibinde yetişir. Kendi anlatımıyla “Küçük yaşlarda, okuma yazma bile bilmezken, filozoftur. Ancak felsefesiz bir filozof!” Küçükken hiç oyun oynamayan biridir. Arkadaşları arasında her zaman büyük adamdır. Aile toplantılarında bir köşede sessizce oturur ve büyükleri dinler. Yalnızlığa ve sessizliğe aşıktır. Öğretmenleri ve okulla ilgili şeyleri sevmez ama kitapları çok sever. Babasıyla birlikte gece yarılarına kadar kitap okur ancak derslerine çalışmaz.</p>



<p>Hayatı liseye kadar böyle devam eder. Tüm öğretmenlerinden daha bilgili ama tüm sınıf arkadaşlarından daha tembel bir öğrencidir. Hayatı lisede değişir. Felsefe ve irfana yoğunlaşır. Okuduğu bir felsefe kitabındaki cümleler başına adeta balyoz gibi iner. Bu kitap, Belçikalı anti-materyalist, sembolist şair ve senarist Maurice Maeterlinck’in “Büyük Beynin Düşünceleri” adlı kitabıdır. Kitaptaki “Bir mumu söndürdüğümüzde ışığı nereye gitmektedir.” Cümlesi karşısında sarsılır…</p>



<p>Maeterlinck’in bu sözü ve düşünceleri Şeriati’yi bunalıma sürükler. “Varlık-yokluk” düşüncesi onu kelimenin gerçek anlamıyla perişan eder. Karamsar ve kötümser biri olur. İrfan ekolünün sembol isimlerine yaslanır. Cüneyd, Hallac, Şebusteri, Kuşeyri, Ebu Said, Beyazid-i Bestami gibi…Beyni felsefe ile gelişirken kalbi irfanla dolar. Bu sürecin sonunda felsefenin hediyesi olan ümitsizlikle ve irfanın hediyesi olan dertlerle tanışır. Lise ikinci sınıfta inanç, iman, kalem, kahramanlık, korku, özgürlük ve fedakârlık duygularıyla dolu bir dünyaya dalar. Makam ve mevki telaşında olmaz. Öğretmenlikte karar kılar. Okumak, yazmak ve anlatmak artık bir hayat tarzıdır onun için. Bu uğurda çok bedel ödeyecektir.</p>



<p>Cüneyd-i Bağdadi’nin, eşkıyalık yaptığı için idama mahkûm edilen bir şakinin ayaklarını öpmesini ve müritlerinden gelen itiraza verdiği “kendi yolunda buraya kadar gelebilen bir insanın ayaklarını öpmek gerekir” cevabını takdir eden Şeriati için ihlas, eşi Puran Hanım’ın da dikkat çektiği üzere, hayatı boyunca terk etmediği bir değerdir.</p>



<p><strong>Bu değere bağlılığını ve aslında bütün bir hayat hikayesini Yanlızlık Sözleri adlı kitabında şöyle dile getirir:</strong></p>



<p>” Bana: Biat et, iki masa dışında istediğin masaya otur dediler. Ben ise gidip Kızılkale askeri zindanlarındaki hücrelere girdim… Öğretmenliği seçtim, hale bakıp sözlere aldırmadım diye, Allah’a hamd ediyorum; içim içime sığmıyor. Onlar altın topladılar ben hazine buldum. Onlar saraylar inşa edip birkaç koltuk elde ettiler, ben tapınak inşa ettim ve iyilik tanrısının sonsuz iklimlerinde saltanat tahtına kuruldum. Onlar bağ bahçe aldılar, ben ise mucizelerin yeşil ülkesine sahibim. Onlar masa başlarında gururlandılar, ben aşk tapınağının minaresinde gururumu ayaklar altına aldım. Onlar Kayser’in köleleri oldular, ben ise “Hekim’in sahabesi oldum. Onlar yoldan saptılar, el ve avuçlarını doldurdular, ben ise kaldım ve elim ve avucum boş bir halde, inzivayı tercih ettim. Onlar adlarını ekmeğe sattılar, ben adımı suya verdim. Hızır’dan daha çabuk, İskender’den daha önce hedefe ulaştım. Onlar lezzet ve zevk aldılar,ben ise gam ve keder. Onlar paraperest oldular,ben putperest. Onlar altın ve gümüş sergilediler,ben Mevlana gibi, Şems’te açtım Şems’te yandım. Gönül Sofrasını açtım, dert sergisini yaydım. Kandan şarap içtim. Onlar para babası oldular, ben dert babası. Onlar yaşamaya bağlandılar, ben yaşama. Onlar elbiselerine sığmayacak kadar şişmanlarken, ben içim içime sığmayacak kadar âşık oldum.</p>



<p><strong>Onların memurları benim dertlilerim var.</strong></p>



<p>Onlar hasta ve zayıf develerini, zorla, saray kapılarında kurban ederken, ben İsmail’imi şevkle Kâbe yolunda boğazladım. Onların içen ve gülenleri varsa benim de yanan ve ağlayanlarım var. Onlar kalabalıkta birbirlerine yabancıyken, biz yalnızlıkta birbirimizi tanıyoruz. Onların evi varsa, benim de mihrabım var. Onlar yükselirken ben Mi’raca çıkıyorum…Onlar reis olmuşlarsa, ben de rehber oldum. Onlar Nuşirevan’ın adalet zincirini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır kıldılar, ben ise sarayları terk ettim.”</p>



<p>Varlığını bir sözcük, yaşamını ise o sözcüğü konuşarak, öğretmenlik yaparak ve yazarak haykırmak olarak tanımlar Şeriati, Kevir isimli kitabında. Öğretmenlik yapmayı hem kendisi hem de insanlar sevmektedir. Ancak yazmak, yaşamayı duyumsamak gibidir O’na göre. Yazılarını da üçe ayırır: Toplumsallar, İslamsallar ve Çölseller. Toplumsalla ilgili yazılarını kişiler beğenir. İslam’la ilgili yazdığı yazılar ise hem kendisinin hem de insanların beğendiği yazılardır. Ancak çölseller diye tanımladığı yazılar ise, kendisini durgunlaştırarak yaşamayı duyumsatan yazılardır.</p>



<p><strong>Tıpkı Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:</strong></p>



<p>”O yazıcı üç çeşit yazı yazdı</p>



<p>Birini o okudu başkaları değil</p>



<p>Birini o da okudu başkaları da</p>



<p>Birini o da okumadı başkaları da”</p>



<p>İdeolojilerin bütün canlılıklarıyla arz-ı endam ettikleri bir tarih-zaman kesitine şahitlik eden Şeriati’nin bu vasattan etkilenmemesi elbette ki mümkün değildi. Nitekim O, Marksizm, naturalizm, scienticisizm, nasyonal sosyalizm, nasyonalizm, egzistansiyalizm, hümanizm, kapitalizm gibi modern döneme has tüm ideolojileri incelemiş ve mensubu olduğu dine yaslanarak bir “İslam İdeolojisi” inşa etme çabası içerisinde olmuştur. Maruz kaldığı linç girişimlerinin en önemli sebeplerinden biri de O’nun İslam’dan bir ideoloji çıkarma çabasıdır. Dinin ideolojiye indirgenmesinin caiz olmadığını savunan gelenekselci ulema, Şeriati’nin fikirlerini sapkın ve münharif olarak niteleyecektir. Oysaki Şeriati’nin yapmaya çalıştığı şey, dini ideolojileştirmek değil, dinden ilham alan bir ideolojinin inşa edilmesidir. Burada din sabiteyi, ideoloji ise değişkeni temsil etmektedir. Sabitelerden ilham alan ideoloji, kendisini her dönemde güncelleyebilme imkanına sahip olacaktır.</p>



<p>***</p>



<p>Halkı Müslüman olan ülkelerin ekserisinde olduğu gibi, İran’ın da modern değerler sistemini ithal etme süreci oldukça sancılıdır. Rıza Şah’ın İran’ı modernleştirme hamlelerinin en önemli ayaklarından biri medreseydi. Geleneksel bilgi üretim havzaları olarak medreseler saf dışı bırakılmadan, modern paradigmanın tahkim edilmesi mümkün değildi. Bu sebepten ilk müdahale eğitim ayağında olmuştur. Bilgi üretme biçimi ve bilgiye yüklenen anlam değiş(tiril)meden toplumların hayatını değiştirmek mümkün değildir. Asırlarca ulema önderliğinde hareket etmiş toplumları bu tutumlarından vazgeçirebilmek için hem ulemanın hem de medresenin itibarsızlaştırılması gerekiyordu. Türkiye’nin kuruluş sürecinde ve sonrasında sözünü ettiğimiz bu itibarsızlaştırma oldukça başarılı bir şekilde yürütüldü. Ulema, önderlik pozisyonundan uzaklaştırıldı. Yerine ise akademisyenler, gazeteciler geçti. İran’da da benzer durum caridir. Ancak İran uleması kolay teslim olmayacaktır.</p>



<p>Medresenin işlevsizleştirilmesi amacıyla atılan adımlar sonucu, Şeriati’nin ulema geleneğinden gelen babası Muhammet Taki Şeriati, medreseyi bırakarak resmi okullarda öğretmenliğe başlar. Muhammet Taki, Kur’an ilimlerine tefsir yapabilecek kadar vakıftır. Bu vukufiyet Şeriati’nin yetişmesine de etki edecektir. Şeriati ilk öğretmeninin babası olduğunu sık sık tekrarlar. Henüz 10’lu yaşlarındayken babasının kurduğu İslami Hakikatleri Yayma Cemiyeti’yle tanışır.Bu cemiyet, Muhammet Taki’nin tutuklanacağı 1957 ye kadar faaliyetlerine devam eder. Muhammet Taki, petrolün millileştirilmesi ve İngiliz emperyalizmine karşı mücadele stratejisinde Muhammet Musaddık’ın hareketine destek verir. Şeriati, bu atmosferden ziyadesiyle etkilenir. Sonraları Musaddık’ın millici çizgisine bağlı kalmaya özen gösterecektir.1979 inkılabının önderi Humeyni’de, Musaddık’ın anti-emperyalist ve millici çizgisine destek verecektir. Ancak Musaddık’ın bir CIA/MI6 operasyonuyla iktidardan uzaklaştırılması hem Kum ilim havzasında hem de milliyetçi kesimde oldukça sarsıcı bir etki meydana getirir. Şeriati, bu yıllarda genç bir öğretmendir ve Lise Öğrencileri İslam Cemiyeti’nin kurucusudur. Babası ile birlikte petrolün millileştirilmesi mücadelesine katılır ve Horasanlı aktivistlerle eylemler organize eder.1955’e gelindiğinde ilk çevirisini yapar. Cude Es-Sahhar’ın yazdığı Ebuzer adlı kitabı Arapçadan çevirir. Bu arada, Horasan Gazetesinde edebi yazılar yazmaya başlar ve haftada iki kez Meşhed radyosunda program yapar. Millî Mücadele saflarında babası ile birlikte verdiği mücadelede ilk tutukluluğunu 1957 de yaşar ve bir ay kadar Kızılkale zindanında kalır. Bu tutukluluk, sonraları da peyderpey devam edecektir.</p>



<p><strong>Zindan; Şeriati için adeta ikinci bir ev olacaktır.</strong></p>



<p>Şeriati’yi daha iyi anlayabilmek için İran’ın modernleşme tecrübesine göz atmakta fayda var. Çünkü girişte de söylediğimiz üzere, her alim/mütefekkir/aydın kendi zamanının çocuğudur. Bu “çocukluk” iradeyi sıfırlayan, Şeriati’nin tabiriyle insanı zindan/lar/a hapseden bir bağlamda anlaşılmamalıdır. İçine doğulan zamanın ve mekânın iktisadi, ictimai, siyasi, hukuki, bilimsel, edebi, felsefi ufku ve derinliği ile ilgilidir. Nitekim bu ufuk ve derinlik, insanın ideolojik duruşunu etkiler. Şeriati, İran gibi kadim bir medeniyetin mensubu olmanın yanında, Batı’da tahsil görmüş olmasından dolayı, Doğu ile Batı’yı ilmi/entelektüel düzeyde mukayese etme imkanına sahiptir. Bu imkân sayesinde, ülkesindeki modern eğitim almış kişileri de kuşatabilmiş ve İslam’ın ideolojik bir muhtevayla takdiminde rol almıştır.</p>



<p>İran’ın, 19.yüzyıldan başlayarak geçirdiği evrim, hiç şüphesiz Şeriati’nin söyleminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. O’nun,mensubu olduğu İran Kültürüyle ilgili şu tespitleri dikkate değerdir. ”İran ki;üç bin üç yüz yıldan beri dünya olaylarının ana kavşağı (Kuzeyden Ruslar, Doğudan Hindistan ve Çin, Güneyden denizle, Batıdan Araplar, Yahudiler, Musa, İsa, Hıristiyanlık ve Kuzeybatıdan Yunan ve Rumlarla komşu);doğu ve batının bütün sert rüzgarlarının güzergahı; Doğu(Hint ve Çin) tasavvufuna aşina, Batı(Yunan,Roma ve İskenderiye) felsefesiyle tanışık; Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük, Mazdekilik, Manihesizm, Budizm, Lao Tsu, Mahavira, Konfiçyus, Sokrat ve Aristo’yu…bilen ve hepsini potasında yoğurarak bünyesinde eritmiş bir millet. Hiç birisi, hatta kahredici kılıcıyla Batılı İskender dahi, Batı’nın cezbedici büyük medeniyetine ve felsefesine ve onca gücüne rağmen onu sarsamadı. Öyle değişti ki Babil fatihi büyük Kuroş, artık kendinden geçmiş bir Buda’ya dönüştü…”</p>



<p><strong>İran’la Türkiye’nin modernleşme tecrübeleri birbirine çok benzer.</strong></p>



<p>Şah Rıza, Mustafa Kemal’in mensubu olduğu çizginin İran’daki temsilcisidir adeta. Modernliğin bir bütün olarak ithal edilmesinden yanadır ve medrese/ulema çizgisini modernleşme sürecinin önündeki en önemli engel olarak görmektedir. Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da Yurt dışına öğrenci gönderme 1800’lerin başına denk gelir. Osmanlı’nın ilk toprak kaybı yaşadığı 1699 sonrasında başlayan Batı’dan askeri teknoloji ithalatı, İran’da 1813 ve 1828 de Ruslar karşısında alınan yenilgiler sonrasında başlar. Osmanlı’nın, İran ile Batı arasında bir tampon işlevi gördüğü, Batı’daki gelişmelerin İran’a Osmanlı üzerinden aktarıldığı gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır. Nitekim her iki devletin de modernliği ithal etme gerekçesi, askeri alanda alınan mağlubiyetlerdir.</p>



<p>Sonraları bu süreç siyasi, sosyal, iktisadi ve eğitim gibi alanlara da sıçrayacak, modernleşme pratiği her iki devlette de ciddi reaksiyonlarla karşılaşacaktır. Yurt dışına tahsil için gönderilen öğrenciler, ülkelerine zihinsel dönüşüm yaşamış olarak dönecek ve ulus-devlet bilincinin oluşmasında rol alacaklardır. Modern değerler sisteminin en önemli siyasal projesi olan ulus-devlet, halkın aydınlatılmasını merkeze alan bir strateji izleyecektir. Bu aydınlatma çoğu zaman zecri tedbirleri de barındırmaktadır.19.yüzyılın ikinci yarısında temel amacını “Batı medeniyetinin alınması, adalet ve hukuk reformu yapılması ve hürriyetlerin garanti altına alınması” olarak belirleyen tam Batılılaşma taraftarı Mirza Mülküm Han öncülüğünde İngilizlere tanınan imtiyazlar, İran’ın 20.yüzyılına etki edecek ve hatta 1952 de milli cephenin önderi olan ve petrolün millileştirilmesi hamlesini yapan Musaddık’ın, bir İngiliz/ABD koalisyonuyla devrilmesine giden yolun başlangıcı olacaktır.</p>



<p>Nasreddin Şah’ın 1848-1896 yılları arasında süren iktidarı boyunca İran, İngiltere-Rusya kıskacında ayakta kalmaya çalışmıştır. İngiltere, Hindistan sömürgesinin güvenliğini sağlamak için Rusya’nın İran içlerindeki ilerleyişini engelleme amaçlı bir politika yürütmüş ve bu süreç İran’ın İngiliz nüfuzuna açılmasını sağlamıştır. Rusya ise İran’ın kuzey bölgelerini işgal etmiş ve güneye Hint sınırına inmeye çalışmıştır. Nasreddin Şah bu iki emperyal ülkenin rekabetini fırsata çevirmek istemiş ancak başarılı olamamıştır. İran’ın Rusya tarafından parçalanmasına razı olmayan İngiltere, İran ekonomisini güçlendirme hamleleri yaparak Rusya’nın, güçten düşürülmüş İran oluşturma emeline mâni olmuştur. Bu desteğine karşılık Nasreddin Şah 1890 tarihinde İngiltere’ye, İran tütününü üretme, mânia ve ihraç etme imtiyazını vermiştir. Ancak, Safevilerin dağılması sonucu konumunu güçlendiren ulemanın güçlü tepkisiyle karşılaşmış ve imtiyaz antlaşmasını iptal etmek zorunda kalmıştır. Sözünü ettiğimiz bu antlaşmanın iptali için İran ulemasının örgütlenmesinde rol alan kişilerden biri de anti-emperyalist çizginin önemli siması olan Cemaleddin Afgani’dir.</p>



