<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya ve İslam</title>
	<atom:link href="https://dunyaveislam.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dunyaveislam.com/</link>
	<description>Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Apr 2026 18:51:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2025/03/favicon.png</url>
	<title>Dünya ve İslam</title>
	<link>https://dunyaveislam.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Suçun Anonimleşmesi: Herkes Suçluysa Kim Suçlu?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/sucun-anonimlesmesi-herkes-sucluysa-kim-suclu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/sucun-anonimlesmesi-herkes-sucluysa-kim-suclu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil İbrahim Delen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 18:51:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2848</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Toplumca hepimiz suçluyuz” cümlesi, ilk bakışta derin bir muhasebe gibi görünür. Sanki herkes dönüp kendine pay çıkarıyor, sanki ortada sahici bir yüzleşme varmış gibi durur. Oysa çoğu zaman bunun tam tersi olur. Bu cümle, suçun en rafine biçimde dağıtılması, failin en ustalıklı şekilde silikleştirilmesi, sorumluluğun ise en konforlu biçimde buharlaştırılmasıdır. Çünkü suç genelleştikçe fail buharlaşır. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/sucun-anonimlesmesi-herkes-sucluysa-kim-suclu/">Suçun Anonimleşmesi: Herkes Suçluysa Kim Suçlu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Toplumca hepimiz suçluyuz” cümlesi, ilk bakışta derin bir muhasebe gibi görünür. Sanki herkes dönüp kendine pay çıkarıyor, sanki ortada sahici bir yüzleşme varmış gibi durur. Oysa çoğu zaman bunun tam tersi olur. Bu cümle, suçun en rafine biçimde dağıtılması, failin en ustalıklı şekilde silikleştirilmesi, sorumluluğun ise en konforlu biçimde buharlaştırılmasıdır. Çünkü suç genelleştikçe fail buharlaşır. Herkes suçluysa aslında kimse suçlu değildir. Suçu “hepimize” yaymak, onu hiç kimseye ait kılmamaktır.</p>



<p>Bugün sık karşılaştığımız şey tam da budur: Suç üstlenilmiyor; fail saklanıyor. Mesuliyet üstlenilmiyor; kalabalığa havale ediliyor. Böylece ortaya ahlâkî derinlik değil, retorik bir sis bulutu çıkıyor. Sorumluluğun toplumsallaştırılması, çoğu zaman cezanın buharlaştırılmasıdır. Anonim suç, en konforlu suçtur. Faili belirsizleştirmek, suçu meşrulaştırmanın en rafine yollarından biridir.</p>



<p>Ben, -İsmail Kılıçarslan’ın dikkat çektiği üzere- çocuğunu öğretmenin önüne bir öğrenci olarak değil de putlaştırılmış bir proje olarak koyan velinin suçunu “toplum”a havale etmeyeceğim. Çocuğunun her nobranlığını özgüven, her saygısızlığını zekâ emaresi, her taşkınlığını da liderlik belirtisi diye pazarlayan ebeveynin suçunu bölüşmeyeceğim.</p>



<p>Evini terbiye ocağı değil, küçük bir kibir laboratuvarına çevirenlerin suçunu neden hepimiz üstlenelim? Çocuğuna merhameti, ölçüyü, sabrı, sınırı öğretmek yerine; hırsı, üstünlük vehmini, daima haklı olma duygusunu ve gerektiğinde hoyratlığı aşılayanların suçunu neden “toplumsal iklim” diye paketleyelim? Bazı çocuklar sokakta bozulmaz; evde bozulur. Bazı karakter aşınmaları okulda başlamaz; anne babanın dilinde başlar. Disiplini baskı diye aşağılayan, çocuğunun her kusurunu pedagojik kavramlarla aklamaya çalışan bir zihniyetin ürettiği sonuçları sonra dönüp “hepimiz suçluyuz” diye anonimleştirmek, hakikate değil konfora hizmet eder.</p>



<p>Bu “hepimiz suçluyuz” teranesi, çoğu zaman işin ucu kendilerine dokunduğunda devreye sokulan steril ve kullanışlı bir cümledir. Bilhassa kendisini ilerici, bilinçli, duyarlı ve pedagojik diye takdim eden ama kendi çevresinin ürettiği sorunlara gelince suçu hemen “kültüre”, “çağa”, “toplumsal iklime” ve son olarak “hepimize” havale eden kesimlerde bu refleks çok sık görülür. Çünkü faili göstermek cesaret ister, atmosferi suçlamak ise konfor üretir. Böylece kimse aynaya bakmaz, herkes hava durumunu tartışır. Ortada fail vardır ama konuşulan şey iklimdir; ortada yanlış vardır ama tartışılan şey çağın ruhudur. Suç somutken dil soyutlaşır, fail ortadayken söylem sislenir.</p>



<p>Burada elbette toplumun hiç payı yoktur demiyorum. Bir toplumun normları zayıflar, otorite algısı bozulur, öğretmen değersizleştirilir, aile şımartmayı sevgi zanneder, başarı ahlâkın önüne geçirilir, gösteriş karakter terbiyesinin yerine konursa elbette bunun bir iklim etkisi vardır. Fakat iklim etkisinden söz etmek başka şeydir, somut faili görünmez hâle getirmek başka şey. İklim açıklayıcı olabilir; ama beraat sebebi olamaz. Toplumsal şartlar izah eder; masumlaştırmaz.</p>



<p>Durkheim’ın anomi dediği şey de tam burada belirir: Norm zayıflar, sınırlar bulanıklaşır, sorumluluk dağılır. Sonunda suç vardır ama fail belirsizdir. İşte “hepimiz suçluyuz” cümlesi, bazen bu belirsizliğin ahlâkî bir cümleye dönüştürülmüş hâlidir.</p>



<p>Genelleme, çoğu zaman ahlâkî bir kaçıştır. “Hepimiz suçluyuz” demek, çoğu zaman “ben tek başıma suçlu değilim” demenin daha zarif yoludur. Hatta bazen daha da ileri giderek, gerçek failin yükünü toplumun sırtına bindirmenin kibarca söylenmiş biçimidir. Böylece suç işleyenle suçu önlemeye çalışan, emek verenle sorumsuz davranan, terbiye edenle şımartan aynı cümlenin içine doldurulur. Bu ise muhasebe değil, adaletsizliktir.</p>



<p>Hayır. Hepimiz suçlu değiliz. Herkes aynı derecede mesul değil. Kimi gerçekten sınır koyuyor, emek veriyor, karakter inşa etmeye çalışıyor, saygıyı öğretiyor. Kimi de çocuğunu kendi narsisizminin vitrini hâline getiriyor, sonra ortaya çıkan çürümenin adını “toplumsal kriz” koyuyor. Bu ikisini aynı kefeye koyup adına toplumsal vicdan demek, adalet değil kolaycılıktır.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/sucun-anonimlesmesi-herkes-sucluysa-kim-suclu/">Suçun Anonimleşmesi: Herkes Suçluysa Kim Suçlu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/sucun-anonimlesmesi-herkes-sucluysa-kim-suclu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijitalleşme ve Yapay Zeka Çağında İslam: Hükmün Sabitliği, Algının Dönüşümü</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dijitallesme-ve-yapay-zeka-caginda-islam-hukmun-sabitligi-alginin-donusumu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dijitallesme-ve-yapay-zeka-caginda-islam-hukmun-sabitligi-alginin-donusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Erat]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2026 14:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2845</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık, tarihin en keskin virajlarından birini dönüyor. Buhar makinesinin çarklarından, elektriğin aydınlığına; oradan da silikon çiplerin dünyasına evrilen bu yolculuk, bugün bizi &#8220;Yapay Zeka&#8221; (Artificial Intelligence) denilen devasa bir zihni Beytü&#8217;l-Hikme’nin eşiğine getirdi. Dijitalleşme artık sadece elimizdeki telefonun bir özelliği değil; yeme içme alışkanlıklarımızdan adalet arayışımıza, mahremiyet algımızdan ibadetlerimize kadar hayatın her zerresine nüfuz eden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dijitallesme-ve-yapay-zeka-caginda-islam-hukmun-sabitligi-alginin-donusumu/">Dijitalleşme ve Yapay Zeka Çağında İslam: Hükmün Sabitliği, Algının Dönüşümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanlık, tarihin en keskin virajlarından birini dönüyor. Buhar makinesinin çarklarından, elektriğin aydınlığına; oradan da silikon çiplerin dünyasına evrilen bu yolculuk, bugün bizi &#8220;Yapay Zeka&#8221; (Artificial Intelligence) denilen devasa bir zihni Beytü&#8217;l-Hikme’nin eşiğine getirdi. Dijitalleşme artık sadece elimizdeki telefonun bir özelliği değil; yeme içme alışkanlıklarımızdan adalet arayışımıza, mahremiyet algımızdan ibadetlerimize kadar hayatın her zerresine nüfuz eden yeni bir &#8220;ekosistem&#8221;.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Peki, bu dijital fırtınanın ortasında İslam, nerede duruyor?</strong></h5>



<p>Çoğu zaman yapılan hata, İslam’ın hükümlerini &#8220;güncelleme bekleyen eski bir yazılım&#8221; gibi görmektir. Oysa hakikat bunun tam zıddıdır. İslam’ın vazedilen hükümleri, zamanın ve mekânın üstünde, sarsılmaz birer koordinattır. Bugün asıl meselemiz, bu hükümlerin eskimesi değil; bizim o hükümleri dijital çağın kodlarıyla okuma, anlama ve yaşama becerimizi yitirmiş olmamızdır. Müslüman zihni, dünyadaki bu büyük dönüşüme ayak uydururken referansını &#8220;modadan&#8221; değil, &#8220;modası geçmeyen&#8221; hakikatten almak zorundadır.</p>