<p>Ulemanın bu zaferi, halk nazarındaki itibarını daha da arttırmış, Şah Rıza iktidarı döneminde en etkili muhalefet yine ulema havzasından gelmiştir. İran’ın attığı modernleşme adımları, ulemanın halk üzerindeki tesirini azaltmak yerine daha da artıracaktır. Modernleşme hamlelerinin, İran’ı Batılı emperyalistlere peşkeş çekme amaçlı olduğu yönünde ulemanın yürüttüğü tebliğ faaliyetleri oldukça etkili olmuştur. Kaçar Hanedanı’nın başaramadığı tam modernleşmeyi, Pehleviler tamamlamak istemiş ancak onlar da ulema kayasına toslamışlardır. 1926’da iktidarı devralan Pehlevilerin ömrü sadece 53 yıl olmuştur. İran’ın modernleşme tarihinde ulemanın belirleyici etkisi 1979 inkılabıyla birlikte zirve yapacaktır. Ancak Pehlevilerin başardığı en önemli şey, İran’ın ulus-devlet olarak kodlanması olmuştur.</p>



<p>Ulus bilinci yaratmak için, Osmanlı Jön Türklerinde olduğu gibi, İran’da da İslam öncesi gelenek yardıma çağırılmıştır.1800’lerin başından itibaren ağır aksak ilerleyen İran modernleşmesi, Pehlevi geleneğini kendisine merkez olarak almıştır.</p>



<p>Pehlevilik, İran’ın İslam öncesi kültüründe bir “lisan” olarak vardı. Hz. Ömer döneminde fethedilen İran’ın, bilim ve felsefe arşivinde Pehlevice eserler çoğunluktaydı. Abbasiler döneminde kurulan Beyt’ül Hikme’de, bu eserler tercüme edildi. Şah Rıza, bu geleneği canlandırmak için “pehlevi” ünvanını alarak, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “Atatürk” unvanıyla yapmak istediğinin benzerini yapmaya çalıştı. Nitekim Mustafa Kemal’de, “Atatürk” unvanıyla Türklerin İslam öncesi geleneğini canlandırmak istemiş ve icat etmeye çalıştığı ulus-devletin meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Yeni bir ulus yaratmak için başvurulan “İslam öncesi” dönem, İslamla şekillenmiş geleneğin reddini havi olduğundan, dindışı/seküler Batı medeniyeti en makul “ideolojik kıble” olmuştur. Yazının değiştirilmesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Nitekim İran’da da Latin alfabesine geçme önerisi söz konusudur. Hatta bu öneriye destek bulmak için Osmanlı’ya ziyaret tertip edilmiştir. Ancak yeterli destek bulunamadığı için İran, alfabe değişikliğini gerçekleştirememiştir. Fakat Pehleviler döneminde, azınlık dillerinin kullanılması yasaklanmış ve Farsça’daki Arapça ve Türkçe sözcüklerin sayısı azaltılmıştır. İran’ın, Araplar tarafından istila edildiğini ve öz kültürüne yabancılaştırıldığını iddia eden bu “akıl”, Arap’a olan husumetini İslam’a yöneltecektir.</p>



<p><strong>Benzer durum Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesinde de söz konusudur.</strong></p>



<p>Bunların yanında İran, kıyafet değişimi için de adımlar attı. Pehlevi kepi zorunlu tutuldu ve kadınların geleneksel kıyafetleri yasaklandı. Bu yasağa direnen kadınların kamu hastanelerinden ve taşıtlarından hizmet almaları yasaklandı. Bizdeki, kıyafet devriminin benzeri İran’da da cariydi. Laik hukuk sistemi, aile hukuku dışında İslam kanunlarının yerini aldı. Ulemayı dayanaksız bırakmak için en önemli gelir kaynakları olan “humus” devlet tarafından engellendi. 1926 da Şer’i mahkemelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir karar alındı.1935’te ilahiyat fakültesi açıldı ve türbe ziyaretlerine sınırlama getirildi. Hâkim olmak için hukuk fakültesinden mezun olma şartı getirilerek, ulemanın “mahkeme etme” yetkisi de elinden alındı. Medrese hocası olmanın koşulları ağırlaştırıldı ve vakıflar kanunuyla bütün vakıfların devlet denetimine açılması sağlandı.</p>



<p>Bizdeki tevhid-i tedrisatın muadilini, İran da gerçekleştirmek istiyordu. Amaç, ulemayı devlet memuru yapmaktı. Çünkü rejime göre ulemanın bağımsız kalması, ulus devletin meşruiyeti açısından sakıncalıydı. Ancak, Safevilerin yıkılmasından sonra ipleri tamamen eline alan ulemanın kolayca teslim olmaya niyeti yoktu. Kum ilim havzası bu reformlara direndi. Halkı, reformlara karşı çıkmak için örgütledi ve Şah rejiminin yeni kurduğu okulların, İran halkını Şiilikten uzaklaştıracağı tezini işledi. Yukarıdan aşağıya ceberutça işleyen bu modernleşme sürecine ulemanın gösterdiği refleks, meyvelerini 1979 da verecektir. Radikal modernleştirme hamleleri, halkın İslam’a daha çok sarılmasına ve İslami hareketlerin mevzi kazanmasına sebep olmuştur.</p>



<p>Şeriati bu tarihsel arka plana yakından tanıklık etmiş bir havzada yetişti. Onun, aydınlarla ulema arasında bir köprü işlevi gören dili/üslubu, Şah Rejiminin devrilmesinde oldukça etkili olacaktır. 1961 ‘de Şah rejimine muhalif olarak Mehdi Bezirgan’ın önderliğinde kurulan Özgürlük Hareketi’nin en sadık müdafilerinden biri de Şeriati’dir. Bezirgan’ın, petrolün millileştirilmesi adımını atan Musaddık yönetimine 1950’li yıllarda verdiği destek düşünüldüğünde, Şeriati’nin bu havzada yer alması şaşırtıcı değildir. Çünkü o daha önce de babasıyla birlikte Millî Mücadele eylemlerinin organize edilmesinde rol almıştır. Esasında Şeriati’nin ideolojik duruşu, Bezirganla örtüşmez. Bezirgan, İslam’ın İran milli kültürünün bir parçası olduğunu savunuyor ve laik bir siyasal sistemin varlığına inanıyordu. İslam’ın ilerici olduğunu ve modernleşme sürecinde İran’ın kültürel kimliğinin bir parçası olarak rol almasını istiyordu. Şeriati’nin bu havzada yer alması, ideolojik yakınlıktan ziyade milli hassasiyetlerden dolayı olsa gerektir. Bezirgan’ın milli hassasiyetleri, örgütlediği muhalefet hareketinde farklı fraksiyonların toplanmasını sağlamıştır. Bu durum İstiklal Harbi sürecinde İslamcı-Türkçü ittifakını hatırlatmaktadır. Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu direniş hareketinin, halk nazarında meşruiyet kazanmasında İslamcı söylemin etkisi yadsınamaz. Nitekim savaş sona erdiğinde, yeni kurulan devletin İstiklal Marşı’nı bir İslamcı olan Mehmet Akif yazacaktır.</p>



<p>Başlangıçta anti-emperyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla bir araya gelen farklı ideolojiler, düşman mağlup edildiğinde birbirlerine düşecek ve güçlü olan diğerini baskılayacaktır. İran’daki durum da benzerdir. Şeriati’yle Mehdi Bezirgan’ı aynı potada buluşturan şey, anti-emperyalist milli duruştur. Farklı fraksiyonların Şah karşıtı ittifakları, 1979 inkılabına kadar sürecek ancak inkılabın ardından bu kez İslamcı iktidar, muhalifleri bertaraf edecektir.1988’de Ayetullah Muntazari’nin, cezaevlerindeki muhaliflere yapılanlarla ilgili Humeyni’ye hitaben “senin adamlarının zulmü Şah’ınkini geçti. Hani Ali’nin adalet devletini kuracaktık.” mealindeki isyanı, bunun en bariz göstergesidir. Şeriati’nin izinden gidenler de bu bertaraf etme sürecinden nasibini alacaktır.</p>



<p>***</p>



<p>Şeriati, doktora için Paris’te bulunduğu yıllarda, üçüncü dünya olarak adlandırılan halkların direniş hareketlerine destek verir. Özellikle Cezayir direnişi onun için çok önemlidir. Fransa’da tahsil gördüğü süre boyunca direnişin makes bulması için mücadele eder. Bu mücadelesi sırasında Cezayir’in önemli siyasi figürlerinden biri olan Abdülaziz Buteflika’yla tanışır. Sonraki yıllarda, yine Kızılkale zindanında mahpusken, Buteflika’nın tavassutuyla serbest bırakılacaktır.</p>



<p><strong>Fransa’nın Cezayir direnişine karşı tavrı, Şeriati’nin Batı algısının şekillenmesinde oldukça etkili olur.</strong></p>



<p>Hümanizm, insan hakları, liberalizm, eleştirel düşünce, devrim gibi modern Avrupa’ya renk veren değerlerin merkezi olmakla iftihar eden bu görkemli Avrupa ülkesinin, söz konusu Cezayir olduğunda, klasik Şarkiyatçı kimliğinin etkisiyle hareket ettiğine yakinen tanıklık edecektir. Şarkiyatçı perspektif Doğulu (Müslüman) toplumları henüz kıvama gelmemiş, ehlileştirilmesi gereken vahşiler (insan altı yaratıklar) olarak görür. Öyle ki onlar bilim, felsefe, sanat, estetik, teknoloji üretemezler. Fransız Sol’unun Cezayir direnişine mesafeli duruşu, Şeriati’nin dikkatinden kaçmaz.</p>



<p>Özgürlük, emansipasyon, liberalizm, demokrasi, insan hakları ihraç etmeye çalışan; bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, liberalizm ve demokrasinin ana vatanı olarak görülen Fransa’nın Cezayir’de işlediği cürümlere sessiz kalmayı tercih eden Fransız Sol’u, Şeriati’de, Kapitalizmle-Sosyalizmin aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olduğu kanaatini perçinler. Marks, Prodhon, Engels, Plekhanov, Saint Simon gibi, hayatlarını zorbalık, sınıflar arası ilişkiler, işçi hakları, sermaye temerküzüyle mücadele ile geçirdiğini söyleyen filozof ve düşünürlerin, 19.Yüzyılda Afrika ve Asya ülkelerinin sömürgeleştirilmesine sessiz kalmalarını utanç verici olarak niteler.1956-1961 yılları arasında toy Fransız delikanlılarının Cezayir’de sürdürülen savaşa katılmamak için bir organlarını felç edişine tanık olur…Altı milyon taraftarı olan Fransız Komünist Partisi’nin, Cezayir’deki cinayetkar sömürgeci savaşı protesto bile etmediğine hatta direnişi örgütleyen Kurtuluş Cephesi(FLN)’ni tahkir edip direnişçileri “bir avuç Arap feodalin oyuncağı” olmakla suçladığına şahitlik eder… Maurice Thorez’in “Cezayir diye bir ulus yok, belki oluşum aşamasında bir Cezayir ulusu var” söylemini, sömürgeci yaklaşımın meşrulaştırılmasında Batı entelektüel havzasının oynadığı rol bağlamında, özellikle, zikreder.</p>



<p><strong>Esasında durum, bugün de farklı değildir.</strong></p>



<p>Sağ’ıyla Sol’uyla Avrupa entelektüel havzası,istisnaları olmakla birlikte, aydınlanma paradigmasını/modern değerler sistemini içselleştir(e)memiş ulusların direnişini tahfif etmeye devam ediyor. Hatta bu direniş(çi)leri tıpkı Fransız Marksistlerinin yaptığı gibi “ilkel/ primitif” ya da “bir takım Arap feodalinin oyuncağı” olmakla itham ediyor. Avrupa entelijansiyası ve onların bizdeki muadilleri, ezilmiş, horlanmış, sömürülmüş halkların hayatları pahasına başlattıkları/sürdürdükleri direnişi oldukça sığ bir düzlemde değerlendirdiler… Dahası bu direniş(ler)in itibarsızlaştırılması için müstekbirlere ideolojik destek sundular. Bunun en güncel örneği olarak siyonizmin Gazze’de/Filistin’de yürüttüğü sömürgeci /ırkçı/ barbar /soykırımcı politikaları onaylayan Jurgen Habermas zikredilebilir. Avrupamerkezci yaklaşımın fedailiğini yapan entelektüellere göre Fransız İhtilali’nden ilham almayan direnişler kabule şayan değildir. Edilgen, pasif, itaatkâr, tembel, şehvetperest, cahil, barbar Doğulular (Müslümanlar) isyan edemezler, direnemezler, devrim yapamazlar… Lakin Aksa Tufanı’nın açtığı özgürleşme çığırının Yemen-Lübnan-İran hattının da desteğiyle “beyaz adamın” burnunu sürttüğü, karizmasını çizdiği, dokunulmazlık zırhını darmadağın ettiği bir tarih-zaman kesitinde bu tür oryantalist yargıların bir hükmü kalmamıştır. Tarih “üçüncü dünya” olarak adlandırılan halkların “beyaz adam”dan intikam alışına tanıklık etmektedir.</p>



<p>Şeriati Fransız Sol’u özelinde tanık olduğu ikiyüzlü tutumdan hareketle Marksizmin sömürgeciliği tahlil etmekten aciz olduğunu ve hatta sömürgeciliğe imkân tanıyan bir içeriğe sahip olduğunu iddia eder. Ona göre, Avrupa burjuvasının semirmesi sadece kendi çabasının sonucu değildir. Asya ve Afrika uluslarının kaynaklarının acımasızca sömürülmesinin payı unutulmamalıdır.</p>



<p>Bu sömürü sayesinde, Avrupa proleteryası semizleşmiş ve Marks’ın burjuva-proleterya çatışması sonucu doğmasını murat ettiği komünizm, Avrupa’da değil, henüz daha feodal geleneğinden kurtulamayan Rusya ve Çin’de ortaya çıkmıştır. Marksizmin Avrupa ayağı ise, üçüncü dünya halklarının sömürülmesiyle semizleşen proleteryayı görmezden gelmeyi tercih etmiştir.</p>



<p>Avrupa entelektüel havzasından Jean Paul Sartre, Şeriati için önemli bir sima olarak öne çıkar. Tanışıktırlar… O’nun Cezayir direnişine verdiği destekten sitayişle bahseder. Sartre, Fransa’nın Cezayir’deki varlığına karşı çıkmış ve direnişin militan düşünürü Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” kitabına önsöz yazmıştır. Bu önsözde, ülkesi Fransa’ya karşı sözünü sakınmaz. Açıkça direnişçilerin mücadelesini destekler.</p>



<p><strong>Şu cümleler Sartre’a aittir:</strong> “Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçı adım adım özgürleşmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur…Bir savaşçının silahı onun insanlığıdır.”</p>



<p>Bu tutumundan dolayı Fransız Sağ’ı Sartre’ın vatan haini olduğunu iddia eder ve kurşuna dizilmesini ister. Fakat dönemin Fransız Başkanı De Gaulle “Sartre’a dokunamazsınız. Çünkü Sartre, Fransa’dır” diyerek bu talepleri geri çevirir.</p>



<p>Sadece Cezayir değildir Şeriati’nin dikkatini çeken, tüm mustazaf halkların feryadına karşı duyarlıdır. Kongo bağımsızlık hareketi lideri Patrice Lumumba’nın öldürülmesi sonrası, siyahların Paris’te Belçika konsolosluğu önünde düzenlediği protesto gösterilerine katılır ve tutuklanır. Kısa süreli bir tutukluluk dönemi yaşar.</p>



<p>Bu sırada Cezayir Kurtuluş Cephesi üyesi Frantz Fanon ile tanışır. Onun Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının mukaddimesini tercüme eder. Fanon, Şeriati üzerinde iz bırakan önemli isimlerden biridir.1968 yılında Hüseyniye-i İrşad’ta konferanslarına başladığında Fanon, en sık zikrettiği direniş liderlerinden biri olacaktır. Bu konferanslar oldukça ilgi çekicidir. Özellikle laik eğitim almış gençlerle temas kurmayı başaran üslubu, uzun vadede İran İnkılabı’nın gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Ulemanın bu gençleri kuşatacak dili üretmekte sıkıntı çekmesi, Şeriati’nin tanınırlığının artmasında etkili olmuştur. Şeriati’nin, Hüseyniye-i İrşad’da bir İslam İdeolojisi inşasına dönük olarak verdiği dersler her geçen gün ulemayla arasının açılmasına sebep olur. Şeriati’ye karşı oldukça ağır ithamlar gelmeye başlar.</p>



<p>Onun gizli bir Sünni olduğundan İslam’ı bilmediğine, Marksizmle İslam’ı uzlaştırma amacı taşıdığından halkı Şiilikten soğuttuğuna kadar bir dizi ithamla karşılaşır. Babasının etkisiyle ıslahçı çizgide yer alan Şeriati, ulemanın atıl,dünyadan uzak,Safevici yaklaşımlarına yönelik olarak oldukça radikal eleştirilerde bulunduğu için birçok dini otorite tarafından aforoz edilir ve kitapları yakılır. “Ali Şiası-Safevi Şiası” adıyla yayınlanan kitabında, Şiiliğin tarihsel evrimine dikkat çekerek asıl mecrasından saptığı ve saltanatçı Safeviliğin yamağı olduğu tezini işler.</p>



<p><strong>Bu nedenle kendisine karşı biriken öfke nefrete dönüşür.</strong></p>



<p>Kitaplarının basımı ve yayını yasaklanır.Başlangıçta Hüseyniye-i İrşad’da birlikte ders verdiği Ayetullah Mutahhari’yle yolları 1968’te ayrılır. Şeriati, Hüseyniye’nin bağımsız bir okul olarak devam etmesini isterken, Mutahhari medrese usulü bir sistemin ihdas edilmesinden yanadır. Sonraları Mutahhari, Şeriati’nin İslam Şinasi (İslam-Bilim) kitabı için “edebiyat ve kültür açısından oldukça yüksek, ilmi açıdan orta düzeyde, felsefi açıdan orta düzeyden de düşük, İslami açıdan ise “sıfır”dır. Diyecektir.</p>



<p><strong>Hüseyniye-i İrşad dersleri şah rejimini ziyadesiyle endişelendirir.</strong></p>



<p>Rejim karşıtı eylemlerin kaynağı olarak tarassut altına alınır ve bazı katılımcıları tutuklanmaya başlar. Nihayet 1973 ‘te Hüseyniye kapatılır. Şeriati’nin kitaplarına el konulur ve teslim olmasını sağlamak için babası tutuklanır. Şeriati teslim olur ve babası bir yıl sonra serbest bırakılır. O ise Kızılkale zindanında tek kişilik hücrede 18 aylık cezasını çekmeye başlar. Zindandan çıktıktan sonra kitapları Paydar, Dehkan Nejat ve Sebzivari gibi müstear isimlerle neşredilir. Bıktırıcı takiplerden kurtulmak için ev konferansları vermeye başlar. Sabahlara kadar süren dersler yapar. Fakat artık İran’da kalamayacağını anlamıştır.16 Mayıs 1977 de İran’ı terk eder. Yaklaşık bir ay sonra 19 Haziran 1977 de kaldığı evde cansız bir halde bulunur.</p>



<p>Eşi Puran Hanım Şeriati’nin ölümünü şöyle anlatır: “…Gece saat 11-12 gibi Şeriati kızından çay istiyor. Ona çay verdikten sonra gidip yatıyorlar. Dayımın kızı sabah işe gitmeden önce Şeriati’yle vedalaşmak üzere kapıyı çaldığında, kapının eşiğinde serilmiş halde buluyor. Burnu siyah olmuş. Boğulma gibi bir şey…Pencere de açıkmış. Kuzenim hemen erkek kardeşime haber veriyor. Bu arada olayı yukarı katlardaki kızlara da haber veriyorlar. Kızlar aşağı inmiyor. Ambulans ve polis gelip onu alıp götürüyor. Adli tıp ölüm nedeni olarak damar tıkanıklığı teşhisi koyuyor. Ancak otopsi yapılmıyor.” Resmî gazeteler Şeriati’nin ölümünü “tedavi için gittiği İngiltere’de vefat eden Müslüman düşünür” olarak verir. Şah Rıza, Şeriati’nin cenazesinin İran’a getirilmesi ve görkemli bir törenle defnedilmesi için eşi Puran Hanım’dan izin ister ancak aile bunu kabul etmez. Musa Sadr’ın girişimiyle cenaze, Şam’da Seyyide Zeyneb’in türbesinin yanına defnedilir.</p>



<p>Tarihe gerçek anlamda tanıklık eden bu aziz öğretmene rahmet diliyorum…</p>



<p>Not: Bu yazı’m Umran Dergisi’nin 300.Sayısında (Ağustos 2019) aynı başlıkla yayınlanan metnin gözden geçirilip kimi ekleme çıkarmalarla düzenlenmiş halidir.</p>



<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></p>



<p>1-Ali Şeriati/Yalnızlık Sözleri 1-2/Söylem Yay.</p>



<p>2-Ali Şeriati/Öze Dönüş/Kitabevi Yay.</p>



<p>3-Ali Şeriati/Kevir/Fecr Yay.</p>



<p>4-Ali Şeriati/Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri/Birleşik Yay.</p>



<p>5-Ali Şeriati/Dine Karşı Din/İşaret Yay.</p>



<p>6-Ali Şeriati/İnsanın Dört Zindanı/Fecr Yay.</p>



<p>7-Ali Şeriati/İnsan/Fecr Yay.</p>



<p>8-Mehrzad Brujerdi/İran Entelektüelleri ve Batı/Yöneliş Yay.</p>



<p>9-John Esposito/Güçlenen İslam’ın Yankıları/Yöneliş Yay.</p>



<p>10-Bilge Adamlar Dergisi/Şeriati Özel Sayısı/Sayı:30/Ağustos 2012</p>



<p>11-William Cleveland/Modern Ortadoğu Tarihi/Agora Kitaplığı</p>



<p>12-Alev Erkilet Başer/Ordadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler/Hece Yay.</p>



<p>13-Nilüfer Göle/Modern Mahrem/Metis Yay.</p>



<p>14-Daryush Shayegan/Yaralı Bilinç/Metis Yay.</p>



<p>15-Mehmet Ali Büyükkara/Çağdaş İslami Akımlar/Klasik Yay.</p>



<p>16-Pierre Jean Luizard/İslam Topraklarında Otoriter Rejimler/İstanbul Bilgi Ünv. Yay.</p>



<p>17-Ali Şeriati/Anne Baba Biz Suçluyuz/Seçkin Yay.</p>



<p>18-Ali Şeriati/Yarının Tarihine Bakış/Birleşik Yay.</p>



<p>19-Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/Versus Kitap</p>



<p>20-Susan Beuck Morss-Küresel Bir Karşı Kültür/Versus Kitap</p>



<p>21-Şeyh Hamidu Kan/Mahrem Macera/Özgün Yay.</p>



<p>22-Ali Şeritati/Ali Şiası Safevi Şiası/Fecr Yay.</p>



<p>23-Edward Said/Şarkiyatçılık/Metis Yay.</p>



<p>24- İhsan Eliaçık/ “Zamanın Ruhu Değişti” başlıklı makale.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/kamil-ergenc.png" width="100"  height="100" alt="Kamil Ergenç" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/kamil-ergenc/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Kamil Ergenç</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"></div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/">Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Nur Katırcıoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Mar 2026 07:31:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ederek yaptığı araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin %74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor; peki yapay zekanın yine yapay zeka verilerinden beslendiği bu yeni ekosistemde bilginin doğruluğu neye göre ölçülecek? Yapay zeka hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Öyle ki kısa sürede eğitimden medyaya, iş dünyasından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/">Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ederek yaptığı araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin %74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor; peki yapay zekanın yine yapay zeka verilerinden beslendiği bu yeni ekosistemde bilginin doğruluğu neye göre ölçülecek?</strong></p>



<p>Yapay zeka hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Öyle ki kısa sürede eğitimden medyaya, iş dünyasından günlük hayatımıza kadar pek çok alanda kendine yer buldu. Bir öğrenci ödev hazırlarken, bir gazeteci haber yazarken, bir şirket çalışanı rapor hazırlarken artık yapay zeka araçlarını kullanabiliyor.</p>



<p>Bir süre sonra karşılaştığımız tüm metinler acaba mı dedirtmeye başladı. Metinlerle de sınırlı kalmadı; görseller, videolar kısacası tüm dijital materyaller artık şüphe uyandırıyor. Peki tüm bunları mümkün kılan yapay zeka sistemleri nasıl eğitiliyor? Bunun için önce, bugüne dek yapay zekanın geçirdiği gelişim sürecine kısa bir göz atmakta fayda var.</p>



<p><strong>1950’den 2026’ya Yapay Zeka Nasıl Gelişti?</strong></p>



<p>Yapay zeka araştırmaları aslında yeni değil; geçmişi 1950’lere kadar uzanıyor. Ancak uzun süre bu alan daha çok akademisyenlerin ve büyük teknoloji şirketlerinin çalıştığı bir alan olarak kaldı.</p>



<p>2010’lu yıllarda yapay zeka hızla gelişti; görüntü tanıma, veri analizi ve otomasyon gibi alanlarda önemli ilerlemeler yaşandı. Asıl dönüm noktası ise 2022’de ChatGPT’nin kamuya açılmasıyla geldi.</p>



<p>Ardından Google Gemini, Claude ve Microsoft Copilot gibi araçların ortaya çıkmasıyla yapay zeka kısa sürede eğitimden medyaya kadar pek çok alanda kullanılan yaygın bir araca dönüştü.</p>



<p><strong>Peki Bu Sistemler Nasıl Eğitiliyor?</strong></p>



<p>Bugün “büyük dil modeli” denilen yapay zekalar genellikle üç aşamada eğitiliyor. Önce devasa metinlerle dilin yapısı öğreniliyor: kelimeler nasıl bir araya gelir, cümleler nasıl kurulur vb. Sonra insanlar modelin cevaplarını örneklerle ince ayarlıyor, böylece daha doğru ve güvenli yanıtlar üretmesi sağlanıyor. Son aşamada ise insan geri bildirimi devreye giriyor; model, hangi cevapların daha iyi olduğunu öğrenerek kendini geliştiriyor.</p>



<p>Mesela ChatGPT 2024’te, 2023’e kadar olan bilgilerle eğitildiği için 2024’te olan olayları bilmiyordu. Kısa süre sonra bu sorun çözüldü ve güncel verilerle metin oluşturmaya devam etti.</p>



<p>Buraya kadar yapay zekanın kendini nasıl eğittiğini öğrendik: İnternetten metinleri derliyor ve kullanıcı geri bildirimleriyle yönlendiriliyor. Ancak işler artık biraz daha karmaşık. Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ettiği araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin yüzde 74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor. Yani 2024’ten sonra ortaya çıkan metinlerin büyük çoğunluğu yapay zeka tarafından üretilmiş durumda ve bu da yapay zeka tarafından üretilmiş bu metinlerin yeni içeriklerin kaynağı olduğunu gösteriyor.</p>



<p><strong>Yapay Zeka Kendi Kendini Besleyen Bir Modele Dönüştüğünde Bizi Neler Bekliyor?</strong></p>



<p>Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca “yanlış bilgi” değil; yanlış bilginin tekrar tekrar üretilerek doğruymuş gibi yerleşme ihtimali. Yapay zeka tam da bu noktada bir hızlandırıcı işlevi görüyor: Ne üretirse üretsin, benzerleri yeniden çoğalıyor. Böylece bilgi, doğrulukla değil tekrar sıklığıyla ölçülmeye başlıyor.</p>



<p>Yapay zekanın kendi ürettiği verilerle tekrar tekrar eğitilmesi sonucunda ortaya çıkan olguya teknik literatürde <strong>“model çöküşü”</strong> deniyor. Bu süreçte nadir ama kritik bilgiler kayboluyor; geriye ise sürekli tekrar eden, pürüzsüz ama sığ metinler kalıyor.</p>



<p>Sorun burada da bitmiyor. Yapay zeka modelleri devasa miktarda veri tüketiyor, internetteki nitelikli insan yapımı içerikler ise hızla tükeniyor. Bu noktada geliştiriciler, modelleri kendi ürettikleri içeriklerle beslemek zorunda kalıyor. Literatürde buna <strong>“özyinelemeli eğitim” </strong>ya da <em>self-consuming loop</em> deniyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1024x683.webp" alt="" class="wp-image-2800" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1024x683.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-300x200.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-768x512.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-150x100.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-696x464.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1068x712.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5.webp 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><strong>Risk Senaryosu</strong></p>



<p>Farz edelim bir haber editörü, Türkiye’de evlilik oranlarıyla ilgili bir yazı hazırlıyor. Hız kazanmak için yapay zekadan yararlanıyor ve metnin bir yerine şöyle bir cümle ekleniyor:</p>



<p>“TÜİK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de evlilik oranları yüzde 20 düştü.”</p>



<p>Editör ifadeyi ayrıntılı biçimde kontrol etmiyor ve haber bu haliyle yayımlanıyor. Ardından başka bir araştırmacı, konuyla ilgili çalışırken birincil kaynağa gitmek yerine bu haberi güvenilir görüp ikincil kaynak olarak kullanıyor. Verinin doğruluğunu sorgulamıyor.</p>



<p>Bir süre sonra aynı bilgi farklı yazılarda, raporlarda ve analizlerde tekrar edilmeye başlıyor. Sonuçta TÜİK böyle bir araştırma yapmamış olsa da, internet üzerinde var olmayan bu veri “gerçek” haline geliyor.</p>



<p>İşte bu, model çöküşünün ve özyinelemeli eğitim döngüsünün günlük hayatta yarattığı görünmez ama tehlikeli etkilerin bir örneği.</p>



<p>Sadece insanlar da değil modeller de verinin doğruluğunu kontrol etmek de başarısız. Yapay zekanın kendi ürettiği veriyi büyüterek devam ettirmesi olgusu insanlarınkinden daha tehlikeli ve hızlı. Yapay zeka bu döngünün içerisinde gerçeklikle bağını kaybederek kendi paralel gerçekliğinde yaşamaya başlıyor. Buna<strong> “yapay zeka halüsinasyonu”</strong> deniyor.</p>



<p>Araştırmalar, bu sürecin yapay zekanın öğrenme biçimini üç temel noktada zayıflattığını gösteriyor:</p>



<ol class="wp-block-list">
<li><strong>İstatistiksel hata:</strong> Model nadir olanı önemsiz sayıyor, istisnaları siliyor ve sadece en yaygın olanı seçiyor. Oysa bilim ve toplum çoğu zaman istisnalardan beslenir.<br><br></li>



<li><strong>Kapasite sınırı:</strong> Yapay zeka her şeyi eksiksiz hatırlayamaz. Veriyi sıkıştırırken detayları çarpıtır ve bu çarpıtma sentetik verilerle pekişir.<br><br></li>



<li><strong>Hataların birikmesi:</strong> İlk modelde küçük bir yanlış tolere edilir, ikinci modelde normalleşir, onuncuda ise standart haline gelir. Yanlış artık istisna değil, normdur.</li>
</ol>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="576" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1024x576.webp" alt="" class="wp-image-2799" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1024x576.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1536x864.webp 1536w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-696x392.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1068x601.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900.webp 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Model çöküşünü önlemenin tek yolu, sisteme düzenli ve bilinçli biçimde gerçek insan deneyimini, doğrulanmış veriyi ve eleştirel çeşitliliği eklemektir. Dijital çağda en kritik mesele yalnızca bilgiye erişmek değil; bilginin kaynağını sorgulayabilen bir bilinç geliştirmek olacaktır.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Ahsen Nur Katırcıoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/ahsen-nur-katircioglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Ahsen Nur Katırcıoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Ahsen Nur Katırcıoğlu, Türkistan coğrafyası odaklı uluslararası ilişkiler alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Prodüksiyon, tanıtım, editörlük ve içerik üretimi alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yayıncılık, akademik eğitim, medya çalışmaları ve dijital arşivleme projelerinde rol almıştır. İbn Haldun Üniversitesi’nde çift anadal öğrencisi olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Yeni Medya ve İletişim bölümlerinde öğrenimini sürdürmektedir. İngilizce ve Arapça bilmektedir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/">Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında Sessiz Diplomasi: Türkiye Neyi Farklı Yapıyor?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/islam-dunyasinda-sessiz-diplomasi-turkiye-neyi-farkli-yapiyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/islam-dunyasinda-sessiz-diplomasi-turkiye-neyi-farkli-yapiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Maide Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:03:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2659</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluslararası siyasette diplomasi çoğu zaman yüksek sesle konuşmakla, sert çıkışlarla ve kamuoyuna dönük güçlü mesajlarla özdeşleştiriliyor. Son yıllarda bu anlayışın sınırlarını fazlasıyla gördük. Donald Trump’ın Orta Doğu’ya dair yüksek perdeden ama sahada karşılığı tartışmalı hamleleri ya da Avrupa Birliği’nin Gazze gibi krizlerde mesafeli ve edilgen görünen tutumu, “gürültünün” her zaman etki üretmediğini gösterdi. Türkiye’nin İslam [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/islam-dunyasinda-sessiz-diplomasi-turkiye-neyi-farkli-yapiyor/">İslam Dünyasında Sessiz Diplomasi: Türkiye Neyi Farklı Yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uluslararası siyasette diplomasi çoğu zaman yüksek sesle konuşmakla, sert çıkışlarla ve kamuoyuna dönük güçlü mesajlarla özdeşleştiriliyor. Son yıllarda bu anlayışın sınırlarını fazlasıyla gördük. Donald Trump’ın Orta Doğu’ya dair yüksek perdeden ama sahada karşılığı tartışmalı hamleleri ya da Avrupa Birliği’nin Gazze gibi krizlerde mesafeli ve edilgen görünen tutumu, “gürültünün” her zaman etki üretmediğini gösterdi.</p>



<p>Türkiye’nin İslam dünyasında izlediği çizgi ise daha farklı bir yere oturuyor. Daha az görünür ama daha temas odaklı; daha az slogan, daha çok sahada varlık. Belki manşetlere taşınmıyor ama kriz anlarında devreye giren ilişki ağlarını önceden inşa etmeyi esas alıyor. “Sessiz diplomasi” denilen şey tam da bu.</p>



<p>Bu sessizlik pasiflik değil. Aksine, kriz anlarına sıkışmayan, temasın sürekliliğini esas alan ve iletişim kanallarını her şartta açık tutmaya çalışan bir dış politika pratiği. İslam dünyasında diplomatik refleksler çoğu zaman tepkisel bir karakter taşıyor; kriz patladığında sert açıklamalar geliyor, birkaç gün konuşuluyor ve sonra gündem değişiyor. Türkiye’nin yaklaşımı ise kriz öncesi, kriz anı ve kriz sonrasını birlikte düşünen bir süreklilik üzerine kurulu.</p>



<p>Bu süreklilik yalnızca liderler düzeyindeki görüşmelerle sınırlı değil. Sahadaki bürokratik mekanizmalar, teknik iş birlikleri ve insani yardım ağları üzerinden kurulan bağlar, diplomasiyi görünmeyen ama kalıcı bir zemine oturtuyor. Böylece Türkiye yalnızca kriz anında söz alan bir aktör değil; her zaman ulaşılabilen, temas kurulabilen bir muhatap konumunda kalıyor. Asıl fark da burada ortaya çıkıyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Somali Örneği: İnsani Varlığın Diplomatik Etkisi</strong></h5>