<p>Yapay zeka, büyük veri ve otonom sistemler; sadece iş yapış biçimlerimizi değil, varoluşsal algılarımızı ve ahlaki pusulamızı da test ediyor. Müslüman toplumlar için bu süreçte sorulan temel soru şudur: &#8220;Bin küsur yıl önce vazedilen hükümler, bugünün kodlarla örülü dünyasına cevap verebilir mi?&#8221;</p>



<p>Günümüz İslam düşünce dünyasının en kritik meselelerinden biri olarak ele alınması gereken bu konuyu İslam hükümlerinin sabitliğini ve evrenselliğini koruyarak, modern gelişmelere nasıl ışık tutabileceğine dair derinlikli analizine ihtiyaç duyulmaktadır. Teknoloji ve yapay zeka bir &#8220;araç&#8221; olsa da bu araçların kullanımı insan fıtratını, toplumsal adaleti ve ahlakı doğrudan etkilediği için meselenin İslami bir perspektifle ele alınması ve yorumlanması elzemdir.</p>



<p>Bu sorunun cevabı, İslam’ın temel kaidelerinin eksikliğinde değil, bu kaidelerin çağın diliyle nasıl &#8220;okunduğunda&#8221; saklıdır. Dinin temel hükümleri modern gelişmelere aykırı değildir; aksine, bu gelişmelerin insanlık yararına evrilmesi için gerekli olan etik ve hukuki zemini zaten içinde barındırmaktadır. Bu konuda vahyin birçok mesajı da durumu olabildiğince açıklamaktadır. Asıl mesele, hükümlerin kendisi değil, Müslümanların bu hükümleri algılama ve hayata geçirme biçimidir.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>1. Değişmeyen Öz: Sabiteler ve Değişkenler</strong></h5>



<p>İslam hukukunda çok temel bir ayrım vardır: <strong>&#8220;Usul&#8221; (Temel esaslar)</strong> ve <strong>&#8220;Füru&#8221; (Uygulamadaki detaylar)</strong>. İslam’ın adalet, emanet, liyakat, kul hakkı ve mülkiyetin korunması gibi temel hükümleri evrenseldir ve zamanın ötesindedir. Örneğin, yapay zeka algoritmalarının bir kişiyi haksız yere fişlemesi veya bir işe alım sürecinde ayrımcılık yapması, İslam’ın &#8220;adalet&#8221; ve &#8220;emanet&#8221; ilkelerinin ihlalidir.</p>



<p>Burada değişmesi gereken hüküm değildir; çünkü adalet her çağda adalettir. Değişmesi gereken, bu adaletin dijital dünyada nasıl tesis edileceğine dair Müslümanların kafa yorması ve &#8220;teknolojik fıkıh&#8221; üretmesidir. Müslümanlar, yapay zekayı reddetmek yerine, &#8220;Adil bir algoritma nasıl yazılır?&#8221; sorusunun cevabını İslam’ın referanslarıyla dünyaya sunmalıdır. Yapay zekayı kullanan değil, üreten bir nesil ihtiyacı da burada ortaya çıkmaktadır.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>2. Akli İntiha’dan Akli İnşaya: Müslümanların Sorumluluğu</strong></h5>



<p>İslam düşünce tarihinde zaman zaman yaşanan &#8220;akli tıkanıklıklar&#8221;, Müslümanları dünyanın gelişimine karşı defansif bir pozisyona itmiştir. Oysa Kur’an, sürekli olarak &#8220;akletmeyi&#8221;, &#8220;bakmayı&#8221; ve &#8220;keşfetmeyi&#8221; emreder. Yapay zeka, insanın bilişsel kapasitesini genişleten bir araçtır. Bu aracı bir tehdit olarak görmek yerine, İslam’ın <strong>&#8220;eşyada asıl olan mübahlıktır&#8221;</strong> kaidesi gereği, insanlığın hayrına olacak şekilde inşa etmek bir görevdir.</p>



<p>Dünyanın gelişimine ayak uydurmak bir taklit süreci değil, bir <strong>idrak</strong> sürecidir. İslamın en temel ilkelerinden biri olan “gelişim” özellikle tasavvuf inancının İslam dünyasında etken bir özne olmasından sonra sekteye uğramıştır. Müslümanlar, teknolojinin pasif tüketicisi olmaktan çıkıp, teknolojinin &#8220;ahlaki mimarı&#8221; olmak zorundadır. Bu dönüşüm, dini hükümlerden taviz vererek değil, o hükümleri hayatın merkezine alarak (örneğin verinin gizliliği ilkesini &#8220;mahremiyet&#8221; hükmüyle güçlendirerek) mümkündür.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>3. Teknoloji ve İnsan Fıtratı: İslam’ın Koruyucu Kalkanı</strong></h5>



<p>Yapay zeka ve transhümanizm gibi tartışmalar, insan doğasını, kapitalist ve materyalis dünya olgusu ekseninde değiştirmeyi hedeflemektedir. Asırlardır sistematik bir şekilde bütün bir algoritmanın parçaları olarak ortaya çıkan birçok fikir, düşünde ve dönüşüm bu evrilmeye hizmet eden bir aktör olarak konumlandırılmıştır. Ortaya çıkan söylemlerde ise İslam’ın bu gelişime engel olduğu düşüncesi ortaya atılmış ve sofistik Müslümanların düşünme ve davranış biçimleri ile de bu algı pekiştirilmiştir. Oysaki İslam’ın hükümleri burada bir &#8220;engel&#8221; değil, insanı kendi eliyle yaratacağı bir kaostan koruyan &#8220;rahmet&#8221;tir. Hükümlerin yaşayış biçimi, modern insanın yalnızlaşan ve mekanikleşen dünyasında, maneviyatı ve insan onurunu koruyacak şekilde güncellenmelidir.</p>



<p>Örneğin; İslam hukukunun temel amaçlarından biri adaleti tesis etmektir. Kur’an-ı Kerim bizi sürekli &#8220;mizanı&#8221; (ölçüyü) korumaya davet eder. Modern dünyada bu mizan, artık algoritmalarla kuruluyor. Eğer bir kredi puanlama sistemi veya bir işe alım algoritması, bir insanın ırkına, rengine veya inancına göre ayrımcılık yapıyorsa, bu İslam’ın adalet ilkesinin dijital bir ihlalidir.</p>



<p>Burada hüküm sabittir: &#8220;Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.&#8221; (Maide, 8). Müslüman yazılımcıların ve düşünürlerin görevi, bu ayeti sadece cami kürsülerinde okumak değil, bu ayetin ruhunu &#8220;önyargısız algoritmalar&#8221; (unbiased algorithms) şeklinde koda dökmektir. Değişmesi gereken, adaletin sadece mahkeme salonlarında aranması gerektiği algısıdır; adalet artık kod satırlarının arasındadır.</p>



<p>Müslümanlar, dijitalleşmeyi bir &#8220;amaç&#8221; değil, dinin temel argümanları olan; canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması için bir &#8220;araç&#8221; olarak konumlandırmalıdır. Eğer bir teknoloji bu beş temel unsuru koruyorsa, o teknoloji İslam’ın ruhuna uygundur diyebiliriz.</p>



<p>Digitalleşme ve yapay zeka ile İslam hükümlerinin entegrasyonu acil ve elzem bir meseledir. Bu görmezden gelinecek, bir kenardan seyredilecek ve oyun kuran yerine oyuncu olunacak bir durum değildir. Yapay zeka ile İslam’ın hükümlerinin başlanıç noktasında biberbir örtüşen durumlar olduğu göz ardı edilmemelidir. Bu durumu birkaç örnek ile açıklamak meselenin analizi açısından faydalı olacaktır.</p>



<ol class="wp-block-list">
<li><strong>Akli İntihar’dan Dijital İnşa’ya: Bir Zihniyet Devrimi</strong></li>
</ol>



<p>İslam düşünce tarihinde, özellikle Gazali sonrası dönemde tartışılan &#8220;aklın sınırları&#8221; meselesi, bugün yapay zeka tartışmalarının tam kalbindedir. Bazı çevrelerin &#8220;akli intihar&#8221; olarak nitelendirdiği, aklı vahyin karşısında pasifize eden yaklaşım, bugün Müslümanları teknolojinin sadece &#8220;tüketicisi&#8221; konumuna düşürmüştür. Oysa İslam felsefesinin kurucu babaları olan Farabi ve İbn Rüşd’e baktığımızda, aklın eşyayı anlama çabasının bizzat bir ibadet olduğunu görürüz.</p>



<p>Farabi, &#8220;El-Medinetü&#8217;l-Fazıla&#8221; (Erdemli Şehir) eserinde, toplumun her bir ferdinin bir vücudun organları gibi uyum içinde çalışması gerektiğini anlatır. Bugün &#8220;Nesnelerin İnterneti&#8221; (IoT) ve &#8220;Akıllı Şehirler&#8221; tam da bu organlar arası veri iletişimini kurmaya çalışıyor. Eğer biz Farabi’nin erdemli şehir idealini bugünün veri mimarisiyle birleştiremiyorsak, sorun Farabi’nin teorisinde değil, bizim o teoriyi dijital çağa tercüme edemeyişimizdedir. İslam dünyası, kendi &#8220;dijital erdemli şehrini&#8221; kurmak yerine, Batı’nın kurguladığı algoritmik düzenin içinde sadece &#8220;helal-haram&#8221; filtreleriyle yaşamaya çalışıyor. Bu bir akli duraksamadır. Değişmesi gereken hüküm değil, hükmün hayata geçirilme biçimidir.</p>



<p><strong>2. İbn Sînâ’nın &#8220;Uçan Adamı&#8221; ve Yapay Zekanın &#8220;Ruhu&#8221;</strong></p>