<p>Somali sahası bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri. Yıllara yayılan insani, kurumsal ve toplumsal varlık Türkiye’yi sadece yardım yapan bir ülke olmaktan çıkardı. Bugün sahada dengeleri etkileyen, stratejik hesapları değiştiren bir aktör konumunda. Somaliland meselesi etrafında dönen tartışmalara bakıldığında, bazı aktörlerin pozisyon arayışlarının arkasında Türkiye’nin bu derinleşmiş varlığını görmek mümkün. İnsani yardım burada yalnızca vicdani bir sorumluluk değil; uzun vadede diplomatik ağırlık üreten bir araç haline geliyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Suriye Dosyası ve “Geri Dönüş” Meselesi</strong></h5>



<p>Benzer bir tabloyu Suriye dosyasında da okumak mümkün. Rejimin dönüşümü ve bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir süreçte Türkiye’nin sahadaki varlığı yalnızca askeri ya da güvenlik boyutuyla açıklanamaz. Yerel aktörlerle kurulan temas, tamamen kopmayan iletişim kanalları ve uzun süreli mevcudiyet, özellikle mültecilerin geri dönüşü gibi çok katmanlı meselelerin yönetilebilir kalmasını sağlıyor. Bu tür dosyalarda ani ve yüksek sesli çözümler değil; sabırlı, temkinli ve çok boyutlu bir yaklaşım belirleyici oluyor.</p>



<p>Bugünün dünyasında “gürültülü diplomasi” hızlı manşetler üretebiliyor. Ancak kalıcı etki üretmek, çoğu zaman daha düşük tonda ama daha istikrarlı bir çaba gerektiriyor. Türkiye’nin İslam dünyasında izlediği çizgi, ideolojik sertlikten ziyade sahaya dokunan bir esneklik taşıyor. Bu da onu birçok dosyada danışılan, kapısı çalınan bir aktör haline getiriyor.</p>



<p>Liderlik her zaman en yüksek sesle konuşmak değildir. Bazen liderlik, herkesin bağırdığı bir ortamda dinleyebilmek ve temas kurabilmektir. Türkiye’nin sessiz diplomasisi de tam olarak bu noktada anlam kazanıyor: konuşmaktan çok ilişki kuran, tepki vermekten çok süreci yöneten bir yaklaşım.</p>



<p>Belki manşetlerde görünmüyor. Ama krizlerin arka planında dengeyi ayakta tutan şey çoğu zaman bu görünmeyen temas ağları oluyor. Türkiye’nin İslam dünyasında farklı algılanmasının nedeni de burada yatıyor.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Maide Gümüş' src='https://secure.gravatar.com/avatar/8c51f72b2f5ac6ca33b725fe7de662d55c193bc5662193602f89dcdbd7c34360?s=100&#038;d=mm&#038;r=g' srcset='https://secure.gravatar.com/avatar/8c51f72b2f5ac6ca33b725fe7de662d55c193bc5662193602f89dcdbd7c34360?s=200&#038;d=mm&#038;r=g 2x' class='avatar avatar-100 photo' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/maide-gumus/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Maide Gümüş</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"></div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/islam-dunyasinda-sessiz-diplomasi-turkiye-neyi-farkli-yapiyor/">İslam Dünyasında Sessiz Diplomasi: Türkiye Neyi Farklı Yapıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/islam-dunyasinda-sessiz-diplomasi-turkiye-neyi-farkli-yapiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Satürn’ün Devleti: İran Devrimi Kendi Evlatlarını Nasıl Yedi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/saturnun-devleti-iran-devrimi-kendi-evlatlarini-nasil-yedi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/saturnun-devleti-iran-devrimi-kendi-evlatlarini-nasil-yedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Nur Katırcıoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jan 2026 11:52:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2590</guid>

					<description><![CDATA[<p>1789 Fransız Devrimi’nin simge isimlerinden Georges Danton, devrim sonrası ortaya çıkan fikir ayrılıkları nedeniyle, bir zamanlar omuz omuza mücadele ettiği yol arkadaşları tarafından yargılanmış ve idam edilmiştir. Danton’un hayatını konu alan bir eserde ona atfedilen şu söz, devrimlerin iç mantığını çarpıcı biçimde özetler: “İhtilal Satürn gibidir; kendi evlatlarını yer.” Bu ifade zamanla “Her devrim kendi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/saturnun-devleti-iran-devrimi-kendi-evlatlarini-nasil-yedi/">Satürn’ün Devleti: İran Devrimi Kendi Evlatlarını Nasıl Yedi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1789 Fransız Devrimi’nin simge isimlerinden Georges Danton, devrim sonrası ortaya çıkan fikir ayrılıkları nedeniyle, bir zamanlar omuz omuza mücadele ettiği yol arkadaşları tarafından yargılanmış ve idam edilmiştir. Danton’un hayatını konu alan bir eserde ona atfedilen şu söz, devrimlerin iç mantığını çarpıcı biçimde özetler: “İhtilal Satürn gibidir; kendi evlatlarını yer.”</p>



<p>Bu ifade zamanla “Her devrim kendi çocuklarını yer” deyişine dönüşmüş ve modern siyasal tarih literatüründe devrim-sonrası iktidar mücadelelerinin sembolik anlatımı hâline gelmiştir. Zira devrim süreçlerinde birlikte yürüyen aktörler, yeni düzen yerleştikçe farklı gelecek tasavvurları nedeniyle karşı saflarda konumlanabilir; dünün müttefiki, yarının tasfiye edilenine dönüşebilir. İran İslam Devrimi de bu tarihsel yasadan muaf değil.</p>



<p>1979’da adalet, bağımsızlık ve halk egemenliği iddiasıyla doğan devrim, zamanla bir devlet düzenine dönüştü; bu dönüşümle birlikte en temel önceliği kendi bekasını güvence altına almak hâline geldi. Ve her beka rejiminde olduğu gibi, sistem giderek kendi içinden doğan en güçlü figürleri tasfiye ederek varlığını tahkim etmeye yöneldi.</p>



<p>Bugün İran’da görünür hâle gelen toplumsal gerilimler, bu düzenin artık kendi doğurduğu kuşaklarla tarihsel bir yüzleşme evresine girdiğini gösteriyor.Tam da bu noktada Francisco Goya’nın <em>“Çocuklarını Yiyen Satürn”</em> tablosu güçlü bir siyasi metafora dönüşüyor: İran siyasetinin son kırk yılı, bu metaforun neredeyse kronolojik bir karşılığı.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-1024x576.webp" alt="" class="wp-image-2591" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-1024x576.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-696x392.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr-1068x601.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/beni-sadr.webp 1440w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Devrimin İlk Çocuğu: Sivil Yüzün Tasfiyesi</strong></h4>



<p>Beni Sadr, Paris yıllarında Humeyni’nin en yakın çevresinde yer alan, Batı’da eğitim görmüş, ekonomi ve siyaset teorisine hâkim bir isimdi. Devrimden sonra halkın gözünde yeni düzenin daha modern, daha akılcı ve dışa açık yüzünü temsil ediyordu. 1980’de güçlü bir destekle cumhurbaşkanı seçildi.</p>



<p>Ancak Beni Sadr’ın asıl misyonu, devrimin ruhban sınıfının mutlak tahakkümüne dönüşmesini engellemekti. Ordunun sivil otoriteye bağlı olmasını istedi, Devrim Muhafızları’nın ayrı bir güç hâline gelmesine karşı çıktı ve liderlik makamının sınırsız yetkilerine sınır getirmeye çalıştı. Bu tavır, Humeyni çevresindeki ruhban kadrolarla doğrudan çatışma yarattı.</p>



<p>1981’de “İslam’a aykırı davrandığı” gerekçesiyle görevden alındı. Kısa süre sonra hayatından endişe ederek ülkeyi gizlice terk etti. Böylece devrimin baştaki çoğulculuk ve halk iradesi vaadi, daha ilk yıllarında sahneden çekilmiş oldu.</p>



<p><strong>Satürn ilk lokmasını aldı:</strong> Devrimin çoğulcu ve sivil iddiası sistemin bünyesinde fazla geldi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="465" height="279" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/montazeri.webp" alt="" class="wp-image-2592" style="width:748px;height:auto" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/montazeri.webp 465w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/montazeri-300x180.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/montazeri-150x90.webp 150w" sizes="auto, (max-width: 465px) 100vw, 465px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Montazeri Vakası</strong></h4>



<p>Ayetullah Montazeri, Humeyni’nin en yakın öğrencilerinden biriydi. Devrimin fikir dünyasını şekillendiren isimler arasında yer aldı ve liderlik makamının temellerinin atılmasında önemli rol oynadı. 1980’lerin ortasında Humeyni sonrası dönemin en güçlü adaylarından biri hâline geldi.</p>



<p>Ancak savaşın son yılında cezaevlerinde binlerce siyasi mahkûmun gizlice idam edilmesine karşı çıktı. Bunun ne dine ne de devrimin adalet iddiasına sığdığını söyledi. Humeyni’ye yazdığı ünlü mektubunda, “Bu yapılanlar devrimi tarih önünde mahkûm edecektir” diyerek açıkça itiraz etti.</p>



<p>Bu itiraz, sistem için kabul edilemezdi. Çünkü Montazeri, içerden gelen ilk büyük ahlaki itirazdı. Montazeri önce haleflikten alındı, ardından yıllarca ev hapsinde tutuldu. İsmi ders kitaplarından silindi, medyada anılması yasaklandı.</p>



<p><strong>Satürn ikinci lokmasını aldı:</strong> Sistemin kendi iç ahlaki freni yok edildi.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="572" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--1024x572.webp" alt="" class="wp-image-2594" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--1024x572.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--300x168.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--768x429.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--696x389.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi--1068x597.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/mussevi-ve-kerrubi-.webp 1500w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Reformist Çıkışın Boğulması: 2009 &#8211; Musevi ve Kerrubi</strong></h4>



<p>2000’lere gelindiğinde devrim sonrası doğan kuşaklar siyasi alanı genişletmek istiyordu. Mir Hüseyin Musevi, devrimin ilk yıllarında başbakanlık yapmış, sistem içinden gelen bir figürdü. Mehdi Kerrubi ise devrimci geçmişi olan bir din adamıydı. Yani ikisi de “dış muhalif” değil, rejimin çocuklarıydı.</p>



<p>2009 seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı yürüttükleri kampanya, gençler ve kentli orta sınıf için bir umut alanı açtı. Seçimlerin hileyle sonuçlandığı iddiası sokaklara taşınca sistem bir tercih yaptı: Reform ihtimalini içeriden güncellemek yerine, onu varoluşsal tehdit ilan etti.</p>



<p>Musevi ve Kerrubi 2011’den beri yargılanmadan ev hapsinde tutuluyor. Ne serbest bırakıldılar ne de resmen cezalandırıldılar. Hukukun devre dışı kaldığı bu durum, sistemin artık kendi içinden gelen değişim isteğini bile tehdit olarak gördüğünü gösteriyor.</p>



<p><strong>Satürn üçüncü lokmasını aldı:</strong> Sistemin kendini yenileme kabiliyeti yok edildi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="620" height="349" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/Ali-Ekber-Hasimi-Rafsancani.webp" alt="" class="wp-image-2595" style="width:748px;height:auto" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/Ali-Ekber-Hasimi-Rafsancani.webp 620w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/Ali-Ekber-Hasimi-Rafsancani-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/Ali-Ekber-Hasimi-Rafsancani-150x84.webp 150w" sizes="auto, (max-width: 620px) 100vw, 620px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Pragmatist Akıl: Rafsancani’nin Sessiz Tasfiyesi</strong></h4>



<p>Ali Ekber Haşimi Rafsancani, devrimin en güçlü organizatörlerinden biriydi. Savaş yıllarında fiili komutanlık yaptı. Ekonomik yeniden inşayı yönetti. Ve en kritik hamle olarak Humeyni sonrası dönemde Hamaney’i “rehber” makamına taşıyan siyasi mühendisliğin mimarıydı.</p>



<p>Fakat Rafsancani’nin gücü, zamanla sistem için güvence olmaktan çıkıp potansiyel tehdit haline geldi. Çünkü hem ruhban sınıfı hem güvenlik aygıtı üzerinde denge kurabilen tek figürdü. Ayrıca Çin modeli benzeri ekonomik açılım ve sınırlı toplumsal rahatlama öneriyordu.</p>



<p>2009 sonrası reformistlere yakın durması, onu açık hedef haline getirdi. Devlet medyasında itibarsızlaştırıldı. Adaylıkları veto edildi. Nihayet 2017’de bir yüzme havuzunda “kalp kriziyle” öldü. Şüpheli ölümü hala aydınlatılamadı.</p>



<p><strong>Satürn dördüncü lokmasını aldı:</strong> Sistemi kuran stratejik akıl devre dışı bırakıldı.</p>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Sadakat Artık Yetmez Hale Geldiğinde &#8211; Güvenlikçi Kadroların Tasfiyesi</strong></h4>



<p>Son yıllarda tasfiyeler artık reformist ya da pragmatist değil, doğrudan güvenlikçi ve “en sadık” kadrolara yöneldi. Casusluk suçlamaları, idamlar ve ağır iç hesaplaşmalar, sistemin artık kendi sert çekirdeğini bile tüketmeye başladığını gösteriyor.</p>



<p><strong>Satürn artık aç:</strong> Yiyecek yalnız muhalif değil; bizzat kendi korumaları.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="862" height="485" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar.webp" alt="" class="wp-image-2596" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar.webp 862w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/01/protetolar-696x392.webp 696w" sizes="auto, (max-width: 862px) 100vw, 862px" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Satürn’ün Torunları</strong></h4>



<p>Bugünkü protestoların taşıyıcısı, devrimi hiç yaşamamış nesil. Ne Humeyni karizmasına tanık oldular, ne savaş mobilizasyonuna. Onlar için devlet kutsal değil; gündelik hayatı sınırlayan bir aygıt.</p>



<p>Bu nedenle yükselen itiraz dalgası yalnızca ekonomik hoşnutsuzluk değil; aynı zamanda devletin meşruiyet anlatısıyla yeni kuşak arasındaki tarihsel kopuşu görünür kılıyor. Fakat bu kopuşun siyasi sonucu, reform üretmekten çok, sistemin istikrarını zorlayan bir basınca dönüşüyor. Sokak hareketliklerinin büyümesi olağanüstü yönetim pratiklerinin kalıcılaşmasına ve devlet-toplum ilişkisinin daha sert olmasına yol açabilir.</p>



<p>Bu süreçte dış faktörlerin etkisi de görünür hâle geliyor. ABD’nin İran’a yönelik baskı politikaları ve protestolarda zaman zaman ortaya çıkan İsrail yanlısı gruplar, hareketin yalnızca iç bir tepki olmadığını açıkça gösteriyor.</p>



<p>Dış etkiler ve ABD tehdidi de göz önüne alındığında devlet tarihsel bir tercih ile karşı karşıya:</p>



<p>• İç talepleri sınırlı reformlarla yumuşatarak dış müdahale alanını daraltmak</p>



<p>• Ya da dış tehdidi önceleyip güvenlikçi çizgiyi sertleştirmek.</p>



<p>İkinci yol seçilirse ortaya çıkan tablo artık basit bir meşruiyet sorunu değil; sürekli kriz üreten bir yönetim biçimi olur. Ve bu, yalnız sokaktaki insanlar için değil, devletin kendi geleceği için de riskli bir eşiktir.</p>



<p><strong>Satürn döngüsü böylece yeni bir evreye girer:</strong></p>



<p>İkinci yol seçilirse, artık yenilecek “çocuk” kalmadığında geriye tek ihtimal kalır:<br>Satürn’ün kendi kendini yemesi.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Ahsen Nur Katırcıoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/ahsen-nur-katircioglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Ahsen Nur Katırcıoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Ahsen Nur Katırcıoğlu, Türkistan coğrafyası odaklı uluslararası ilişkiler alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Prodüksiyon, tanıtım, editörlük ve içerik üretimi alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yayıncılık, akademik eğitim, medya çalışmaları ve dijital arşivleme projelerinde rol almıştır. İbn Haldun Üniversitesi’nde çift anadal öğrencisi olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Yeni Medya ve İletişim bölümlerinde öğrenimini sürdürmektedir. İngilizce ve Arapça bilmektedir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/saturnun-devleti-iran-devrimi-kendi-evlatlarini-nasil-yedi/">Satürn’ün Devleti: İran Devrimi Kendi Evlatlarını Nasıl Yedi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/saturnun-devleti-iran-devrimi-kendi-evlatlarini-nasil-yedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrimin Birinci Yılında Suriyeli Göçmenlerin Geri Dönüş Paradoksu</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/devrimin-birinci-yilinda-suriyeli-gocmenlerin-geri-donus-paradoksu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/devrimin-birinci-yilinda-suriyeli-gocmenlerin-geri-donus-paradoksu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şeyda Karabatak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Dec 2025 12:44:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<category><![CDATA[esad]]></category>
		<category><![CDATA[paradoks]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli gçömenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2282</guid>

					<description><![CDATA[<p>Esad rejiminin devrilmesinin yıldönümünde Suriyelilerin geri dönüşüne yönelik söylemlerin yeni bir boyut kazandığına ve Suriyeli sığınmacıların yoğun olduğu ülkelerde yeni politika ve yaptırımların gündeme geldiğine şahit oluyoruz. Görünürde oldukça empatik ve barışçıl bu hareketlenmeler gerçekte uygulanabilirliği tartışmalı olan bir şeyi normalleştirmeye çalışıyor: gönüllü ve güvenli geri dönüş. Esad rejiminin düşmesinin hemen ardından, hem Türkiye’de hem [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/devrimin-birinci-yilinda-suriyeli-gocmenlerin-geri-donus-paradoksu/">Devrimin Birinci Yılında Suriyeli Göçmenlerin Geri Dönüş Paradoksu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Esad rejiminin devrilmesinin yıldönümünde Suriyelilerin geri dönüşüne yönelik söylemlerin yeni bir boyut kazandığına ve Suriyeli sığınmacıların yoğun olduğu ülkelerde yeni politika ve yaptırımların gündeme geldiğine şahit oluyoruz. <strong>Görünürde oldukça empatik ve barışçıl bu hareketlenmeler gerçekte uygulanabilirliği tartışmalı olan bir şeyi normalleştirmeye çalışıyor: gönüllü ve güvenli geri dönüş.</strong></p>



<p>Esad rejiminin düşmesinin hemen ardından, hem Türkiye’de hem de dünyada Suriyelilere yönelik yükselişte olan mülteci karşıtlığının yeni bir söyleme büründüğüne şahit olduk. Önceden açıkça ‘‘geri gönderelim’’ söylemi hakimken, Esad zulmünün son bulmasıyla bu ifade daha yumuşatılmış bir biçimde ‘‘geri dönüşe zorlamayalım ama destekleyelim’’ şeklinde dile getirildi. Elbetteki bu dönüşüm dildeki bir incelmeden ibaret değil; ulus-devletlerin göç baskısını azaltma çabaları, politik aktörlerin seçim stratejileri ve kamuoyunun yönlendirilmesi çabaları ve geri dönüşü hızlandırmayı hedefleyen bir dizi yeni politikayla yakından ilgili.</p>



<p>Suriye iç savaşının başladığı 2011’den bu yana 14 milyonun üzerinde Suriyeli’nin yerinden edildiği ve yaklaşık 7 milyonunun farklı ülkelere iltica ettiği kaydediliyor. UNHCR’ın 2025 verilerine göre Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi komşu ülkeler 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaparken, Avrupa ülkeleri ise, çoğunluğu Almanya’da yoğunlaşan bir dağılımla, bir milyona yakın Suriyeliyi barındırıyor. <a href="https://data.unhcr.org/en/situations/syria">(UNHCR, 2025).</a></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="472" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-1024x472.png" alt="" class="wp-image-2283" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-1024x472.png 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-300x138.png 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-768x354.png 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-150x69.png 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-696x321.png 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi-1068x492.png 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/1-komsu-ulkeler-kayitli-Suriyeli-multeci-dagilimi.png 1126w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Türkiye ise 3 milyona yakın bir sayıyla dünyada en geniş Suriyeli sığınmacı nüfusuna ev sahipliği yapan ülke olarak ön plana çıkıyor. 2021 yılında bu sayı en üst seviye olan, 3 milyon 737 bine ulaşmış, bu tarihten sonraysa giderek azalmıştı. Göç İdaresi Başkanlığı’nın 27 Kasım 2025’te güncellemiş olduğu verilere göre şuanda Türkiye’de geçici koruma statüsünde bulunan Suriyelilerin sayısı 2 milyon 370 bine düşmüş durumda <a href="https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638">(Göç İdaresi Başkanlığı, 2025)</a>.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="582" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-1024x582.png" alt="" class="wp-image-2284" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-1024x582.png 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-300x171.png 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-768x437.png 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-150x85.png 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-696x396.png 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik-1068x607.png 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/2-guncel_TR_Istatistik.png 1532w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>8 Aralık 2024’te Esad rejiminin düşüşü büyük bir heyecan yaratmakla birlikte, gündeme gelen ilk konulardan birisi Suriyeli mültecilerin geri dönüşü olmuştu. İlk birkaç aylık süreçte yayınlanan medya ve haber içerikleri hem çok ilgi çekti, hem de yeni bir algı yarattı: ‘‘Savaş bitti, Suriyelilerin geri dönüşü başladı.’’ Çoşkulu kutlama kareleri, kameraya el sallayan, gülen yüzler ve heyecanlı çocukların bulunduğu video içeriklerine, ilk kez ne zaman ülkelerinden ayrıldıklarından ve geri dönüş planlarından bahseden göçmenlerin anlatıları eşlik etti. ‘‘İlk fırsatta ülkeme geri döneceğim’’ ‘‘her şey çok iyi olacak, umutluyum’’ ‘‘Türkiye’ye teşekkür ederiz, artık dönüyoruz’’ diyen insanların coşkulu anlatıları içerisinde umut, sevinç ve geri dönüş heyecanı özellikle parlatıldı.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-1024x576.png" alt="" class="wp-image-2285" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-1024x576.png 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-300x169.png 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-768x432.png 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-1536x864.png 1536w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-150x84.png 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-696x392.png 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus-1068x601.png 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/3-gunullu-guvenli-onurlu-ve-duzenli-geri-donus.png 1920w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Göç İdaresi Başkanlığı bu süreçte titiz bir çalışma yürüttü. Bir yandan Suriyeli göçmenlerin yoğunluklu olduğu illerde gönüllü geri dönüş için koordinasyon noktaları ve sınır kapılarında kapasite artırımları yaparken, diğer yandan bu süreci ‘‘Gönüllü, onurlu, güvenli ve düzenli geri dönüş’’ söylemi etrafında kurgulayan bir kampanya ile destekledi. Son bir yılda geri dönüşlerin hızlandığı ve sınır kapılarında büyük yoğunlukların yaşandığını vurgulayan video içerikler ve veriler yayınlandı. ‘’13 yılın ardından binlerce insan Türkiye’nin ev sahipliğinde geri dönüyor’’ ‘’Kayıttan ulaşıma her detay insan onuruna uygun şekilde planlanıyor’’ ‘‘Gönüllü, onurlu, güvenli ve düzenli bir geri dönüş başlıyor’’ ‘‘Aynı gökyüzü, yeni umutlar’’ gibi retorik ifadeler kullanıldı.</p>



<p><strong>Peki böyle bir geri dönüş gerçekten var mı veya mümkün mü?</strong></p>



<p>Kampanyalar akın akın bir geri dönüş yaşandığı imajı yaratırken, sahaya baktığımızda bu söylemin büyük ölçüde sembolik kaldığını görüyoruz. <strong>Ortaya konan görüntüler bir geri dönüş dalgası algısı yaratıyor ancak gerçekte yaşananlar çok daha sınırlı, parçalı ve belirsiz bir manzaraya işaret ediyor.</strong></p>



<p>Öncelikle Suriye’ye geri döndüğü kaydedilen göçmenlerin bir kısmının ülkelerine yaptıkları ziyaretten sonra tekrar Türkiye’ye döndükleri ve bu şekildeki dönüşlerin sayısının tam olarak bilinemeyeceği kaydediliyor. Zira geri dönen göçmenlerin ne kadarının kalıcı olarak Suriye’de kalmak niyetiyle hareket ettiğini takip etmek kolay değil.</p>



<p>Diğer yandan bu alandaki çalışmalar, geri dönüşlerin savaş ve kriz durumları sonrasında ülkelerin yeniden inşası için çok elzem olmakla birlikte, bireysel olarak geri dönüş kararlarının sadece köken ülkenin çağrısına ya da ev sahibi ülkelerin geri dönüşleri teşvikine bağlı olmadığını gösteriyor. Özellikle, ev sahibi ülkeye yakın bir tarihte göç etmiş, uyum konusunda umut taşımayan ve geride bıraktıklarına duydukları özlem baskın olan göçmenler, savaşın sona ermesinin hemen ardından geri dönüş eğilimi gösterirken; savaşın bitmiş olmasına rağmen belirsizliklerin devam etmesi, ciddi altyapı sorunları, ekonomik krizler ve toplumsal güvenliğin tam olarak sağlanamaması gibi baskılar büyük bir göçmen nüfusunu daha rasyonel bir karar vermeye; bekleyip gidişatı gözlemeye yöneltiyor. (Algül, 2019; Bilecen, 2022; Küçükakbulut, 2025)</p>



<p>Türkiye’de Göç İdaresi Başkanlığı’nın Kasım ayı başında açıkladığı verilere göre devrimden sonraki ilk bir senede 550 bin Suriyeli göçmenin geri dönüş yaptığı kaydedilmiş durumda (Göç İdaresi Başkanlığı, 2025). Komşu ülkelerden vatanlarına geri dönüş yapan Suriyelilerin toplam sayısı ise 1,2 milyonu aşıyor <a href="https://www.unhcr.org/tr/news/press-releases/unhcr-historic-return-displaced-syrians-presents-opportunity-and-urgent">(UNHRC, 2025)</a>. Elbette geri dönüşlerin sürmesi ve bu sayıların artması bekleniyor. Henüz dönmek konusunda somut bir adım atmamış olsa da kısa ve uzun vadede vatanına dönme niyeti taşıyan Suriyeli göçmenlerin sayısında Aralık 2024 itibariyle keskin bir artış gözlemlenmişti. Devrim öncesinde dönmeyi düşünenlerin sayısı %2 iken, 2025 Ocak ayında bu veri %27 olarak ölçülmüştü <a href="https://data.unhcr.org/en/documents/details/118532">(UNCHR, 2025)</a>.</p>



<p><strong>Zorunlu Gönüllülük</strong></p>



<p>Suriye’deki mevcut durumun belirsizliği, ekonomik koşullar, aile ve vatan özlemi, ev sahibi ülkelerde maruz kalınan ayrımcılık ve şiddet gibi birçok faktörü birlikte değerlendirip makul bir karar vermeye çalışan Suriyeli göçmenleri endişeye sürükleyen politika ve yaptırımlar da sürece farklı bir açıdan dahil oluyor. Dünya genelinde yükselen ‘‘Suriyeliler için geri dönüş vakti geldi’’ algısına otoriteler yeni yaptırım ve politikalarla katkı sağlıyor.</p>



<p>19 Eylül 2025’te Department of Homeland Security (DHS) ABD’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin geçici koruma statüsünün kaldırılmasına ilişkin bir karar almış ve bunun 21 Kasım 2025 itibariyle yürürlüğe konulmasını planlamıştı. Manhattan’daki federal mahkemenin itirazı sonrası karar askıya alınmış olmakla birlikte, yürürlüğe konması durumunda 6000’in üzerinde Suriyeli göçmeni etkileyeceği konuşuluyor.</p>



<p>Türkiye’de de uygulamada olan geçici koruma programı (Temporary Protection Status-TPS) savaş, iç çatışma veya büyük afetler nedeniyle kendi ülkelerine döndüklerinde ciddi tehlike altında olacak bireylerin, vize şartı aranmaksızın ev sahibi ülkede kalabilmelerine, çalışma imkânına erişmelerine ve belirli temel haklardan yararlanmalarına olanak tanıyan bir göçmen programı. Suriyelilere yönelik Geçici Koruma Statüsü ABD’de ilk kez 2012 yılında Barack Obama tarafından yürürlüğe konulmuştu. Ocak ayından bu yana, Donald Trump&#8217;ın yönetimi TPS&#8217;yi hedef almış almış durumda. Venezuela, Afganistan, Kamerun, Nepal, Honduras, Nikaragua’dan sonra, şimdi de Suriye&#8217;den gelen göçmenlerin koruma statüsünü iptal etmeye çalışıyor. Bu girişimlerin gerekçeleri arasında ‘’olağanüstü koşulların ortadan kalktığı’’ ‘’geçici koruma statüsündeki göçmenlerin ülke genelinde huzursuzluk yarattığı’’ ‘‘suça karıştığı’’ gibi iddialar yer alıyor.</p>



<p>Avrupa’da da durum farklı değil. Geçici koruma programlarıyla ilgili henüz somut bir adım atılmamış olmakta birlikte Almanya gibi yoğun göçmen nüfusu barındıran ülkelerde geçen bir yıllık süre içerisinde geri dönüşü teşvik etme dilinin yerini tehditvari söylemlere ve sınırdışı politikalarına bıraktığı görülüyor. Özellikle Almanya’da hükümet ülkede ikamet eden Suriyeli göçmenlere yönelik baskıyı ve sınırdışıları artırmayı istiyor. Almanya başbakanı Friedrich Meertz’in ‘‘Suriye&#8217;deki iç savaş sona erdi. Artık Almanya&#8217;da sığınma için hiçbir sebep yok. Bu nedenle sınır dışı etmelere de başlayabiliriz’’ şeklindeki çıkışı parti içerisinde tartışmalara sebep olmuş, Dışişleri Bakanı Johann Wadephul yaptığı Suriye ziyaretinden sonra geri dönüş sürecinin hızlandırılmasının zor olduğunu, henüz geri dönüşleri karşılayacak bir altyapının bulunmadığını söylemişti.</p>



<p>Buna karşın Mertz, Suriyelilerin ülkelerini ayağa kaldırmak için dönmeye gönüllü olduklarını, Almanya’nın da bu konuda onları destekleyeceğini, hatta Ahmed Şara’yı ‘’Almanya-Suriye ilişkilerini’’ ve ‘’Suriyelilerin geri dönüşünü’’ konuşmak için Almanya’ya davet ettiğini söylemişti. Hükümet öncelikli olarak suça karışmış ve aşırılıkçı davranışlarda bulunduğu tespit edilen Suriyelilerin sınırdışı edilmesini planlıyor. Bu kapsamda Suriye ile bir mutakabatın imzalanması da gündemde. Yeni iltica başvurusu almayı zaten durdurmuş olan Almanya, geçtiğimiz bir yılda başvuruların yalnızca %0.8’ine onay vermiş. <a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/crl2ye8n21yo">(BBC Türkçe, 2025)</a></p>



<p>Türkiye’de ise gönüllülük esasına dayandırılan geri dönüş kampanyaları devam ederken geçtiğimiz günlerde geçici koruma statüsünde bulunan Suriyeli göçmenlerin sağlık hizmetinden ücretsiz yararlanma hakkının kaldırıldığıyla ilgili yeni bir karar yayınlandı. Sağlık hizmetinden yararlanmak isteyen tüm Suriyeli sığınmacıların SGK’ya ödeme yapmasını gerektirecek olan yeni düzenlemede ödeme gücü bulunmayan sığınmacıların yaptıkları ödemelerin geri iade edileceği bir sistem kurulmuş durumda. Geçici koruma statüsünde bulunan 2 milyonun üzerindeki Suriyeli göçmeni ilgilendirecek olan bu karar göçmenler üzerinde dolaylı bir geri gönüş baskısı kurma potansiyeli taşıyor.</p>



<p>Sonuç olarak geçtiğimiz bir yıl içerisinde Suriyeliler için geri dönüş bir paradokstan öteye gidemedi. Suriye’nin ayaklanması, yeniden inşası için ciddi bir insan gücüne, dolayısıyla, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan vatandaşlarının geri dönüşününe ihtiyacı var. Diğer yandan bu geri dönüşleri karşılayacak altyapıya sahip değil, halihazırda yapılan geri dönüşler var olan kapasiteyi doldurmuş durumda. Ülkede ciddi bir konut ve kira krizi yaşanıyor, yaşam maaliyetleri çok yüksek, alım gücü ise düşük. Diğer yandan İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları ve yaşanan mezhep kaynaklı çatışmalar şiddet ortamını devam ettiriyor.</p>



<p>Böylece geri dönüş, Suriye’nin yeniden inşası için kaçınılmaz bir ihtiyaç hâline gelirken; ev sahibi ülkelerde güçlenen dönüş söylemi ve politikalarla birlikte, Suriyeliler için geri dönüş kararı umut ve korku arasında sıkışıp kalıyor.</p>



<p><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>Algül, Ö. (2019). Pursuing peace: The return of Bosnian war refugees from “paradise lands” to “home” (Master’s thesis, Utrecht University, International Development Studies).</p>



<p>Küçükakbulut, E. (2025). Suriye Türkmenlerinin iç savaş sonrası geri dönüş eğilimleri. <em>UPA Strategic Affairs</em>, 6(2), 3–26.</p>



<p>Bilecen, T. (2022). To stay or to return? A review on return migration literature. <em>Migration Letters</em>, 19(4), 367–385. <a href="https://doi.org/10.33182/ml.v19i4.2092">https://doi.org/10.33182/ml.v19i4.2092</a></p>



<p>BBC Türkçe. (2025, November 17). <em>Almanya Suriyelileri geri göndermeye mi başlıyor? </em>BBC News Türkçe. <a href="https://www.bbc.com/turkce">https://www.bbc.com/turkce</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Şeyda Karabatak' src='https://secure.gravatar.com/avatar/c463a8ca3708d7bd956fefdc1a1f639827c126d668de84f62538e2a5268739ba?s=100&#038;d=mm&#038;r=g' srcset='https://secure.gravatar.com/avatar/c463a8ca3708d7bd956fefdc1a1f639827c126d668de84f62538e2a5268739ba?s=200&#038;d=mm&#038;r=g 2x' class='avatar avatar-100 photo' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/seyda-karabatak/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Şeyda Karabatak</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Şeyda Karabatak Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünden 2020’de mezun olmuş ve İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji bölümünde “Changing Experiences of Marriage and Masculinity in Turkey: Turkish Men’s  Transnational Marriages to Indonesian Women in the Black Sea Region” başlıklı tezini 2023 yılında tamamlamıştır. Şuanda Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsünde Ortadoğu Sosyolojisi ve Antropolojisi Doktora Programında çalışmalarını sürdürmektedir. Akademik ilgi alanları sosyal antropoloji, toplumsal cinsiyet ve erkeklik, Ortadoğu sosyolojisi, post-kolonyal teori ve etnografik araştırma yöntemleri üzerine yoğunlaşmıştır. </p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/devrimin-birinci-yilinda-suriyeli-gocmenlerin-geri-donus-paradoksu/">Devrimin Birinci Yılında Suriyeli Göçmenlerin Geri Dönüş Paradoksu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/devrimin-birinci-yilinda-suriyeli-gocmenlerin-geri-donus-paradoksu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu iş daha fazla böyle gitmez: Rusya Esad Planından Neden Vazgeçti?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/bu-is-daha-fazla-boyle-gitmez-rusya-esad-planindan-neden-vazgecti/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/bu-is-daha-fazla-boyle-gitmez-rusya-esad-planindan-neden-vazgecti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Dec 2025 09:49:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<category><![CDATA[esad]]></category>
		<category><![CDATA[rejim rusya]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2279</guid>