<p>Yapay zeka bugün şiir yazıyor, resim yapıyor ve hatta teşhis koyuyor. Birçokları &#8220;İnsan zekâsı taklit mi ediliyor?&#8221; diye endişe ederken, İbn Sînâ’nın bin yıl önceki &#8220;Uçan Adam&#8221; (El-İnsanü&#8217;l-Havai) deneyi bize ışık tutuyor. İbn Sînâ, insanın tüm duyularından yalıtılmış olsa bile bir &#8220;öz-benliğe&#8221; sahip olduğunu savunur. Yapay zeka ne kadar gelişirse gelişsin, o sadece bir &#8220;veri işleme&#8221; makinesidir; İbn Sînâ’nın işaret ettiği o &#8220;irade&#8221; ve &#8220;benlik&#8221; bilincine sahip değildir.</p>



<p>Müslümanlar olarak yapay zekayı konumlandırırken, onu insanın yerine geçecek bir rakip değil, Allah’ın insana bahşettiği akıl nimetinin bir uzantısı, bir &#8220;hizmetkar&#8221; olarak görmeliyiz. İslam’ın &#8220;eşyada asıl olan mübahlıktır&#8221; kaidesi, yapay zekayı bir tehdit olmaktan çıkarıp bir imkana dönüştürür. Ancak bu imkânın &#8220;ahlaki bir pusula&#8221; ile yönetilmesi gerekir. Batı dünyası bugün yapay zeka etiğini tartışırken &#8220;insan odaklılık&#8221; diyor; İslam ise buna &#8220;fıtrat odaklılık&#8221; ve &#8220;kul hakkı&#8221; boyutunu ekler.</p>



<p><strong>3. Dijital Mahremiyet ve &#8220;Settâr&#8221; İsminin Tecellisi</strong></p>



<p>İslam, &#8220;tecessüsü&#8221; (başkalarının kusurlarını ve gizli hallerini araştırmayı) kesinlikle yasaklamıştır. Bugün ise &#8220;Büyük Veri&#8221; (Big Data), insanın her adımını izleyen, her arzusunu veri setine dönüştüren devasa bir gözetim mekanizmasıdır. Müslümanların mahremiyet algısı, sadece evinin perdesini kapatmakla sınırlı kalamaz.</p>



<p>Veri gizliliği, bugün bir &#8220;iffet&#8221; ve &#8220;emanet&#8221; meselesidir. Kişisel verilerin rıza dışı kullanılması, İslam fıkıh literatüründeki &#8220;gaspedilmiş mal&#8221; veya &#8220;emanete hıyanet&#8221; hükümleriyle doğrudan ilişkilidir. Müslüman toplumu, bu dijital gözetim çağında, &#8220;Settâr&#8221; (ayıpları örten) isminin bir tecellisi olarak, insanın dijital onurunu koruyacak şifreleme teknolojilerini ve hukuk normlarını referanslarından alarak geliştirmelidir.</p>



<p><strong>4. Blokzincir ve Ahde Vefa</strong></p>



<p>Blokzincir (Blockchain) teknolojisi, özünde &#8220;güven&#8221; ve &#8220;şeffaflık&#8221; vaat eder. İslam ticaret hukukunun temeli de &#8220;şahitlik&#8221; ve &#8220;yazılı akit&#8221; üzerine kuruludur. Bakara Suresi 282. ayet borçlanmaların yazılmasını ve şahit tutulmasını emreder. Blokzincir, aslında bu ayetin teknolojik bir tezahürüdür; geri döndürülemez, değiştirilemez ve şeffaf bir kayıt sistemi.</p>



<p>Ancak Müslüman dünyası bu teknolojiyi genellikle &#8220;Bitcoin helal mi, haram mı?&#8221; sığlığına hapsediyor. Oysa asıl mesele, bu teknolojiyi İslam’ın emrettiği &#8220;ahde vefa&#8221; ve &#8220;hilesiz ticaret&#8221; ilkelerini küresel ölçekte tesis etmek için nasıl kullanacağımızdır. Hüküm (dürüstlük ve şahitlik) aynıdır; değişmesi gereken, şahitliğin sadece &#8220;iki erkek şahit&#8221; formundan, &#8220;milyonlarca dijital düğümün onayı&#8221; formuna evrilebileceğini kabul eden fıkhi esnekliktir.</p>



<p><strong>5. Sosyal Medya ve &#8220;Lisan-ı Münasip&#8221;</strong></p>



<p>Dijitalleşmenin en görünür yüzü sosyal medyadır. Burada yaşanan ahlaki erozyon, İslam’ın &#8220;güzel ahlak&#8221; hükümlerinin değiştiği anlamına gelmez. &#8220;Yalan haber&#8221; (dezenformasyon), İslam literatüründeki &#8220;fısk&#8221; ve &#8220;iftira&#8221; kategorisindedir. Bir tweet atarken veya bir gönderiyi paylaşırken Müslüman, &#8220;Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme&#8221; (İsra, 36) uyarısını dijital bir kural (algoritma) olarak zihnine kazımalıdır. Sosyal medya platformlarının kaotik yapısı, Müslüman’ın &#8220;edeb&#8221; ve &#8220;haya&#8221; hükümlerini askıya almasına mazeret olamaz. Değişmesi gereken, sanal alemi &#8220;sorumsuzluk alanı&#8221; olarak gören yanlış dindarlık algısıdır.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Geleceği İnşa Etmek İçin Kökten Beslenmek</strong></h5>



<p>İslam, bir &#8220;müze dini&#8221; değildir. O, her an yeniden nazil oluyormuşçasına taze, her çağı kuşatacak kadar geniştir. Dijitalleşme ve yapay zeka, İslam’ın hükümlerini geçersiz kılmak bir yana, bu hükümlerin ne kadar hayati olduğunu tüm dünyaya kanıtlamaktadır. Silikon Vadisi’nin etik kurullar kurarak aradığı cevaplar, aslında bizim kadim mirasımızda &#8220;Adalet&#8221;, &#8220;Emanet&#8221;, &#8220;İhsan&#8221; ve &#8220;Hikmet&#8221; başlıkları altında bin yıldır beklemektedir.</p>



<p>Müslümanlar olarak dünyanın gelişimine ayak uydurmak, Batı’nın ürettiği teknolojiye sadece &#8220;helal sertifikası&#8221; basmak değildir. Ayak uydurmak; o teknolojinin doğuşundaki ahlaki boşluğu İslam’ın temel referanslarıyla doldurmak, &#8220;Aklın İntiharı&#8221;ndan kurtulup &#8220;Aklın İnşası&#8221;na geçmektir.</p>



<p>Hükümler sabittir: Adalet, dürüstlük, mahremiyet ve merhamet&#8230; Değişmesi gereken; bizim bu hükümleri akıllı telefonların ekranlarından, yapay zekanın işlemcilerinden ve blokzincirin halkalarından dünyaya yeniden haykıracak bir dil inşa etmemizdir. Gelecek, kadim referanslarını moderniteyle sentezleyenlerin, veriyi imanla, teknolojiyi ahlakla yoğuranların olacaktır.</p>



<p>Sonuç olarak, İslam’ın hükümleri modern gelişmelere engel değildir; bilakis bu gelişmelerin vahşi bir sömürü düzenine dönüşmesini engelleyecek yegâne ahlaki sigorta özelliği taşımaktadır. Müslümanların yapması gereken; geleneksel mirası reddetmek veya moderniteye körü körüne teslim olmak değildir.</p>



<p>İhtiyacımız olan şey, İslam’ın sarsılmaz adalet ve ahlak prensiplerini referans alarak, dijital dünyayı bu değerlerle yeniden yorumlamaktır. Bizim sorunumuz &#8220;eskimeyen hükümler&#8221; değil, o hükümleri bugünün kodlarıyla buluşturamayan &#8220;donmuş zihinlerdir&#8221;. Müslüman dünyası, ancak İslam’ın özüne sadık kalarak geleceğin teknolojisine yön verebilir.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dijitallesme-ve-yapay-zeka-caginda-islam-hukmun-sabitligi-alginin-donusumu/">Dijitalleşme ve Yapay Zeka Çağında İslam: Hükmün Sabitliği, Algının Dönüşümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dijitallesme-ve-yapay-zeka-caginda-islam-hukmun-sabitligi-alginin-donusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu’da Savaşlar Niçin Sona Ermeyecek?</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/ortadoguda-savaslar-nicin-sona-ermeyecek/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/ortadoguda-savaslar-nicin-sona-ermeyecek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Hasan Fidan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2026 14:24:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazıya bu soruya açık ve net bir cevap vererek başlayabiliriz: Çoğu kişinin tahmin edeceği şekilde İsrail nedeniyle! Peki niçin İsrail, Ortadoğu’da savaşların sürmesinin ana nedeni olmaya devam edecek? Bu sorunun cevabı da açık ve nettir: İsrail, toprak işgalleriyle büyümeye çalışan bir devlettir; toprak işgali, savaşlar ve çatışmalar demektir. Dolayısıyla İsrail’in Ortadoğu politikası nedeniyle Ortadoğu’da savaşlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/ortadoguda-savaslar-nicin-sona-ermeyecek/">Ortadoğu’da Savaşlar Niçin Sona Ermeyecek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yazıya bu soruya açık ve net bir cevap vererek başlayabiliriz: Çoğu kişinin tahmin edeceği şekilde İsrail nedeniyle! Peki niçin İsrail, Ortadoğu’da savaşların sürmesinin ana nedeni olmaya devam edecek? Bu sorunun cevabı da açık ve nettir: İsrail, toprak işgalleriyle büyümeye çalışan bir devlettir; toprak işgali, savaşlar ve çatışmalar demektir. Dolayısıyla İsrail’in Ortadoğu politikası nedeniyle Ortadoğu’da savaşlar sürecektir. İsrail kuruluşundan itibaren topraklarını genişletmeyi temel amaç olarak benimsemiştir. Bir devletin sınırlarını genişletmeye çalışması, doğrudan savaşların başlamasına neden olur. Örneğin dört yıldır sürmekte olan Rusya-Ukrayna Savaşı, Rusya’nın topraklarını genişletme arzusundan kaynaklanmıştır ve yüzbinlerce Ukraynalı ya da Rus bu uğurda ölmüştür.</p>



<p>İsrail, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yüz milyonlarca Arap’ın yaşadığı bir coğrafyaya Yahudi nüfusu taşıyarak, savaşlar ve sınır işgalleriyle devlet kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle İsrail Devleti’nin kurucusu Ben Gurion, İsrail için “askeri karargâh” ifadesini kullanmıştır. İsrail’de kadınlar da dahil olmak üzere bütün toplum askeri yapının bir parçasıdır. İsrail Devleti ve toplumu, İsrail’in varlığını koruması ve sınırlarını genişletmesi savaş ve silah kullanmak dışında bir stratejiye sahip değildir. İsrail halkının günümüzdeki yüzde onu hariç, geri kalanı savaş ve işgal siyasetini desteklemektedir.</p>



<p>İsrail, Filistin toprakları üzerinde yaşayan Filistinlileri göç ya da öldürülerek, soykırım yoluyla Filistin’den atmayı birinci hedef olarak benimsemektedir. Ancak İsrail Devleti için tek hedef Filistinliler değildir aynı zamanda sınırları etrafında olan Arap devletlerinden toprak alarak sınırlarını genişlemeyi amaçlamaktadır. Bu iki durumu anlamak için İsrail Devleti’nin işgal politikasına ve yöneticilerinin söylemlerine dikkat etmek yeterlidir.</p>



<p>İsrail, 1948’de kurulduğu sırada Birleşmiş Milletler’de alınan iki devletli çözümünü kabul etmiştir. İsrail’in bu kararı kabul etmesinin nedeni, meşruiyetini kazanmak ve sonrasında sınırlarını genişletmektir; ki böyle olmuştur. 1967 Altı Gün Savaşı’yla İsrail, Mısır, Suriye, Ürdün’den toprak alarak sınırlarını genişletmiştir. İsrail’de 1970’lerin sonuna kadar iktidarda olan yöneticileri, sol Siyonizmden gelen ve uluslararası meşruiyet arayan kişiler olarak kabul edilmişlerdir. Fakta bu algı yanıltıcıdır. Sol ya da sağ, bütün Siyonistler toprak işgaline dayalı bir anlayışa sahiptir. Sol Siyonizmin iktidarda olduğu yıllarda İsrail hapishaneleri, Filistinlilere yönelik sistematik işkencenin yapıldığı yerler olmuştur.</p>



<p>Siyonistlerin ortak ideali olan, “Büyük İsrail” hedefi, Nazi Almayası’nın Lebensraum (Yaşam Alanı) doktrini ile önemli ölçüde benzeşmektedir. “Büyük İsrail” hedefi İsrail’in kurulmasından itibaren benimsenen bir hedeftir. Ben Gurion 1948’deki açıklaması nihai hedefe ilişkin fikir vermektedir: “Siyonist talepler, Güney Lübnan, Güney Suriye, bugünkü Ürdün, Şeria’nın Batısı ve Sina’yı içermektedir”. Ünlü İsrailli General ve devlet adamı Moşe Dayan, Ben Gurion’un izinden giderek, İsrail işgali altındaki Suriye toprağı Golan Tepeleri’nde 1968 yılında İsrailli askerler şu şekilde hitap etmiştir: “Babalarımız bölünme planında belirtilen sınırlara ulaşmışlardı. Altı Gün Savaşı kuşağı Süveyş, Ürdün ve Golan Tepelerine ulaşmayı başardı. Burada bitmiyor. Şu andaki ateşkes hattından sonra yenileri olacak. Bunlar Ürdün’ün ötesine, Lübnan’a, hatta Orta Suriye’ye kadar uzanacak”. Makul ve ılımlı olarak sunulan İsrail yöneticileri bu sözleri sarf etmişler ve toprak işgalleriyle sınırlarını genişletmişlerdir.</p>



<p>Günümüzde ise bu tablo daha radikal bir hal almıştır. İsrail ana muhalefetinin önde gelen üyelerinden, iki devletli çözüm yanlısı ve ılımlı olarak kamuoyuna sunulan Yair Lapid’in değerlendirmeleri, İsrail’deki günümüz radikalizmini açıklamaktadır: “Bu pratik değerlendirmelerin ötesinde, İsrail toprakları üzerindeki tapumuzun Tavrat olduğuna ve sınırların o sınırlara dönmesi gerektiğine inanıyorum. Yani prensipte Büyük İsrail daha geniş mi? Prensipte, İsrail’in güvenlik sınırları ve İsrail devletinin politikası çerçevesinde mümkün olduğu kadar büyük ve geniş bir İsrail’dir”.</p>



<p>Günümüz İsrail hükümeti ise İsrail tarihinin en radikal sağcı ve ırkçı hükümeti olarak kabul edilmektedir. İsrail Başbakan Netanyahu ve iktidar ortakları Ben Gvir ve Smotrich “Büyük İsrail” vizyonuna bağlı olduklarını dile getirmişlerdir. Netanyahu ve diğer radikal siyasetçiler, Nisan 2026 tarihinde İsrail’in Güney Lübnan’ı, Suriye’nin güneyini, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı ilhak edeceğini açıklamışlardır. İsrail’in İran ile olan savaş esnasında Güney Lübnan’a yönelik kara harekâtı ve sivil Lübnanlılara yönelik saldırıları, Güney Lübnan’ı ilhak etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu bölgede Hizbullah silahlarını teslim etse dahi İsrail işgali sürecektir çünkü İsrail devletinin kurucu düşüncesi sınırlarını işgaller yoluyla genişletmeye dayalıdır.</p>



<p>İsrail, bölgede yer alan Arap devletlerini iç savaşlar ve iç karışıklıklar yoluyla zayıflatarak parçalamayı amaçlamaktadır. İsrail’in en önemli stratejilerinde biri, bölgede iç çatışma ve kaosun sürmesidir. Bölgede meydana gelen her iç çatışma, İsrailli yöneticiler tarafından İsrail’in çıkarlarına katkı olarak yorumlanmaktadır. Bu bakış açısını sistematik bir şekilde yazıya döken metinlerden biri Yinon Planı’dır. Bu plana göre, Arap devletleri içindeki çatışmalar desteklenerek, Arap Devletlerinin parçalanması amaçlanmaktadır. Planı kaleme alan İsrailli yetkili Oded Yinon, her Arap çatışmasının İsrail’in çıkarına katkı sağlayacağını ileri sürmüştür. İngiliz yazar Ben Judah da Oded Yinon ile aynı düşüncededir: “İsrail, sınırlarındaki kaosu memnuniyetle karşılıyor”.</p>



<p>Özetle, İsrail devletinin doğası sınırları genişletmeye, işgale ve savaşa dayalıdır. İsrail toplumunun yüzde onu hariç, geri kalanı militarize olmuştur, savaş ve işgal politikasını sürdürmekten yanadır. İsrail’in askeri üstünlüğüne ve ABD desteğine dayanarak sınırlarını Lübnan, Suriye ve Mısır’a doğru genişletmeye çalışacağı aşikardır. İsrail’in topraklarını genişletme stratejisi nedeniyle, bundan sonraki yıllarda Ortadoğu’da İsrail kaynaklı savaşlar sürecektir.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/ortadoguda-savaslar-nicin-sona-ermeyecek/">Ortadoğu’da Savaşlar Niçin Sona Ermeyecek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/ortadoguda-savaslar-nicin-sona-ermeyecek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 14:26:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2833</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kriz bölgelerinde yaşananları belgelemek ve toplumsal hafızayı korumak amacıyla faaliyet gösteren Dijital Hafıza Merkezi, yeni bir röportaj çalışmasını kamuoyuyla paylaştı. 2021 yılında farklı disiplinlerden araştırmacılar, teknoloji uzmanları, akademisyenler ve aktivistlerin bir araya gelmesiyle kurulan merkez; kriz bölgelerinin hafızasını kayıt altına almayı ve bu tanıklıkları gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor. Bu kapsamda yürütülen sözlü tarih çalışmaları çerçevesinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/">Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kriz bölgelerinde yaşananları belgelemek ve toplumsal hafızayı korumak amacıyla faaliyet gösteren Dijital Hafıza Merkezi, yeni bir röportaj çalışmasını kamuoyuyla paylaştı.</p>



<p>2021 yılında farklı disiplinlerden araştırmacılar, teknoloji uzmanları, akademisyenler ve aktivistlerin bir araya gelmesiyle kurulan merkez; kriz bölgelerinin hafızasını kayıt altına almayı ve bu tanıklıkları gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor.</p>



<p>Bu kapsamda yürütülen sözlü tarih çalışmaları çerçevesinde “Türkistan’dan İstanbul’a” adlı yeni bir röportaj serisine başlandı. Serinin ilk bölümünde Abdülahad Hafız, Doğu Türkistan’dan İstanbul’a uzanan hayat hikayesini anlattı.</p>



<p>Proje, hayat hikâyeleri üzerinden yok edilmeye çalışılan kültürel değerleri ve toplumsal hafızayı görünür kılmayı amaçlıyor.</p>



<p>Röportajda Abdülahad Hafız, Doğu Türkistan meselesine ilişkin, “biz Çin’den toprak istemiyoruz; bizim toprağımız Çin toprağı değil, işgal edilmiş toprak” ifadelerini kullanarak, yaşananları bir hak ve dava meselesi olarak gördüğünü vurguladı.</p>