					<description><![CDATA[<p>Suriye rejiminin düşüşünün birinci yıldönümünde Neil Partrick, 50 yıllık bir hanedanlığın nasıl yalnızca birkaç hafta içinde çöktüğünü anlatıyor. Geçen yılın kasım ayı başında, Esad rejimi için umut verici birçok gelişme vardı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Suudi Arabistan’da düzenlenen pan-İslam zirvesinde diğer Ortadoğu liderleriyle bir araya gelerek uluslararası arenaya dönüşünde önemli bir adım atmıştı. Zirvenin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/bu-is-daha-fazla-boyle-gitmez-rusya-esad-planindan-neden-vazgecti/">Bu iş daha fazla böyle gitmez: Rusya Esad Planından Neden Vazgeçti?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h5 class="wp-block-heading"><strong>Suriye rejiminin düşüşünün birinci yıldönümünde Neil Partrick, 50 yıllık bir hanedanlığın nasıl yalnızca birkaç hafta içinde çöktüğünü anlatıyor.</strong></h5>



<p>Geçen yılın kasım ayı başında, Esad rejimi için umut verici birçok gelişme vardı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Suudi Arabistan’da düzenlenen pan-İslam zirvesinde diğer Ortadoğu liderleriyle bir araya gelerek uluslararası arenaya dönüşünde önemli bir adım atmıştı. Zirvenin ardından, yıllarca Esad’ı devirmeye çalışan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gazetecilere Suriye lideriyle görüşmeyi ve “Türk-Suriye ilişkilerini yeniden rayına oturtmayı” umduğunu söylemişti.</p>



<p>Ancak bundan yalnızca bir ay sonra, Türk destekli muhalif güçler Şam’a son yaklaşımlarını başlatırken Esad, bir Rus uçağıyla ülkeyi terk etti. Bu gelişme birçok gözlemciyi şaşırttı. Ancak uzun yıllardır Ortadoğu üzerine çalışan analist Neil Partrick için bu durum daha az şaşırtıcıydı. Partrick’in yeni kitabı <em>Ortadoğu’da Devletin Başarısızlığı</em>nda ayrıntılarıyla anlattığı üzere, görünüşte toparlanıyor gibi duran Esad rejimi, o aşamada yabancı destekçiler tarafından ayakta tutulan, içi boşalmış bir devlet aygıtına dönüşmüştü. Bu destek geri çekildiğinde Esad’ın kaçmaktan başka seçeneği kalmamıştı.</p>



<p>Esad’ın düşüşünün birinci yıldönümünde RS, 50 yıllık bir hanedanlığın nasıl birkaç hafta içinde çöktüğünü daha iyi anlamak için Partrick ile konuştu. Bu söyleşi, uzunluk ve açıklık açısından düzenlenmiştir.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: Dışarıdan birçok gözlemci, Esad rejiminin çöküşünden önceki süreçte rejimin zayıflığı konusunda neyi gözden kaçırdı?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> Rejimin ayakta kalma biçimi zaten oldukça kırılgandı. Bu genel olarak biliniyordu ancak rejimin ve bir ölçüde devletin ne kadar kırılgan olduğu yeterince anlaşılmadı.</p>



<p>Suriye devlet silahlı kuvvetlerinin kalan bölümü büyük ölçüde aile egemenliği altında yönetiliyordu; bu da ülkeyi savunmaktan çok suç faaliyetlerine odaklanan bir yapı yaratmıştı. Hatta muhtemelen suç faaliyetleri, güvenlik çalışmalarının da önüne geçmişti. Buna ek olarak rejim, güvenlikten çok suç faaliyetlerine karışan yarı-devlet milislerine giderek daha fazla bağımlı hâle geldi. Lübnan’daki Hizbullah başta olmak üzere komşu ülkelerden gelen milisler ve İran ile Rusya’nın sağladığı destek de bu yapının bir parçasıydı.</p>



<p>Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde — buna Türkiye’nin alternatif bir rejimi destekleme yönündeki çıkarlarını da eklediğinizde — ortaya son derece güvensiz bir durum çıkıyordu. Beşar görevdeydi ama gerçek anlamda iktidarda değildi; giderek daralan bir müttefik halkasına bağımlıydı. Elbette olaylardan sonra durumu yorumlamak kolay. Bu kadar hızlı çökeceğini ben de öngörmemiştim. Ancak çöküşten önce bile rejim çok kırılgan bir yapıdaydı.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: Suriye’de ordunun rolünü yavaş yavaş devralan bu devlet dışı milislerden biraz daha söz edebilir misiniz?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> Bu süreç, 2011’de rejimin en savunmasız olduğu dönemde başladı ve iç savaş boyunca devam etti. Önceden var olan milisler yeniden yapılandırıldı. Bunlar, savaş öncesinde suç faaliyetleri ve rejim himayesiyle ilişkilendirilen ve “Şabiha” olarak bilinen yerel gruplardı. 2011’de bazılarına göre demokratik muhalefet güçlerine karşı kendi bölgelerini savunmak üzere bir araya geldiler; ancak bu muhalif güçler daha sonra dışarıdan gelen radikal İslamcı unsurlar tarafından domine edildi.</p>



<p>Birçok açıdan devletin bütünlüğü, devlet çökmüş olmadan yıllar önce bu yarı-devlet, yarı-bağımsız milis yapıları aracılığıyla dağılmıştı. Bu grupların bazıları İran ya da başka yabancı aktörlerle bağlantılıydı. Ancak bana söylendiği ve kitapta da alıntıladığım üzere, kendi bölgelerini savunmak açısından en güvenilir yapılar yine bu yerel gruplardı. Dolayısıyla devlet çökmeden önce bile ulusal birlik duygusu son derece zayıflamıştı.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: Kitapta dikkatimi çeken bir nokta da eski Suriye büyükelçisinin, Esad’ın Gazze’deki savaş sırasında Suriye’deki İran etkisini dengelemeye veya azaltmaya çalıştığına dair yorumuydu. Esad’ın bu denge arayışından bahsedebilir misiniz?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> Babasının farklı iç unsurlarla çelişkili dış güçler arasında denge kurma konusunda daha ustalıklı biçimde uyguladığı eski bir Esad politikasının izleri vardı. Ancak Beşar, devlet yönetimi konusunda babasından daha az yetenekliydi. Rejimini desteklemek için çok farklı ve çoğu birbiriyle çelişen aktörlere bel bağladı; bunların başında Rusya ve İran geliyordu.</p>



<p>İran için Suriye, ulusal güvenlik ve bölgesel nüfuz açısından hayati öneme sahipti. Rusya için ise nedenler daha karmaşıktı ve ulusal ölçekte o kadar hayati değildi. Buna ek olarak Türkiye faktörü de vardı. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde işgal ettiği bölgelerde Rusya ile sınır güvenliği konusunda iş birliği yaparken İranlılar, kendi güçleri ve Hizbullah aracılığıyla ülkenin çok daha geniş bir kısmında etkin rol oynuyordu.</p>



<p>Bu çok hassas bir dengeler sistemi gerektiriyordu. 2023 Ekim’inde bölgesel savaş ihtimali belirince Hizbullah ve İran, Suriye’nin de bu çatışmaya dahil olmasını umdu. Toprağının bir kısmı çatışmaya dahil olsa da Suriye liderliği bunun içinde yer almak istemedi. Bu durumu Körfez Arap devletleri aracılığıyla ABD’ye, “Sorumluluk alıyorum, ülkemin bu savaşa sürüklenmesini engellemeye çalışıyorum” şeklinde mesaj göndermek için kullandı.</p>



<p>Esad’ın amacı, aile iktidarını ayakta tutmaktı ancak tüm bu unsurları aynı anda yönetebileceğini düşünmesi gerçekçi değildi. İran ile ilişkilerini korurken Batı’nın hoşnut olacağı bir denge kurmaya çalıştı; ancak bu neredeyse imkânsızdı. Sonunda bu durum onun sonunu hazırladı.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: İsrail’in rolünden de bahsettiniz. Bu konuda biraz daha bilgi verebilir misiniz?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> 2011’de iç savaş başladığında İsrail, Esad rejimini bölgesel istikrarın görece bir unsuru olarak görüyordu. Ancak zamanla rejimin zayıfladığını fark ettiler ve ülke içinde farklı seçenekler aramaya başladılar. Kırılganlık gerçek bir çöküş ihtimaline dönüştüğünde İsrail’in tutumu değişti.</p>



<p>İsrail, Suriye içerisinde zaman zaman saldırılar düzenliyordu ancak bu saldırılar büyük ölçüde İran bağlantılı hedeflere yönelikti. 2024 Kasımındaki olaylara giden süreçte İsrail, Suriye’deki hedefleri daha doğrudan vurma konusunda daha istekli hale geldi. Amaç rejimi devirmek değildi; yalnızca saldırılarının kapsamı genişledi. Bu sırada Hizbullah da İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları nedeniyle kendi ülkesine yoğunlaşmıştı.</p>



<p>İsrail, etkin aktörlerden biriydi ancak rejimin bu kadar kolay devrilebileceğini gerçekten düşünüp düşünmediklerini söylemek zor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: Tüm bu süreçte etkili olan bir diğer yabancı güç de Rusya. Rusya’nın Ukrayna işgalinin Esad rejiminin düşüşüne katkısı neydi?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> Rusya, özellikle hava kuvvetleri aracılığıyla, Suriye’de muhalif güçlere karşı yıkıcı bir askeri destek sundu. Yabancı bir ülkenin hava gücü bir devlet inşa etmez ama bir lideri bir süre ayakta tutabilir. Esad rejiminin yıllarca hayatta kalması büyük ölçüde Rusya sayesindeydi.</p>



<p>Ancak Ukrayna savaşının yoğunlaşmasıyla Rusya, Suriye’deki varlığını azaltmak zorunda kaldı. Bu azalma rejimin kırılganlığını derinleştirdi. Dahası, çeşitli kaynakların anlattığına göre, Putin sonunda Esad’a “Bu iş böyle yürümez” dedi. Rusya, Esad’ın ve rejimin üst düzey isimlerinin ülkeyi terk etmesinde belirleyici rol oynadı.</p>



<p>Esad, iktidarını Suriye’nin kendisiyle özdeşleştirdiği için başta kardeşi olmak üzere kilit aile üyeleriyle bile yetki paylaşmaya yanaşmadı. Bu durum çöküş sürecini hızlandırdı. Hem İran hem Rusya, sonunda Esad’ı desteklemenin artık anlamı olmadığına karar verdi. Türkiye ise ortaya çıkan boşluğu kendi çıkarları açısından önemli bir fırsat olarak değerlendirdi.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>RS: Esad’ın devrilmesinden bir yıl sonra yeni Başkan Ahmed el-Şara’nın devlet kapasitesini yeniden inşa etme konusunda ne kadar yol aldığını düşünüyorsunuz?</strong></h5>



<p><strong>Patrick:</strong> Çöküş dönemine kıyasla daha yüksek bir devlet kapasitesine sahibiz; çünkü aslında devlet geçen yıl birçok açıdan fiilen çökmüştü. Ulusal bütünlük ve devlet kapasitesi zaten aşırı derecede zayıftı, ardından tamamen dağıldı.</p>



<p>Bugün bir devlet başkanı var ve eski silahlı kuvvetlerin kalıntıları ona belirli bir düzeyde bağlılık gösteriyor. Bu da sınırlı da olsa bir devlet kapasitesine işaret ediyor. Ancak birçok açıdan, Beşar döneminde kullanılan milis sistemi — farklı liderler altında da olsa — bugün yeniden karşımızda. Tam anlamıyla işleyen bir devlet gücü yok. Devlete gevşek biçimde bağlı, güçlü yarı-devlet milisler hâlâ sahada etkili.</p>



<p>Başkan Şara işte böyle bir ortamda görev yapıyor. Devletin klasik tanımına baktığımızda, ülkesinde şiddet kullanma tekelini henüz tam olarak elinde bulundurmuyor. Bu nedenle, sınırları korumak için hem eski devlet güçlerinin kalıntılarına hem de milis gruplarının desteğine bağımlı, zayıf bir lider olarak kalıyor.</p>



<p>Kaynak: Responsible Statecraft&nbsp;</p>



<p><a href="https://responsiblestatecraft.org/assad-regime-collapse">https://responsiblestatecraft.org/assad-regime-collapse</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/bu-is-daha-fazla-boyle-gitmez-rusya-esad-planindan-neden-vazgecti/">Bu iş daha fazla böyle gitmez: Rusya Esad Planından Neden Vazgeçti?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/bu-is-daha-fazla-boyle-gitmez-rusya-esad-planindan-neden-vazgecti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail’de Radikalizmin Merkezileşmesi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-radikalizm-ben-gvir-ve-asiri-sagin-yukselisi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-radikalizm-ben-gvir-ve-asiri-sagin-yukselisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kadriye Sınmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2025 14:44:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2261</guid>

					<description><![CDATA[<p>1995 sonbaharında Kudüs sokaklarında yaklaşan büyük bir kırılmanın havası esiyordu. Oslo Anlaşmaları, İsrail toplumunu derin bir şekilde ikiye bölmüş, barış ihtimali bir kesim için “umut”, bir kesim için ise “ulusal bir tehdit” olarak görülmeye başlanmıştı. Bir sene evvel Yaser Arafat ve Şimon Peres’le birlikte Nobel Barış Ödülü’nü alan Başbakan İzak Rabin, artık sokakta yükselen öfkenin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israil-radikalizm-ben-gvir-ve-asiri-sagin-yukselisi/">İsrail’de Radikalizmin Merkezileşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1995 sonbaharında Kudüs sokaklarında yaklaşan büyük bir kırılmanın havası esiyordu. Oslo Anlaşmaları, İsrail toplumunu derin bir şekilde ikiye bölmüş, barış ihtimali bir kesim için “umut”, bir kesim için ise “ulusal bir tehdit” olarak görülmeye başlanmıştı. Bir sene evvel Yaser Arafat ve Şimon Peres’le birlikte Nobel Barış Ödülü’nü alan Başbakan İzak Rabin, artık sokakta yükselen öfkenin doğrudan hedefi haline gelmişti. Sağ grupların tehditleri artmış, protestolar sertleşmiş, siyasi dil olağanüstü bir radikalleşme sürecine girmişti.</p>



<figure class="wp-block-gallery has-nested-images columns-default is-cropped wp-block-gallery-1 is-layout-flex wp-block-gallery-is-layout-flex">
<figure class="wp-block-image size-large"><a href="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/sddefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="640" height="480" data-id="2264" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/sddefault.jpg" alt="Itamar Ben Gvir, Ekim 1995'te verdiği bir röportajda Başbakan Yitzhak Rabin'in arabasından bir süs eşyasını tutarken görülüyor. (Ekran görüntüsü: YouTube/IBA)" class="wp-image-2264" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/sddefault.jpg 640w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/sddefault-300x225.jpg 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/sddefault-150x113.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a><figcaption class="wp-element-caption">Itamar Ben Gvir, Ekim 1995&#8217;te verdiği bir röportajda Başbakan Yitzhak Rabin&#8217;in arabasından bir süs eşyasını tutarken görülüyor. (Ekran görüntüsü: YouTube/IBA)</figcaption></figure>
</figure>



<p>O günlerde kameralara yansıyan 19 yaşındaki bir genç, Rabin’in Cadillac marka aracından çalınan bir süsü göstererek şöyle söylüyordu: “Arabasına ulaştığımız gibi ona da ulaşacağız.” Bundan sadece birkaç hafta sonra Başbakan Rabin, Tel Aviv’deki barış yanlısı protestodan ayrılırken 25 yaşındaki aşırı sağcı Yigal Amir tarafından öldürüldü. Arabasındaki süsle kameralar karşısında Rabin’e canlı yayında tehditler savuran genç, bizzat tetiği çekmese de suikastın beslendiği nefret ikliminin ve radikal tutumun sembol figürlerinden biri olarak tarihe geçti. O günlerde marjinal olarak görülen bu kişi, yıllar sonra İsrail hükümetinin merkezi unsurlarından biri haline gelecek olan Itamar Ben-Gvir’di.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Uçtan Gelen Bir İdeoloji: Ben-Gvir’in Siyasal Profili</strong></h5>



<p>Itamar Ben-Gvir, ideolojik köklerini Meir Kahane’nin kurduğu ve İsrail’de terör örgütü ilan edilen Kach hareketinden almaktadır. Bu çizgi, Yahudi üstünlüğünü merkeze alan, Arapların ülkeden sürülmesini açıkça savunan, demokrasiyi ikincil hatta gereksiz gören bir ideolojik yapılanmadır. Ben-Gvir uzun yıllar boyunca bu ideolojiyi yalnızca savunmakla kalmamış, sokakta bizzat uygulayan figürlerden biri olmuştur.</p>