<p>Hafız’ın anlatımı; acı, hasret ve uzun yıllara yayılan bir mücadelenin izlerini taşırken, yalnızca bireysel bir hicret hikâyesi değil, aynı zamanda vatanından ayrı düşmüş Uygurların kolektif hafızasına ve süregelen mücadelesine de ışık tutuyor.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Türkistan&#039;dan İstanbul&#039;a: Bitmeyen Bir Hicret ve Sadakat Öyküsü | Abdülahad Hafız" width="696" height="392" src="https://www.youtube.com/embed/2tvgqEyy4jc?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/">Doğu Türkistan’dan İstanbul’a Bir Hayat Hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/dogu-turkistandan-istanbula-bir-hayat-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail&#8217;in Filistinli Mahkumlara Yönelik İdam Cezası Yasası</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israilin-filistinli-mahkumlara-yonelik-idam-cezasi-yasasi/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israilin-filistinli-mahkumlara-yonelik-idam-cezasi-yasasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Maide Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 14:10:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2829</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hukuk, İnsan Hakları ve Siyaset Üzerine Bir Değerlendirme İsrail Meclisi (Knesset), 31 Mart 2026&#8217;da tarihi bir adım attı: 62&#8217;ye karşı 48 oyla, ağırlıklı olarak Filistinli mahkumları hedef alan bir idam cezası yasasını kabul etti. Aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi&#8217;nin öncülüğünde hazırlanan bu yasa; hukuki güvenceleri törpüleyen, gardiyanlar için cezai dokunulmazlık öngören ve askeri mahkemelere idam [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israilin-filistinli-mahkumlara-yonelik-idam-cezasi-yasasi/">İsrail&#8217;in Filistinli Mahkumlara Yönelik İdam Cezası Yasası</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h5 class="wp-block-heading"><strong>Hukuk, İnsan Hakları ve Siyaset Üzerine Bir Değerlendirme</strong></h5>



<p>İsrail Meclisi (Knesset), 31 Mart 2026&#8217;da tarihi bir adım attı: 62&#8217;ye karşı 48 oyla, ağırlıklı olarak Filistinli mahkumları hedef alan bir idam cezası yasasını kabul etti. Aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi&#8217;nin öncülüğünde hazırlanan bu yasa; hukuki güvenceleri törpüleyen, gardiyanlar için cezai dokunulmazlık öngören ve askeri mahkemelere idam yetkisi tanıyan maddeler içeriyor. Uluslararası hukuk, insan hakları standartları ve bölgesel siyaset açısından son derece ciddi kaygılara kapı aralayan bu düzenleme, kısa sürede küresel gündemin merkezine oturdu.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Bir Kırılma Noktası</strong></h5>



<p>İsrail tarihine bakıldığında, sivil hukukta idam cezasının neredeyse hiç uygulanmadığı görülür. Bu alandaki tek gerçek emsal, 1962&#8217;de Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann&#8217;ın idamıdır. Tam da bu geçmişe karşın Knesset&#8217;ten geçen yasa, köklü ve tartışmalı bir değişimi simgeliyor. 7 Ekim 2023 saldırılarının siyasi atmosferi derinden sarstığı, aşırı sağın koalisyon içindeki ağırlığının belirgin biçimde arttığı bir dönemde bu engel aşılabilir hale geldi.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Yasanın İçeriği</strong></h5>



<p>Yasa, bir dizi dikkat çekici hüküm barındırıyor. İnfaz yöntemi olarak asılma benimseniyor; bunu gerçekleştiren gardiyanlar ise kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlıkla korunuyor. Daha önce zorunlu tutulan oybirliği şartı kaldırılmış, idam kararı artık basit çoğunlukla alınabilir hale getirilmiştir. Savcılık talebi de artık ön koşul değil. Batı Şeria&#8217;daki Filistinlileri yargılayan askeri mahkemeler bu yetkiyle donatılırken af ve temyiz yollarının önü tamamen kapandı. Yasada idam gerekçesi olarak şu ifade yer alıyor: &#8220;İsrail&#8217;in varlığını inkar etme amacıyla bir İsrailli ya da burada yaşayan birini öldürmek.&#8221; Son derece muğlak bir tanım.</p>



<p>Yasa her ne kadar tarafsız bir dille kaleme alınmış olsa da hedef kitlesi konusunda en küçük bir muğlaklık yok. Bunu en açık biçimde ifade eden, yasanın mimarlarından Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir&#8217;in kabul oylamasının hemen ardından meclis kürsüsünden ettiği sözler oldu:&nbsp;<em>&#8220;Teröristleri idam edelim, mümkün olduğunca fazla.&#8221;</em>&nbsp;Ben-Gvir bu sözleri şampanya açarak kutladı.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Uluslararası Hukukla Çelişki</strong></h5>



<p>Bu yasa, İsrail&#8217;in taraf olduğu birden fazla uluslararası belgeyle doğrudan çelişiyor.</p>



<p><strong>Dördüncü Cenevre Sözleşmesi</strong>, işgal altındaki topraklardaki sivillere ve mahkumlara insancıl muamele edilmesini emreder; keyfi infazları ise açıkça yasaklar. Askeri mahkemelerin idam yetkisiyle donatılması, bu çerçevede özellikle sorunlu bir nokta olarak öne çıkıyor.</p>



<p><strong>Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi&#8217;nin (ICCPR) 6. maddesi</strong>&nbsp;ise idam cezasını yalnızca en ağır suçlarla sınırlandırıyor ve eksiksiz adil yargılanma güvencelerini zorunlu kılıyor. Söz konusu yasa, bu iki standardı da fiilen işlevsiz bırakıyor.</p>



<p>Bir de arka plandaki hukuki süreç var: Güney Afrika&#8217;nın Uluslararası Adalet Divanı&#8217;na (UAD) taşıdığı soykırım davası. UAD&#8217;nin yürürlükteki koruyucu tedbir kararları, İsrail&#8217;den Filistinlilere yönelik zararlı eylemleri sınırlandırmasını talep ediyor. Bu bağlamda idam kapsamının genişletilmesi, söz konusu geçici tedbirlerle açıkça çelişiyor ve dava sürecini doğrudan etkileyebilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Cezaevlerindeki Tablo</strong></h5>



<p>Yasa, endişe verici bir ortamda hayata geçiyor. İnsan hakları örgütleri, Filistinli tutukluların sistematik işkenceye ve tıbbi ihmalin yol açtığı ölümlere maruz kaldığını belgelemiş durumda. Ben-Gvir&#8217;in Ulusal Güvenlik Bakanlığı görevine başladığı 7 Ekim 2023&#8217;ten bu yana İsrail cezaevlerinde 89 Filistinli hayatını kaybetti. Gardiyanlar için cezai dokunulmazlık getiren ve temyiz yollarını kapatan bu yasa, zaten sorunlu olan hesap verebilirlik tablosuna yeni güvensizlik katmanları ekliyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Uluslararası Tepkiler</strong></h5>



<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Avrupa Birliği yetkilileri, tasarıya önceden itirazlarını dile getirmişti. Ne var ki bu sesler Ben-Gvir tarafından reddedilmekle kalmadı, aşırı sağcı söylem içinde birer provokasyon unsuru olarak araçsallaştırıldı. Bu tutum, Netanyahu hükümetinin Batılı insan hakları kurumlarına karşı sergilediği giderek belirginleşen reddedici tavrın yeni bir halkası.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Siyasi Yansımalar</strong></h5>



<p>Yasanın onaylanması, Netanyahu koalisyonunun iç dinamiklerini çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor: Aşırı sağcı ortakları memnun etmek için hukuki normlar feda ediliyor. 62&#8217;ye karşı 48&#8217;lik bu tablo, yalnızca koalisyonun değil, meclisteki geniş bir çoğunluğun iradesini yansıtıyor.</p>



<p>Bölgesel sonuçlar da az değil. Yasa, İsrail&#8217;in uluslararası meşruiyet kaybını derinleştiriyor; Abraham Anlaşmaları çerçevesinde normalleşme sağlayan ülkeleri bile zor bir konuma sokuyor. Müzakere cephesinde ise Hamas&#8217;ın esir takası görüşmelerini sürdürmesi siyasi açıdan giderek güçleşiyor. Öte yandan iki devletli çözümü savunmak da her geçen gün daha inandırıcısız bir hal alıyor. Filistin Yönetimi ise bu düzenlemeyi müzakere masasından çekilmek için uluslararası kamuoyuna kabul ettirilebilecek somut bir gerekçe olarak elinde tutuyor.</p>



<h5 class="wp-block-heading"><strong>Sonuç</strong></h5>



<p>İsrail&#8217;in idam cezası yasası; hukuki gerilemeyi, derin insan hakları kaygılarını ve bölgesel istikrarsızlaşma riskini tek bir metinde somutlaştırıyor. Uluslararası insancıl hukukla çelişkisi tartışma götürmez; usul güvencelerini törpüleyen düzenlemeler ise sistematik istismarın zeminini döşüyor.</p>



<p>Asıl soru şu: Uluslararası toplum bu yasaya nasıl yanıt verecek? Bu yanıt, uluslararası hukukun gerçekten evrensel bağlayıcılığa sahip olup olmadığını ya da bu ilkelerin stratejik çıkarlara göre seçici biçimde uygulanıp uygulanmadığını bir kez daha sınayacak. BM organlarının, AB&#8217;nin ve ilgili devletlerin önümüzdeki haftalardaki tutumu, bu soruya verilecek en somut cevap olacak.</p>



<p></p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israilin-filistinli-mahkumlara-yonelik-idam-cezasi-yasasi/">İsrail&#8217;in Filistinli Mahkumlara Yönelik İdam Cezası Yasası</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/israilin-filistinli-mahkumlara-yonelik-idam-cezasi-yasasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 09:04:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiği iki haftadan uzun süredir kesintiye uğramış durumda. Bazı gemilere saldırılar düzenlendi, diğerleri ise geçiş riskini almak istemediği için boğazın iki ucunda bekliyor. Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurdu. Boğaz, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin küresel pazarlara açılan ana kapısıdır. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si ve küresel sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiği iki haftadan uzun süredir kesintiye uğramış durumda. Bazı gemilere saldırılar düzenlendi, diğerleri ise geçiş riskini almak istemediği için boğazın iki ucunda bekliyor.</p>



<p>Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurdu. Boğaz, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin küresel pazarlara açılan ana kapısıdır. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si ve küresel sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) neredeyse beşte biri buradan geçmektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı, dünyanın en stratejik deniz geçitlerinden biridir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Enerji Ticaretindeki Kesinti</strong></h3>



<p>İran’ın boğazı kapatma girişimlerinin ardından, Katar Enerji, Shell, Kuveyt Petrol Şirketi ve Bahreyn Petrol Şirketi gibi pek çok enerji firması mücbir sebep ilan etti. Bu durum, Körfez bölgesinde petrol ve doğal gaz üretimi tarihinde benzeri görülmemiş bir gelişmedir.</p>



<p>Dünyanın altıncı büyük petrol üreticisi olan Irak, ihracatının büyük kısmı bu boğazdan geçtiği için Basra’daki üretimini %70 oranında azaltarak günlük 3,3 milyon varilden 900 bin varile düşürmek zorunda kaldı. Türkiye’ye uzanan boru hattı üzerinden günlük 170 bin varil ihracat ise bu kaybı telafi etmekten uzak.</p>



<p>Mart başında, dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan, günlük 550 bin varil işleme kapasitesine sahip en büyük tesisi olan Ras Tanura rafinerisini kapattı. Riyad, petrolün bir kısmını Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Doğu-Batı boru hattını kullanarak boğazı aşmayı başarsa da Asya’ya yapılan arzı azaltmak zorunda kaldı.</p>



<p>Birleşik Arap Emirlikleri de en büyük rafinerisini kapatarak petrolü boru hatları üzerinden ihraç etmeye yöneldi.</p>



<p>Bu gelişmeler sonucunda petrol fiyatları varil başına yaklaşık 120 dolara yükseldi.</p>



<p>LNG sektörü de ciddi zarar gördü. Dünyanın ikinci büyük LNG ihracatçısı Katar üretimi durdurmak zorunda kalırken, BAE’nin gaz üretimi de aksadı. Bu durum özellikle Asya ülkelerini ağır şekilde etkiledi.</p>



<p>Katar ve BAE, Çin’in LNG ithalatının %30’unu, Hindistan’ın %53’ünü, Bangladeş’in %72’sini ve Güney Kore’nin %14’ünü karşılamaktadır.</p>



<p>Bu kesintiler küresel piyasalarda fiyat şoklarına yol açtı. İngiltere’de toptan gaz fiyatları iki katından fazla arttı, Hollanda’da %24 yükseldi ve Asya LNG fiyatları Mart başında yaklaşık %39 sıçradı.</p>



<p>Enerji fiyatlarındaki bu artış, dünya genelinde hanehalkı ve sanayi üzerinde olumsuz etki yaratarak enflasyonu artıracaktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Uluslararası Hukukun Olası İhlali</strong></h3>



<p>Uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ile düzenlenmiştir. 38. maddeye göre gemi ve uçaklar transit geçiş hakkına sahiptir. 44. madde ise kıyı devletlerinin bu geçişi engelleyemeyeceğini belirtir.</p>



<p>İran gibi bazı ülkeler UNCLOS’a taraf olmasa da, bu kuralların önemli bir kısmı teamül hukuku niteliği taşır ve tüm devletler için bağlayıcıdır.</p>



<p>1949 tarihli Corfu Channel davasında Uluslararası Adalet Divanı, devletlerin uluslararası boğazlardan zararsız geçiş hakkına sahip olduğunu açıkça ifade etmiştir.</p>



<p>Silahlı çatışma durumlarında dahi deniz hukuku, tarafsız gemilerin bu tür boğazlardan geçişini korur. 1994 tarihli San Remo Kılavuzu da bu ilkeyi teyit etmektedir.</p>



<p>Bu çerçevede, İran’ın ticari gemileri hedef alması veya geçişi engellemesi uluslararası yükümlülüklerini ihlal edebilir ve hukuka aykırı bir fiil teşkil edebilir. Bu durumda etkilenen devletler, ihlalin durdurulmasını, tekrarının önlenmesini ve ekonomik zararların tazminini talep edebilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a> <strong>Acil Müdahale Gerekliliği</strong></h3>



<p>Uluslararası toplum, Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer özgürlüğünü korumak için sorumluluk üstlenmelidir. Çünkü bu kriz, enerji güvenliğini ve küresel piyasa istikrarını doğrudan etkilemektedir.</p>



<p>Özellikle en çok etkilenen Asya ülkeleri daha güçlü bir tutum sergilemelidir. İran ile yakın ilişkileri olan Çin gibi ülkeler, uluslararası hukuka uyulması için baskı yapmalıdır.</p>



<p>KİK ülkeleri ise riskleri azaltmak için alternatif ihracat yollarını hızlandırmalıdır. Basra Körfezi’ni bypass edecek ve üreticileri doğrudan Umman Denizi veya Kızıldeniz’e bağlayacak boru hatları bu anlamda kritik öneme sahiptir.</p>



<p>Ayrıca, 2023 Aralık ayında Doha’da kabul edilen bölgesel güvenlik vizyonu kapsamında enerji altyapısını koruyacak özel bir güvenlik gücü kurulmalıdır.</p>



<p>Hürmüz Boğazı sadece bölgesel bir gerilim noktası değil, küresel enerji ticaretinin ana arterlerinden biridir. Boğazın kapatılması ya da askerileştirilmesi, dünya genelinde enerji arzında şoklara ve ekonomik dalgalanmalara yol açar.</p>



<p>Uluslararası hukuk, bu tür boğazların açık kalmasını zorunlu kılar. Bu ilkenin korunması, hem küresel enerji güvenliği hem de uluslararası ticaret düzeninin sürdürülebilirliği açısından hayati önem taşımaktadır.</p>



<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.aljazeera.com/opinions/2026/3/25/irans-closure-of-the-strait-of-hormuz-is-an-international-crisis">https://www.aljazeera.com/opinions/2026/3/25/irans-closure-of-the-strait-of-hormuz-is-an-international-crisis</a></p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Uluslararası Bir Krizdir</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/iranin-hurmuz-bogazini-kapatmasi-uluslararasi-bir-krizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Düşüncesinde Teolojik Atomizasyon ve Sosyal Felç</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/islam-dusuncesinde-teolojik-atomizasyon-ve-sosyal-felc/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/islam-dusuncesinde-teolojik-atomizasyon-ve-sosyal-felc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Erat]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 12:23:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSLAM DÜNYASI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2817</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Emevi Pragmatizmi, Tasavvufi Pasifizm ve Gazali Sonrası Akli İnhitat- Bu çalışma, İslam teolojisinin geçirdiği tarihsel dönüşümü; dinin toplumsal bir ıslah projesinden, bireysel bir mistisizm ve siyasi bir itaat aygıtına evrilmesini eleştirel bir perspektifle incelemektedir. Analizimiz, Emevi saltanatının meşruiyet devşirme stratejileriyle başlar; hadis uydurma faaliyetlerinin &#8220;itaat kültürü&#8221; inşasındaki rolünü irdeler. Ardından, tasavvufun bir &#8220;zühd&#8221; hareketi olarak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/islam-dusuncesinde-teolojik-atomizasyon-ve-sosyal-felc/">İslam Düşüncesinde Teolojik Atomizasyon ve Sosyal Felç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>-Emevi Pragmatizmi, Tasavvufi Pasifizm ve Gazali Sonrası Akli İnhitat-</strong></p>



<p>Bu çalışma, İslam teolojisinin geçirdiği tarihsel dönüşümü; dinin toplumsal bir ıslah projesinden, bireysel bir mistisizm ve siyasi bir itaat aygıtına evrilmesini eleştirel bir perspektifle incelemektedir.</p>



<p>Analizimiz, Emevi saltanatının meşruiyet devşirme stratejileriyle başlar; hadis uydurma faaliyetlerinin &#8220;itaat kültürü&#8221; inşasındaki rolünü irdeler. Ardından, tasavvufun bir &#8220;zühd&#8221; hareketi olarak başlayıp nasıl bir &#8220;asosyallik fabrikasına&#8221; dönüştüğünü ve tarikat yapılarının bireyi toplumsal bir özne olmaktan çıkarıp metafizik bir nesneye indirgediğini tartışır. Son olarak, İmam Gazali’nin epistemolojik müdahalesiyle akli eleştirinin nasıl bir &#8220;ilahiyat suçu&#8221; haline getirildiğini ve bu sürecin doğurduğu, dış dünyaya kör, sorgulama yetisi iğdiş edilmiş insan tipolojisini anatomize eder.</p>



<p>İslam’ın nüzul süreci, statik bir inanç manzumesinden ziyade; kabile asabiyetini kıran, ekonomik adaletsizliği hedef alan ve &#8220;insan&#8221;ı yeryüzünde bilinçli bir fail (fail-i muhtar) olarak konumlandıran dinamik bir devrimdir. Müslümanların cahiliye dönemi olarak nitelendirdiği zamanın dikey hiyerarşisi ve kan bağına dayalı tahakküm mekanizması, nüzul süreciyle birlikte yerini yatay bir eşitlik zeminine bırakmıştır. İslam, bireyi kabilenin anonim bir parçası olmaktan çıkarıp, doğrudan Allah karşısında ve toplum nezdinde müstakil bir &#8220;şahsiyet&#8221; olarak inşa etmiştir. Bu durum, insanın toplumsal bir varlık olarak yeniden tanımlanmasını sağlamış; onu kabile çıkarlarının kölesi olmaktan kurtararak evrensel ahlaki ilkelerin savunucusu kılmıştır.</p>