<p>Gençliğinde defalarca “ırkçılığa teşvik”, “kamu düzenini bozma” ve “şiddeti yüceltme” gibi suçlamalarla yargılanmış, uzun süre askeri hizmete dahi uygun görülmemiştir. Filistinlilerin vatandaşlıktan çıkarılması, toplu sürgünler, yerleşimci şiddetinin meşrulaştırılması gibi öneriler onun siyasal söyleminin temelini oluşturmuştur. Bu eylemleri gerçekleştirenlerin avukatlığını üstlenmesiyle tanınmıştır. Uzun bir dönem boyunca İsrail siyasal sistemi, Ben-Gvir gibileri “marjinal radikaller” olarak tanımlamış; onları tolere etmiş ama merkeze taşımamıştır.</p>



<p>Ta ki Binyamin Netanyahu’nun bitmek bilmeyen iktidar mücadelesi, bu radikalleri sistemin vazgeçilmez unsurlarına dönüştürene kadar!</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-style-default"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="640" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1.webp" alt="Itamar Ben Gvir, Ekim 1995'te verdiği bir röportajda Başbakan Yitzhak Rabin'in arabasından bir süs eşyasını tutarken görülüyor. (Ekran görüntüsü: YouTube/IBA)
" class="wp-image-2265" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1-300x188.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1-768x480.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1-150x94.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/F210506OF20-e1620379373610-1024x640-1-696x435.webp 696w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Netanyahu ve Sağ Popülizmin Normalleşmesi</strong></h5>



<p>Rabin suikastı sonrası gerçekleşen 1996 seçimleri, İsrail siyasetinde bir kırılma noktasıydı. Netanyahu’nun ilk başbakanlığı (1996-1999), “güvenlik” söyleminin barış söylemini tamamen bastırdığı bir dönemin başlangıcı oldu. Oslo süreci fiilen donduruldu, yerleşim politikaları hız kazandı ve İsrail kamuoyunda “askeri caydırıcılık” siyasal meşruiyetin ana ölçütü haline geldi. Akabinde gerçekleşen İkinci İntifada’ya çok sert bir şekilde cevap verilmesi ve Ayrım Duvarı’nın inşası gerilimi daha da tırmandırdı.</p>



<p>Netanyahu’nun 2009’da başbakan seçilmesiyle başlayan ve (çok kısa bir kesinti dışında)günümüze kadar devam eden ikinci döneminde İsrail, merkez-liberal çizgiden bütünüyle uzaklaştı ve muhafazakar sağ, hükümete yerleşti. Hukuk sistemi, eğitim, askerlik gibi birçok konuda ultra-Ortodoks etkisi kurumsallaştı. Son tahlilde ultra-Ortodoks partiler, aşırı milliyetçi bloklar ve dindar-siyonist yapılar, koalisyon matematiğinin vazgeçilmez aktörleri haline geldi.</p>



<p>Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimler, bu süreçte sistem dışı ve marjinal olmaktan çıkıp devletin doğrudan karar alıcıları arasına yerleşti. Netanyahu, bu figürlerle ideolojik bir yakınlıktan ziyade, iktidarda kalma zorunluluğu temelinde ittifak kurdu. Fakat bu ittifak, zaman içinde güç dengesini tersine çevirdi. Bu isimler aldıkları oyla örtüşmeyecek şekilde yasama ve yürütme üzerinde orantısız bir etkiye sahip oldu ve bir zamanlar iktidara eklemlenen radikaller, bugün iktidarın yönünü tayin eden aktörler haline geldi.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Peki, Bu Radikalizmin Sonu Nereye Gidiyor?</strong></h5>



<p>Radikalleşmenin artması, İsrail toplumunun iç dengelerini de sarsıyor. Laik kesimler, yargı bağımsızlığının tahrip edilmesine ve güvenlik aygıtının radikal sağın ideolojik önceliklerine göre şekillenmesinden rahatsız oluyor. Laik-dindar, Yahudi-Arap gibi toplumsal kırılma hatları dramatik şekilde derinleşiyor. Devletin meşruiyeti, artık demokrasi ve hukukla değil, Ben-Gvir’in temsil ettiği “güvenlik” ve “üstünlük” söylemiyle ölçülüyor. Bu da İsrail’de devletin geleceği ile ilgili soruları gündeme getiriyor.</p>



<p>Diğer taraftan, İsrail’de yükselen radikalizmin en ağır bedelini ödeyenler tartışmasız biçimde Filistinlilerdir. Ben-Gvir’in siyasal çizgisi, 1967 sonrası statükonun “istisna” değil, kalıcı bir düzen olarak kabul edilmesini talep ediyor. Onun gözünde Oslo, işgali sınırlayan değil, Yahudi egemenliğini tamamlama sürecini geciktiren bir sapmaydı. Bugün Ulusal Güvenlik Bakanı olarak polis teşkilatı üzerinde kurduğu nüfuz, yerleşimci şiddetine tanınan fiili dokunulmazlık ve Filistinlilere karşı giderek sertleşen güvenlik politikaları, güvenlik aygıtını ideolojik bir savaş makinesine dönüştürüyor. Batı Şeria’da fiili ilhakın gizlenmesine artık gerek duyulmuyor; yerleşimlerin yayılması, köylerin kuşatılması ve demografik mühendislik, açık siyasal hedefler olarak savunuluyor. Gazze’ye yönelik soykırım ise bu paradigmanın en uç örneği! Böylece mevcut durum, Filistinliler açısından yalnızca daha sert bir güvenlik politikasını değil, yaşamın bütünüyle militarize bir rejim altında şekillenmesini ifade ediyor.</p>



<p>1995’te Rabin’in aracından çalınan bir süsü kameraya gösterip “Arabasına ulaştığımız gibi ona da ulaşacağız” diyen 19 yaşındaki genç, bugün hem İsrail’in iç yönetim sisteminde hem de Filistin şehirlerinin üzerinde hissedilen askeri bir rejimin yüzü haline gelmiş durumda. Bu süreç, Filistinliler için Ben-Gvir’in gençlik yıllarında sloganlarını attığı şiddet siyasetinin artık sokak kenarlarından çıkıp devlet politikasına dönüşmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Ben-Gvir’in temsil ettiği bu radikal çizginin nereye kadar gideceğine dair her tartışma, Filistinlilerin bu süreçte nasıl bir varoluş mücadelesi verebileceği sorusunu beraberinde getiriyor.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/10/kadin-icon.png" width="100"  height="100" alt="Kadriye Sınmaz" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/kadriye-sinmaz/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Kadriye Sınmaz</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2018-2023 yılları arasında İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde (İNSAMER) Ortadoğu araştırmacısı olarak çalıştı. Ardından bir yıl Uluslararası Mülteci Hakları Derneği’nde araştırmacı olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde doktora çalışmasına devam etmektedir.</p>
<div class="host-lopnbnfpjmgpbppclhclehhgafnifija" style="position: relative;z-index: 2147483647"></div>
<div class="host-lopnbnfpjmgpbppclhclehhgafnifija" style="position: relative;z-index: 2147483647"></div>
<div class="host-lopnbnfpjmgpbppclhclehhgafnifija" style="position: relative;z-index: 2147483647"></div>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/israil-radikalizm-ben-gvir-ve-asiri-sagin-yukselisi/">İsrail’de Radikalizmin Merkezileşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/israil-radikalizm-ben-gvir-ve-asiri-sagin-yukselisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Berlin Duvarı&#8217;nın Yıkılışı 11 Kasım 1989</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/berlin-duvarinin-yikilisinda-macaristanin-rolu-ozgurluge-acilan-kapi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/berlin-duvarinin-yikilisinda-macaristanin-rolu-ozgurluge-acilan-kapi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Nov 2025 15:02:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<category><![CDATA[1989 Berlin Duvarı Olayları]]></category>
		<category><![CDATA[Berlin Duvarı’nın Yıkılışı]]></category>
		<category><![CDATA[Macaristan Berlin Duvarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2194</guid>

					<description><![CDATA[<p>1989&#8217;un 11 Kasım sabahı, Batı Berlinliler Potsdamer Meydanı yakınlarında toplanarak Doğu Alman sınır muhafızlarının, Berlin Duvarı&#8217;nın bir kısmını yıkmalarına tanık oldular. Bu, Doğu ve Batı Berlin arasında yeni bir geçiş noktası açılacağına işaret ediyordu. İki gün önce, Doğu Berlin Komünist Partisi lideri Gunter Schabowski, gece yarısından itibaren Doğu Almanların sınır boyunca, geçiş noktaları da dâhil, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/berlin-duvarinin-yikilisinda-macaristanin-rolu-ozgurluge-acilan-kapi/">Berlin Duvarı&#8217;nın Yıkılışı 11 Kasım 1989</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1989&#8217;un 11 Kasım sabahı, Batı Berlinliler Potsdamer Meydanı yakınlarında toplanarak Doğu Alman sınır muhafızlarının, Berlin Duvarı&#8217;nın bir kısmını yıkmalarına tanık oldular. Bu, Doğu ve Batı Berlin arasında yeni bir geçiş noktası açılacağına işaret ediyordu. İki gün önce, Doğu Berlin Komünist Partisi lideri Gunter Schabowski, gece yarısından itibaren Doğu Almanların sınır boyunca, geçiş noktaları da dâhil, herhangi bir izin almadan ülkeyi terk edebileceklerini duyurmuştu.</p>



<p>Berlin Duvarı, Batı&#8217;nın üç büyük gücünün işgal ettiği şehir bölgesinden Doğu Berlin&#8217;i ayırmak ve Batı&#8217;ya yasadışı göçü engellemek amacıyla 1961&#8217;de inşa edilmişti. Berlin Duvarı&#8217;nın tarihini araştıran &#8220;13 Ağustos Derneği&#8221;ne göre, bu duvarın inşa edilmesinden sonra en az 938 kişi, Batı Berlin veya Batı Almanya&#8217;ya kaçmaya çalışırken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından vurularak hayatını kaybetti.</p>



<p>Aralık 1989&#8217;da Alman Şansölyesi Helmut Kohl, &#8220;Macaristan, Berlin Duvarı&#8217;nın ilk tuğlasını yıktı&#8221; diyerek, Macarların 1989 yazında oynadıkları rolün giderek unutulduğuna dikkat çekti. Bu sözler, Ronald Reagan&#8217;ın iki yıl önce yaptığı &#8220;Bay Gorbaçov, bu duvarı yıkın&#8221; çağrısının nihayet yerine getirildiği bir dönemi işaret ediyordu. Berlin Duvarı yıkılmış olsa da sembolize ettiği bölünmeler, Avrupa&#8217;da derin izler bırakmaya devam etti.</p>



<p>Macaristan&#8217;ın Berlin Duvarı&#8217;nın yıkılmasındaki rolü tekil bir olay değildi. 1989 yılı itibarıyla, Doğu ve Batı Almanya&#8217;dan yaklaşık 2,5 milyon Alman yılda Macaristan&#8217;ı ziyaret ediyordu. Macaristan, Doğu ve Batı&#8217;nın buluşma noktasıydı. Balaton Gölü kıyısında, bölünmüş Almanya&#8217;dan gelen aileler, arkadaşlar ve akrabalar ülkenin iklimi, mutfağı ve kültürel zenginliklerinden yararlanabiliyordu. Doğu Almanya&#8217;da imkânsız olan Batı müziği ve ürünleri bile burada mevcuttu. Macaristan, komünizme karşı hoşgörülü yaklaşımı, rahat yaşam tarzı ve açık tutumu nedeniyle oldukça popülerdi. Macarlar, diktatörlüklerini insani bir şekilde uygulayarak, onun en ağır sonuçlarından arındırmışlardı. Hâlâ bir diktatörlük olsa da yönetim daha yumuşak ve hoşgörülüydü, komünist ilkelere ise tam anlamıyla inanılmıyordu.</p>



<p><strong>Bu özel koşullar, 1989&#8217;un Almanya&#8217;nın birleşmesiyle sonuçlanacak tarihi bir yıl olmasına yol açtı.</strong></p>



<p>1988&#8217;den itibaren Macaristan&#8217;daki seyahat kısıtlamaları gevşetilmişti ve Batı sınırlarında dikenli tellere gerek kalmamıştı. Ancak, sınır altyapısı hala Batı&#8217;dan pahalı malzemelerin ithalini gerektiriyordu. Bu noktada, çit yalnızca Doğu Almanların kaçışını engellemeye yarıyordu. Doğu Almanya, Doğu Bloku&#8217;nu hâlâ bir hapishane gibi görüyor ve Macaristan&#8217;ı, kaçmaya çalışanları yakalamak için zorluyordu. 1969&#8217;da imzalanan bir anlaşma, Macar sınır muhafızlarının Doğu Almanya&#8217;dan gelen mültecileri yakalamalarını zorunlu kılıyordu.</p>



<p>Bu nedenle, Berlin Duvarı&#8217;ndaki ilk çatlak Berlin&#8217;de değil, 19 Ağustos 1989&#8217;da Avusturya-Macaristan sınırındaki Sopron yakınlarında gerçekleşti. O gün, Macaristan&#8217;ın yeni sivil toplumu, gelecekteki siyasi partilerden MDF ve Fidesz&#8217;in de katıldığı bir etkinlik düzenledi. Bu &#8220;Pan-Avrupa Pikniği&#8221;, sınırların olmadığı bir Avrupa ve dostane ilişkiler için bir çağrıydı. Geçici bir sınır kapısı açıldı ve bu da yolculukları kolaylaştırdı. Etkinlik, birçok Doğu Alman vatandaşı için bir fırsat sundu ve şaşırtıcı bir şekilde, birçok kişi bu geçici sınır kapısından geçmeye çalıştı. Eski ahşap sınır kapısını sökerek, 1961&#8217;de Berlin Duvarı&#8217;nın inşasından bu yana en büyük kitlesel göç gerçekleşti. Macar sınır muhafızları, bu kişilerin barışçıl bir şekilde geçmelerine izin verdiler ve 600&#8217;den fazla Doğu Alman, Avusturya&#8217;ya ulaştı.</p>



<p>Bu olay, Doğu Almanların Macaristan&#8217;ı bir kaçış yolu olarak görmesiyle daha büyük bir mülteci akınının habercisiydi. Macar hükümeti, Doğu Almanya ile 1969&#8217;daki anlaşmayı askıya alarak, Doğu Almanların sınırlarından geçiş yapmasına izin verdi. Macaristan, binlerce Doğu Alman&#8217;ın Batı&#8217;ya geçişini beklediği bir mülteci kampına dönüştü. 11 Eylül 1989&#8217;dan itibaren kısıtlamalar kaldırıldı ve bu kişiler, özgür dünyaya göç edebildiler.</p>



<p>Macaristan&#8217;ın bu adımları, Demir Perde&#8217;nin ilk deliğini açtı ve Batı&#8217;ya göç etmek isteyen binlerce kişiyi kendine çekti. 9 Kasım 1989&#8217;da Doğu Almanya&#8217;daki kitlesel protestolar hızla yayıldı ve bu hareketler, Berlin Duvarı&#8217;nın yıkılmasına yol açtı.</p>



<p><strong>Almanya&#8217;nın birleşmesine kadar geçen 329 gün, Helmut Kohl&#8217;un diplomatik ve siyasi manevralar ile doluydu.</strong></p>



<p>Kohl, II. Dünya Savaşı galiplerini Almanya&#8217;nın birleşmesini desteklemeye ikna etmeye çalıştı. Ancak, iç muhalefet de vardı; birçok Sosyal Demokrat ve Yeşil, birleşmeye karşı çıkıyordu. Buna karşın Macaristan, Almanya&#8217;nın birleşme çabalarını çoğu Alman&#8217;dan daha fazla destekliyordu. Macarlar, Almanya&#8217;nın bölünmesinin, 1920&#8217;deki Trianon Antlaşması&#8217;ndan bu yana kendi ülkesinde yaşadıkları bölünmeye çok benzediğini düşündüler.</p>



<p>Almanya birleşmiş olsa da tutumlar, zihniyetler ve siyasi bağlar nedeniyle hala bölünmeler yaşanıyor. Birçok yönden, Duvar hâlâ var ve Almanya, bölünmüş bir ülke olarak kalmaya devam ediyor. Batı Almanlar, Doğulu yurttaşlarının duygu, düşünce ve tartışmalarını anlamakta güçlük çekiyor. Bu karşılıklı anlayış eksikliği, Almanya&#8217;nın birleşmesine rağmen ülkenin hala bölünmüş bir yapıya sahip olmasına neden oluyor.</p>



<p>Soğuk Savaş&#8217;ın izleri yalnızca Almanya için değil, Avrupa için de ayrım çizgileri oluşturuyor. Bu sınırlar, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ulusal egemenlik, özyönetim ve stratejik özerklik gibi önemli konulardaki siyasi yaklaşımlarını etkiliyor. Bu ülkeler, kendi ulusal kimliklerini koruyarak, barış içinde yaşamak ve Avrupa Rüyası&#8217;nı gerçekleştirmek istiyorlar. Komünizmi deneyimlemiş halklar, özgürlüklerine sahip çıkmak için her zaman cesurca mücadele etmişlerdir.</p>