<p>İslam’ın insanı &#8220;fail-i muhtar&#8221; (seçme ve eylemde bulunma yetisine sahip özne) olarak konumlandırması, onu pasif bir kader mahkûmu olmaktan çıkarır. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in &#8220;Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez&#8221; (Ra&#8217;d, 11) ilkesi, toplumsal değişimin motor gücü olarak insan iradesini işaret eder. Bu durum, mümini doğaya, topluma ve siyasi otoriteye karşı &#8220;sorumlu bir denetçi&#8221; haline getirir. İnsan, yeryüzünün imarından ve adaletin ikamesinden doğrudan mesul olan, sorgulayan ve eyleme geçen dinamik bir unsurdur.</p>



<p>Ancak bu dinamizm, ilerleyen süreçlerde—özellikle saltanat rejimlerinin tahkimiyle—yerini &#8220;teslimiyetçi bir durağanlığa&#8221; bırakacaktır. Din, hayatın kalbindeki bu devrimci ruhundan koparılarak, iktidarların elinde toplumsal uyuşmayı sağlayan bir afyona dönüştürülme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dinin başlangıcındaki bu &#8220;yatay&#8221; (toplumsal/etik) düzlemi, tarihsel süreç içerisinde iktidar odakları ve mistik ekoller tarafından sistematik bir biçimde tasfiye edilmiştir. Din, hayatın kalbinden sökülüp &#8220;gökyüzüne hapsedilmiş&#8221;; insan ise kainatla ve toplumla kurduğu organik bağı kopararak, sadece dikey bir huşu içerisinde kaybolan, toplumsal sorumluluklarından arındırılmış bir &#8220;mekanizmaya&#8221; dönüştürülmüştür.</p>



<p>Emevi hanedanının iktidara gelişi, İslam toplumunda sadece bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda dinin algılanış biçiminde radikal bir ontolojik kaymadır. Kabile asabiyetini kutsal bir kılıf altında yeniden canlandıran Emevi elitleri, kendi siyasi varlıklarını sarsılmaz kılmak için teolojiyi bir &#8220;savunma kalkanı&#8221; olarak kullanmışlardır. Bu süreçte en büyük kurban, İslam’ın adalet ve liyakat eksenli toplumsal sözleşmesidir.</p>



<p>Emevi sarayları, kendi ideolojilerini Hz. Peygamber’in lisanıyla meşrulaştırmak adına devasa bir &#8220;hadis uydurma&#8221; mekanizması kurmuştur. Bu faaliyetler iki temel amaca hizmet etmiştir:</p>



<p><strong>Mutlak İtaatin Teolojik İnşası:</strong> &#8220;Zalim de olsa emire itaat edin&#8221; temalı uydurma rivayetler, toplumsal muhalefetin önünü kesmek için kurumsallaştırılmıştır. Bu durum, Müslüman zihninde &#8220;zalime karşı çıkma&#8221; refleksini &#8220;dine karşı gelme&#8221; korkusuyla bastırmıştır.</p>



<p><strong>Cebriye ve Kader Mahkumiyeti:</strong> Emeviler, yaptıkları zulümleri &#8220;Allah’ın takdiri&#8221; olarak sunan Cebriye ekolünü himaye etmişlerdir. Eğer her şey önceden yazılmışsa, hükümdarın zulmü de ilahi bir senaryodur ve buna direnmek tanrısal iradeye kafa tutmaktır. Bu anlayış, insanı toplumsal bir aktör olmaktan çıkarıp, kaderin rüzgarında savrulan cansız bir yaprağa dönüştürmüştür.</p>



<p>Emevi pragmatizmi, dini hayatın içinden çekip metafizik bir soyutluğa itmiştir. Halkın yoksulluğu, sarayın şatafatı ve toplumsal sınıflaşma tartışılmaz hale getirilirken; din, sadece ahiret saadetine odaklanan, dünyevi adalet arayışını ise &#8220;fitne&#8221; olarak niteleyen bir yapıya büründürülmüştür. Böylece mümin, yeryüzündeki haksızlığı düzeltmekle mükellef bir &#8220;halife&#8221; değil, gökyüzündeki otoriteye teslimiyetini dünyadaki gölgesine (iktidar sahipleri) rüku ederek kanıtlayan bir &#8220;tebaa&#8221; haline gelmiştir. Bu çabaların en önemli araçlarından biri de hiç şüphesiz yozlaştırılmış tasavvuf kültürü olmuştur.</p>



<p>Tasavvuf, MS 8. yüzyılda Emevi ve Abbasi aristokrasisinin dünyevileşmesine bir itiraz olarak &#8220;zühd&#8221; (çilecilik) şeklinde başlamıştır. Ancak bu soylu itiraz, zamanla &#8220;dünyadan el çekme&#8221; idealini aşırılığa taşıyarak, insanı toplumsal yükümlülüklerinden istifa ettiren bir &#8220;mistik gettolaşmaya&#8221; evrilmiştir. 12. yüzyıl itibarıyla kurumsallaşan tarikatlar, dini düşüncenin sömürüldüğü yeni bir iktidar alanı yaratmıştır.</p>



<p>Tasavvufun merkezi haline getirilen tarikatlar, müridi &#8220;insan-ı kamil&#8221; yapma vaadiyle aslında onu toplumsal bir &#8220;hiçliğe&#8221; sürüklemiştir. &#8220;Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır&#8221; düsturu, bireyin rasyonel karar alma mekanizmasını felç etmiştir. Bu durumu genelde iki başlık altında ele almak mümkündür.</p>



<p><strong>İradenin Gasbı:</strong> Mürid, mürşidinin elinde &#8220;meyyit&#8221; (ölü) gibi olmalıdır. Bu mutlak teslimiyet, bireyin kendi hayatı, toplumu ve kainat üzerinde düşünmesini engellemiş; onu sadece bir otoriteye bağlı, dış dünyaya kapalı bir otomat haline getirmiştir.</p>



<p><strong>Manevi Sömürü:</strong> Din, bir ahlak ve aksiyon disiplini olmaktan çıkıp; rüyalar, kerametler ve metafizik hezeyanlar silsilesine dönüşmüştür. Tarikatlar, insanların manevi ihtiyaçlarını sömürerek onları gerçek dünyadaki üretim ve adalet mekanizmalarından koparmış, &#8220;asosyal müminler&#8221; ordusu yaratmıştır.</p>



<p>Tasavvufi düşüncenin bir kolu, dünyayı &#8220;leş&#8221; veya &#8220;imtihan alanı&#8221; olarak görerek doğaya ve çevreye karşı derin bir ilgisizliği körüklemiştir. Allah ile kurulan bağın sadece &#8220;kalp&#8221; seviyesine indirilmesi, tabiat, diğer canlılar ve bilim dış dünyayı önemsizleştirmiştir. Bu durum, ekolojik bir duyarsızlığı ve bilimsel merakın sönümlenmesini beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak Allah ile irtibatı olduğunu iddia eden ama komşusunun açlığından, doğanın tahribinden veya bilimin ilerleyişinden bihaber bir kitle olmuştur.</p>



<p>İnsanın kalbi ile aklının mükemmel uyumuna hitap eden İslam dini İmam Gazali’nin akli eleştirinin tasviyesi ile yeniden evrilmeye başlamıştır. İslam düşünce tarihinin en ağır darbesi, İmam Gazali’nin felsefe ve akıl yürütmeye karşı başlattığı bu sistematik savaştır. Gazali, hakikatin akılla bulunamayacağını, aklın sadece yanılgı üreteceğini savunarak; sezgiyi ve vahyin lafzi yorumunu tek meşru kaynak ilan etmiştir. Bu hamle, İslam dünyasında &#8220;düşüncenin intiharı&#8221; olarak düşünülmelidir. Vahyin birçok mesajı ile bağdaşmayan bu deformasyon süreci, İslam düşünce ve yaşayış biçimini zihinsel hayattan çıkarmış ve zamanla oluşan şekilci yozlaşmanın başlangıcını oluşturmuştur.</p>



<p>Gazali’nin sistemleştirdiği bu düşünce yapısı, dini kurumları ve kişileri dokunulmaz kılmıştır. Masum ve mistik öğretiler ile süslenen bu düşünce akımı islamda toplumsal hayatı felç etmiş ve dini sadece ahirete endeksli bir yapıya dönüştürmeye başlamıştır. İmam Gazali’nin öğretilerini en temelde iki başlık altında toplayabiliriz.</p>



<p><strong>Sorgulamanın Yasaklanması:</strong> Gazali sonrası iklimde, dini otoritelerin görüşleri &#8220;eleştirilemez&#8221; kabul edilmiştir. Yanlışı sorgulayan kişi &#8220;zındıklık&#8221; veya &#8220;ehl-i bid&#8217;at&#8221; olmakla suçlanmıştır. Bu, toplumun denetim mekanizmasını yok etmiş; dini liderlerin her türlü hatasının &#8220;hikmet&#8221; perdesi altında meşrulaşmasına yol açmıştır.</p>



<p><strong>İlliyetin (Nedenselliğin) Reddi:</strong> Gazali’nin ateşin pamuğu yakmasında bile bir neden-sonuç ilişkisi olmadığını, her an Allah’ın doğrudan müdahalesi olduğunu savunması (Okazyonalizm), bilimsel düşüncenin köküne dinamit koymuştur. Doğa olaylarını sorgulamayan, her şeyi &#8220;mucize&#8221; veya &#8220;anlık irade&#8221; ile açıklayan bu çarpık ve hastalıklı zihin yapısı, insanın doğaya hükmetme ve onu anlama yetisini kaybedilmesine neden olmuştur.</p>