<p>Doğu Almanlar, Macarlar, Çekler, Slovaklar ve Polonyalılar, komünist diktatörlük altında yaşamış ve buna karşı savaşmış halklar olarak, özgürlüklerine sahip çıkmak için kararlıdırlar. Avrupa&#8217;nın karşı karşıya olduğu zorluklarla başa çıkmak için deneyimlerinden ve ilkelerinden güç alarak, bu ülkeler özgürlüklerini savunmaya devam etmektedir.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong> European Conservative</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed is-provider-the-european-conservative wp-block-embed-the-european-conservative"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="5hs5wRvSuw"><a href="https://europeanconservative.com/articles/commentary/what-was-and-is-the-fall-of-the-berlin-wall/">What Was and Is: The Fall of the Berlin Wall</a></blockquote><iframe loading="lazy" class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;What Was and Is: The Fall of the Berlin Wall&#8221; &#8212; The European Conservative" src="https://europeanconservative.com/articles/commentary/what-was-and-is-the-fall-of-the-berlin-wall/embed/#?secret=xuw1nrl7TZ#?secret=5hs5wRvSuw" data-secret="5hs5wRvSuw" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/berlin-duvarinin-yikilisinda-macaristanin-rolu-ozgurluge-acilan-kapi/">Berlin Duvarı&#8217;nın Yıkılışı 11 Kasım 1989</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/berlin-duvarinin-yikilisinda-macaristanin-rolu-ozgurluge-acilan-kapi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karadeniz–Doğu Akdeniz Hattı: Türk Suları Küresel Güçlerin Yeni Çatışma Alanı</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/karadeniz-dogu-akdeniz-cinin-jeo-ekonomik-kusatmasi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/karadeniz-dogu-akdeniz-cinin-jeo-ekonomik-kusatmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Nur Katırcıoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Nov 2025 13:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küresel güç rekabetinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı bir dönemde, Çin sessiz ama derin bir jeopolitik hat inşa ediyor: Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan bir lojistik ve enerji koridoru. Bu hat sadece ticaret değil; jeopolitik erişim ve etki alanı anlamına geliyor. Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” girişimi, artık Orta Asya ve Orta Doğu’yu aşarak Avrupa’nın kalbine denizden ulaşan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/karadeniz-dogu-akdeniz-cinin-jeo-ekonomik-kusatmasi/">Karadeniz–Doğu Akdeniz Hattı: Türk Suları Küresel Güçlerin Yeni Çatışma Alanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Küresel güç rekabetinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı bir dönemde, Çin sessiz ama derin bir jeopolitik hat inşa ediyor: Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan bir lojistik ve enerji koridoru.</p>



<p>Bu hat sadece ticaret değil; jeopolitik erişim ve etki alanı anlamına geliyor. Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” girişimi, artık Orta Asya ve Orta Doğu’yu aşarak Avrupa’nın kalbine denizden ulaşan bir arter hâline geliyor.</p>



<p>Bugün Çin’in Akdeniz ve Karadeniz havzalarındaki varlığı; liman işletmeleri, enerji altyapıları ve finansal yatırımlar üzerinden sessiz ama kalıcı bir nüfuz inşa ediyor. Bu strateji, klasik askeri üs politikalarından farklı olarak ekonomik erişimle jeopolitik etki oluşturma mantığına dayanıyor yani <em>jeoekonomik kuşatma.</em></p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Karadeniz’de Yeni Denge: Akıllı Güç Politikası</strong></h3>



<p>Karadeniz uzun süre Rusya ve ABD rekabetinin laboratuvarı olarak görüldü. Ancak bugün tablo değişiyor. Çin, askeri üs kurmadan, ittifaklara girmeden, sessiz yatırımlarla bölgede yeniden konumlanıyor.</p>



<p>2013’ten bu yana yürüttüğü “17+1 İnisiyatifi” ile Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini ekonomik ağın içine dahil etti. Bulgaristan ve Romanya gibi NATO üyeleri dahi, Çin kredileri ve altyapı yatırımlarına açık hale geldi.<br>Üstelik bu süreç, Rusya’nın dikkatini çekmeyecek kadar “yumuşak”, Batı’yı tedirgin edecek kadar da “derin” yürütülüyor. Çin artık Karadeniz’de bir “akıllı güç” oyuncusu: silah yerine sermaye, donanma yerine diplomasi kullanıyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Doğu Akdeniz’in Stratejik Önemi</strong></h3>



<p>Dünya denizlerine oranla yüz ölçümü çok küçük olsa da etkisi çok güçlü olan Doğu Akdeniz, tarih boyunca enerji ve ticaretin en kritik kavşaklarından biri oldu.<br>Avrupa Birliği’nin enerji arzının büyük bölümü bu bölgeden geçiyor. Bu yüzden Çin, Deniz İpek Yolu’nun batı ayağı olarak bu hattı önceliklendiriyor.</p>



<p>Pekin’in buradaki hedefi net: enerji arz zincirine ve Avrupa’ya erişimi garanti altına almak. Bu durum aynı zamanda, ABD ve Rusya gibi geleneksel güçlerin nüfuz alanlarına doğrudan meydan okuma anlamına geliyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>ABD, Rusya ve Çin Üçgeninde Yeni Oyun</strong></h3>



<p>ABD, geleneksel olarak tehditleri kendi sınırlarından uzakta karşılamayı tercih eder.<br>Bu nedenle Çin ile doğrudan çatışmak yerine, Kızıldeniz–Doğu Akdeniz gibi geçiş kavşaklarını kontrol altında tutmaya çalışıyor. Trump&#8217;ın birinci döneminde başlayan ekonomik rekabet, artık jeostratejik rekabet boyutuna taşındı. Rusya ise Çin’in Karadeniz’deki varlığını sessizce izliyor; ancak bu durum Moskova’nın geleneksel etki alanları için uzun vadede tehdit oluşturuyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Pandemi ve Lojistik Üstünlük</strong></h3>



<p>Covid-19 pandemisi sürecinde Çin, küresel tedarik zincirinin kilit oyuncusu olduğunu ispatladı. Dünya kapanırken Çin üretimini artırdı; konteyner borsasını kontrol ettiği için lojistikte tekel konumuna geldi. Bu dönemde Çin mallarının arz-talep dengesi 20 kata kadar yükseldi, Kızıldeniz–Akdeniz konteyner hattının %70’i Çinli şirketlerin eline geçti.</p>



<p>Ancak Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, bu trafiği doğrudan etkiledi. Çin’in Batı’ya yönelik deniz ticareti bir ara %80 oranında azaldı. Bu durum Pekin’i, Karadeniz üzerinden alternatif hatlara yönelmeye itti: Süveyş’e bağımlı olmayan yeni bir “sessiz koridor”.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Karadeniz ve Türkiye</strong></h3>



<p>Karadeniz, artık yalnızca NATO–Rusya geriliminin sahnesi değil; Çin’in de dikkatle işlediği bir jeo-ekonomik alan. Bu iki hattın birleştiği nokta Türkiye. Hem Karadeniz’in hem Doğu Akdeniz’in kilit aktörü olan Ankara, Orta Koridor sayesinde Çin’in kara lojistiğinde vazgeçilmez hale geldi. Türkiye’nin jeopolitik konumu, onu Asya ile Avrupa arasında doğal bir geçiş kapısı kılıyor. Filyos Limanı ve demiryolu bağlantıları da Çin’in Avrupa hattı için önemli bir noktada. Fakat aynı konum, Ankara’yı büyük güç rekabetinin tam ortasına yerleştiriyor. Ankara için mesele, ekonomik fırsat ile stratejik bağımsızlık arasındaki dengeyi koruyabilmek.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Yeni Soğuk Savaş’ın Denizleri</strong></h3>



<p>Artık 21. yüzyılın yeni “Soğuk Savaşı” yalnızca Pasifik’te değil, Karadeniz–Doğu Akdeniz hattında da şekilleniyor. Bu hat, enerji geçiş yolları kadar medeniyetler ve vizyonlar arası bir mücadele alanı. Çin’in “Ortak Kader Topluluğu” vizyonu, küresel düzeni Batı değerlerinden bağımsız olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor. Batının liberal değerleri ise kan kaybediyor. Sonuçta mesele yalnızca petrol boru hatları değil; kim dünyanın rotasını çizecek, kim yönünü belirleyecek sorusuna dayanıyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Sonuç</strong></h3>



<p>Çin, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de sessiz ama sistemli bir “jeoekonomik kuşatma” yürütüyor.<br>Askerî üslerle değil, kredilerle; savaşla değil, yatırımla ilerliyor. Bu strateji, bölge ülkelerine kısa vadede altyapı ve finansman kazandırsa da, uzun vadede egemenlik ve bağımlılık arasındaki çizgiyi inceltiyor.</p>



<p>Türkiye’nin önündeki en kritik sınav, küresel güçlerin oyununda taraf değil, masa kuran merkez olabilmektir.</p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img alt='Ahsen Nur Katırcıoğlu' src='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png' srcset='https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/04/kadin-icon.png 2x' class='avatar avatar-100 photo avatar-default' height='100' width='100' itemprop="image"/></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/ahsen-nur-katircioglu/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Ahsen Nur Katırcıoğlu</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Ahsen Nur Katırcıoğlu, Türkistan coğrafyası odaklı uluslararası ilişkiler alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Prodüksiyon, tanıtım, editörlük ve içerik üretimi alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yayıncılık, akademik eğitim, medya çalışmaları ve dijital arşivleme projelerinde rol almıştır. İbn Haldun Üniversitesi’nde çift anadal öğrencisi olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Yeni Medya ve İletişim bölümlerinde öğrenimini sürdürmektedir. İngilizce ve Arapça bilmektedir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/karadeniz-dogu-akdeniz-cinin-jeo-ekonomik-kusatmasi/">Karadeniz–Doğu Akdeniz Hattı: Türk Suları Küresel Güçlerin Yeni Çatışma Alanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/karadeniz-dogu-akdeniz-cinin-jeo-ekonomik-kusatmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sudan&#8217;da Kadınlara ve Çocuklara Karşı Savaş Yürütülüyor</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/sudanda-kadinlara-ve-cocuklara-karsi-savas-yurutuluyor/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/sudanda-kadinlara-ve-cocuklara-karsi-savas-yurutuluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Nov 2025 11:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2178</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anneler, kucaklarında bebekleriyle kurşun yağmurundan kaçıyor. Kız çocukları tecavüze uğruyor, erkek çocuklar zorla savaştırılıyor, aileler açlıktan kıvranıyor ama dünya görmezden geliyor.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/sudanda-kadinlara-ve-cocuklara-karsi-savas-yurutuluyor/">Sudan&#8217;da Kadınlara ve Çocuklara Karşı Savaş Yürütülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayal edin: Günlerce, gecelerce yürüyorsunuz; kurşun seslerinden kaçarken çocuğunuzu kollarınızda taşıyorsunuz. Dron saldırılarından saklanmak için karanlıkta ilerliyorsunuz. Ne yemeğiniz var ne suyunuz — ne de güvenli bir yeriniz.</p>



<p>Bu, Darfur’da ve Sudan genelinde ailelerin yaşadığı gerçekliktir. Üçüncü yılına giren bu acımasız savaşta siviller kuşatılıyor, hedef alınıyor ve korkutuluyor. El-Faşir ve Darfur’un diğer bölgelerinde bütün topluluklar abluka altında. Kaçmaya çalışanlar saldırıya uğruyor; kalanlar ise açlık, şiddet ve hastalıkla yüz yüze.</p>



<p><strong>Kadınlar ve Çocuklar: Görülmeyen Kurbanlar</strong></p>



<p>Manşetlerin arkasında en çok acı çeken kadınlar ve çocuklar var. Cinsel şiddet, cezalandırmak, korkutmak ve yok etmek için sistematik bir silaha dönüştürülmüş durumda.</p>



<p>Kadınlar ve kızlar kaçırılıyor, gündüzleri silahlı gruplar için çalışmaya zorlanıyor, geceleri ise çoğu zaman başkalarının önünde tecavüze uğruyorlar. Birçoğu çocuk yaşta. Tecavüz sonucu hamile kalan bazı kızlar, o kadar genç ve yetersiz beslenmiş ki, doğan bebeklerini emziremiyorlar.</p>



<p>Suçlular artık yaptıklarını gizleme ihtiyacı bile duymuyor. Şiddet o kadar yaygın ki, vakaları kaydetmek bile hayatınıza mal olabilir. Kuzey Darfur’daki Tawila bölgesinde yalnızca <em>Sınır Tanımayan Doktorlar</em> tarafından işletilen bir klinik, tecavüz mağdurlarına bakım sağlayabiliyor.</p>



<p>Erkek çocuklar da bu çatışmanın içine çekiliyor. Son 10 gün içinde Nyala’ya doğru çocuklarla dolu üç kamyonun gittiği bildirildi. Güney Darfur’da ise çocuklar silahlandırılıp cepheye gönderiliyor. Aileler hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluyor.</p>



<p><strong>Yardım Çalışanları da Hedefte</strong></p>



<p>İnsani yardım görevlileri de saldırıya uğruyor. Fidye için kaçırılıyor, dövülüyor, hatta öldürülüyorlar. Silahlı gruplar, yardım kuruluşlarını “para ödeyebilecek” yapılar olarak gördüğü için özellikle hedef alıyor. Yardım ulaştıranların çoğu, her gün hayatlarını riske atan Sudanlı kadınlar. Onlar, başkalarına yiyecek, su ve koruma hizmeti götürmek için çalışıyorlar.</p>



<p><strong>Etnik Şiddet ve Devasa Bir İnsani Kriz</strong></p>



<p>Şiddet artık etnik bir boyut da kazanmış durumda. Yerinden edilmiş bir kişi şöyle diyor:</p>



<p>“Geri dönmem mümkün değil. Ten rengime bakıp hangi kabileden olduğumu anlayacaklar ve beni öldürecekler.”</p>



<p>Sudan, bugün dünyanın <strong>en büyük yerinden edilme krizi</strong> ve en ağır insani acil durumlarından biriyle karşı karşıya.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>30 milyondan fazla kişi acil yardıma muhtaç.</li>



<li>15 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.</li>



<li>Açlık ve kolera hızla yayılıyor.</li>



<li>Klinikler yok edildi, okullar kapandı.</li>



<li>13 milyon çocuk eğitimden mahrum gelecekleri yavaşça ellerinden kayıyor.</li>
</ul>



<p><strong>Kadınların Cesareti ve Direnişi</strong></p>



<p>Tüm bu yıkımın ortasında Sudanlı kadın örgütleri öncülüğü sürdürüyor. Güvenli alanlar kuruyor, şiddet mağdurlarına destek veriyor, çocuklara eğitim imkânı sağlamaya çalışıyorlar.<br>Kendi topluluklarını en iyi onlar tanıyor ve sürekli tehlike altında olmalarına rağmen çalışmalarına devam ediyorlar. Bu cesaret, sadece takdiri değil, <strong>desteği</strong> de hak ediyor.</p>



<p>Ne var ki insani yardım bütçesi felaket düzeyde yetersiz. İhtiyaç duyulan kaynağın yalnızca dörtte biri sağlanabilmiş durumda. Acil kaynak aktarımı olmazsa, milyonlarca insan açlık, hastalık ve barınaksızlıkla baş başa kalacak. Kadın ve çocuklar için koruma ve psikososyal destek sağlamak <strong>bir seçenek değil, bir zorunluluktur</strong><strong>.</strong></p>



<p><strong>Sessizlik Suç Ortaklığıdır</strong></p>



<p>Bu sadece bir <strong>şiddet krizi</strong> değil; aynı zamanda bir <strong>umursamazlık krizi</strong>. Her gün dünya görmezden geldikçe, daha fazla hayat yok oluyor, daha fazla gelecek siliniyor. Uluslararası toplum, savaş suçları cinsel şiddet, etnik katliamlar ve yardım çalışanlarına yönelik saldırılar hakkında derhal soruşturmaları desteklemelidir. Sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik, bu dehşetin sürmesi için verilen <strong>açık bir çek</strong>tir.</p>



<p>Hükûmetler ve bağışçılar, insani yardım çalışmalarını tam olarak finanse etmeli ve yardım ulaştıranlara erişim sağlamalıdır. Tüm taraflara, sivillere yönelik saldırıları durdurmaları, kaçanlar için güvenli geçiş sağlamaları ve insani yardımın kesintisiz ulaştırılmasına izin vermeleri yönünde baskı yapılmalıdır. İnsani yardım çalışanları ve yerel sivil toplum örgütleri, başkalarının yaşaması için kendi hayatlarını riske atıyor. Dünya, onların cesaretine <strong>eylemle karşılık vermek</strong> zorunda.</p>



<p>En önemlisi, Sudan’daki kadınlar ve kız çocukları, barışın inşası ve şekillendirilmesi süreçlerinde etkin bir biçimde yer almalıdır. Bugün dahi, süregiden kaos ortamına rağmen, topluluklarını örgütleyerek, sığınaklar oluşturarak ve yeniden inşa faaliyetlerine öncülük ederek bu sürece fiilen katkı sunmaktadırlar. Onların sergilediği cesaret ve kararlılık, Sudan’ın gelecekte nasıl bir toplumsal dönüşüm yaşayabileceğine dair&nbsp;umut&nbsp;veriyor.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.aljazeera.com/opinions/2025/11/6/in-sudan-war-is-being-waged-on-women-and-children">https://www.aljazeera.com/opinions/2025/11/6/in-sudan-war-is-being-waged-on-women-and-children</a></p>
<div class="saboxplugin-wrap" itemtype="http://schema.org/Person" itemscope itemprop="author"><div class="saboxplugin-tab"><div class="saboxplugin-gravatar"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/12/di_logo-01.jpg" width="100"  height="100" alt="" itemprop="image"></div><div class="saboxplugin-authorname"><a href="https://dunyaveislam.com/yazarlar/dunya-ve-islam/" class="vcard author" rel="author"><span class="fn">Dünya ve İslam</span></a></div><div class="saboxplugin-desc"><div itemprop="description"><p>Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır. </p>
<p>Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.</p>
</div></div><div class="clearfix"></div></div></div><p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/sudanda-kadinlara-ve-cocuklara-karsi-savas-yurutuluyor/">Sudan&#8217;da Kadınlara ve Çocuklara Karşı Savaş Yürütülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/sudanda-kadinlara-ve-cocuklara-karsi-savas-yurutuluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