<p>Bu epistemolojik yıkım, &#8220;taklit&#8221; (otoriteye körü körüne bağlılık) kültürünü tek geçerli yol haline getirmiştir. İnsanlar, duydukları her rivayeti, her menkıbeyi ve her otorite sözünü aklın süzgecinden geçirmeden kabul etmeye başlamışlardır. Bu durum, dini bilginin kalitesini düşürmüş, hurafe ve batıl inançların İslam’ın özü gibi algılanmasına neden olmuştur. Uzun yıllar devam eden bu yıkımın günümüzdeki temsilcileri ise hiç şüphesiz tarikatlardır. Kitle iletişim araçları ile toplumun akıl ve ruh sağlığını bozarak, sadece kendilerine maddi bir çıkar kapısı “kullar” yaratmaya çalışan Batı destekli tarikatların, İslam dininin genel hükümleri ile dahi bağdaşmayan, akla ve mantığa aykırı fetvaları, insanları halis bir mümin olmaktan çıkarıp bir partizan haline getirmiştir.</p>



<p>Emevîlerin iktidarlarının devamlılığını sağlamak için siyasi hırslarıyla başlayan, tasavvufun pasifizmiyle derinleşen ve Gazali’nin akıl karşıtlığıyla mühürlenen bu süreç; İslam toplumlarını tarih sahnesinden silecek bir &#8220;toplumsal otizm&#8221; vakasına dönüştürmüştür. Bu sistematik bozulma süreci Batı tarafından da çok iyi bir şekilde kullanılmış ve gelinen noktada, bazı ufak kısımları hariç, Müslümanlar etkisiz mistik bir objeye dönüşmüştür. Deformasyon sürecinin başarılı bir şekilde işlemesi ile geldiğimiz noktada bir zamanlar akıntıya yön veren ve toplumun aktif öznesi olan Müslümanlar, şuan tarihin içinde başkalarının akıntılarında sürüklenen ve pasif bir nesnesi durumuna gelmişlerdir. Bugün karşı karşıya olduğumuz insan profili, tam da bu tarihsel sürecin ürünüdür. Bunları kısaca üç başlık halinde sıralamak mümkündür.</p>



<p><strong>Toplumsal Yabancılaşma:</strong> Dini sadece şahsi bir kurtuluş veya tarikat içi bir ritüel zanneden, toplumsal adaletsizliklere karşı felç olmuş bir karakterin inşası, İslam düşüncesindeki en büyük sosyolojik sapmalardan biridir. Bu yabancılaşma süreci, bireyin &#8220;kamusal vicdan&#8221; olma vasfını yitirerek, kendi ruhsal esenliği peşinde koşan bir &#8220;manevi narsisizm&#8221; bataklığına saplanmasıyla neticelenmiştir.</p>



<p><strong>Manevi Getto&#8221;lara Hapsolmuş Dindarlık</strong>: Tarikatlar ve kapalı dini cemaatler, bireyi toplumsal bütünün bir parçası olmaktan çıkarıp, dar bir grubun mikro-kültürüne hapsetmiştir. Bu yapılar içerisinde üretilen din dili, mümini &#8220;öteki&#8221;nin acısına ve toplumsal sistemin çarpıklıklarına karşı duyarsızlaştırmıştır. Kişi, zikir halkasında veya tekkede bulduğu manevi vecdi, dışarıdaki zulmün panzehiri zannetmekte; böylece vicdanını yatıştırarak &#8220;aktif bir toplumsal aktör&#8221; olma sorumluluğundan istifa etmektedir.</p>



<p><strong>Adaletsizliğe Karşı Duyusal Felç:</strong> Toplumsal adaletsizliklere karşı oluşan bu felç hali, teolojik bir &#8220;kayıtsızlık&#8221; ile beslenmiştir. Dünyayı sadece geçici bir gölgelik veya &#8220;nefsin terbiye edildiği bir zindan&#8221; olarak gören indirgemeci bakış açısı, dünyadaki eşitsizlikleri (yoksulluk, yolsuzluk, istibdat) önemsizleştirmiştir. Bu perspektif altında; toplumsal yapıların ıslahı için mücadele etmek, &#8220;fani dünyaya gereğinden fazla değer vermek&#8221; olarak etiketlenmiş, bu da tiranların ve sömürü odaklarının elini güçlendiren bir sessizlik kültürü doğurmuştur.</p>



<p><strong>Kolektif Şuurun İmhası ve Atomizasyon</strong> Bireyin kurtuluşunu (necat) sadece ritüelistik bir disipline ve otoriteye mutlak bağlılığa indirgeyen bu paradigma, İslam’ın &#8220;şahitlik&#8221; (emr-i bi’l-ma’ruf) sorumluluğunu atomize etmiştir. Artık mümin, toplumun gidişatından mesul bir &#8220;şahit&#8221; değil; sadece kendi ahiret dosyasını kabartmaya çalışan bir &#8220;manevi teknokrat&#8221; haline gelmiştir. Bu durum, toplumun bağışıklık sistemini çökertmiş; sorgulamanın, itirazın ve kolektif aksiyonun yerini, teslimiyetçi bir asosyallik ve ahlaki bir ilgisizlik almıştır. Onun için asıl sorun, hesap gününde kitabının hangi taraftan verileceği ve kazanmayı arzu ettiği cennette kendine vadedilen mükafatlardır.</p>



<p>Sonuç olarak; Allah ile irtibatını güçlendirdiğini iddia eden ancak yanı başındaki zulme karşı &#8220;dilsiz şeytan&#8221; konumuna düşen bu insan tipi, dinin toplumsal hayattaki dönüştürücü gücünün önündeki en büyük engeldir. Bu karakter, dindarlığı bir &#8220;kaçış alanı&#8221; olarak kullandığı müddetçe, dinin gökyüzünden yeryüzüne inerek hayatı adaletle tanzim etmesi mümkün olmayacaktır.</p>



<p>Netice itibariyle,İslam’ın yeniden ihyası, dinin &#8220;gökyüzündeki hapsinden&#8221; kurtarılmasına ve insanın yeniden &#8220;düşünen, sorgulayan ve toplumsal adalet için eyleme geçen&#8221; bir özne olarak inşa edilmesine bağlıdır. Aks takdirde, tarih boyunca uydurulan hadislerin ve kurumsallaşmış cehaletin gölgesinde, sadece ritüellerini icra eden ama hayatın akışına yön veremeyen pasif kitlelerin dramı devam edecektir. İslam’ın kalplere hitap eden sesi, ancak aklın ve adaletin rehberliğinde yeniden duyulabilir olacaktır.</p>



<p><strong>Kaynakça ve İleri Okuma Önerileri</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li><em>Ignac Goldziher, Muslim Studies (Muhammedanische Studien).</em></li>



<li><em>William Montgomery Watt, The Formative Period of Islamic Thought.</em></li>



<li><em>Mohammed Arkoun, İslam Düşüncesinin Eleştirisi.</em></li>



<li><em>Fazlur Rahman, İslam ve Modernlik.</em></li>



<li><em>İbn Haldun, Mukaddime</em></li>
</ul>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/islam-dusuncesinde-teolojik-atomizasyon-ve-sosyal-felc/">İslam Düşüncesinde Teolojik Atomizasyon ve Sosyal Felç</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/islam-dunyasi/islam-dusuncesinde-teolojik-atomizasyon-ve-sosyal-felc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kamil Ergenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 12:10:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2813</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emperyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalizmin genelde Doğu, özelde ise İslam Dünyası toplumlarını ilkel-arkaik-primitif bağlama hapsederek “sömürü nesnesi” olarak konumlandıran perspektifine karşı, anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir/ulema çizgisinin 20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati… Judeo-hıristiyan kodlarla techiz edilen modern paradigmanın izinde askeri, sınai, bilimsel, iktisadi, hukuki “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/">Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Emperyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalizmin genelde Doğu, özelde ise İslam Dünyası toplumlarını ilkel-arkaik-primitif bağlama hapsederek “sömürü nesnesi” olarak konumlandıran perspektifine karşı, anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir/ulema çizgisinin 20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati… Judeo-hıristiyan kodlarla techiz edilen modern paradigmanın izinde askeri, sınai, bilimsel, iktisadi, hukuki “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa için yeni sömürge alanları oluşturma stratejisi “zihinsel sömürgeleştirme” taktiğiyle uygulanıyordu. Bunun için evvela sömürgeleştirilecek ülkelerin aydın/entelektüel ve yönetici kadroları devşiriliyor, ardından bu kadrolar eliyle yürütülen “endoktrinasyon” çalışmalarıyla “kamusal rıza” inşa ediliyor ve nihai kertede sömürgeci güçlerle barış içinde bir arada yaşamayı sorun etmeyen bir toplumsal bünye yaratılıyordu.</p>



<p><strong>Şeriati bu ayartıcı, sinsi ve eşekleştirici “endoktrinasyon” faaliyetlerine yüksek sesle dikkat çeken nadir mütefekkirlerden biridir.</strong></p>



<p>Onun tefekkürünün semeresi teyakkuzdur…Hem İran toplumuna hem de “üçüncü dünya” olarak adlandırılan uluslara uyanış ve öze dönüş çağrısı yapmıştır. Ondaki bu uyanıklığı inşa edenlerin başında Cemaleddin Afgani gelir… Ulus-devletleşme sürecinin imparatorlukların canını okuyacağını fark eden Afgani, Müslüman toplumların anti-emperyalist mücadele bilincinin gelişmesinde etkili bir simadır. İran-Mısır-Türkiye-Afganistan gibi oldukça geniş bir havzada etkili olmuştur. Onun anti-emperyalist düşünsel mirası, adını andığımız bu ülkelerce sahiplenilmiş ve özellikle İran’da hatırı sayılır bir “uyanış” etkisi yapmıştır. Bu etkinin muhataplarından biri de Şeriati’dir. Bu bağlamda 20.yüzyıla tevarüs eden anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş dilinin sembol isimlerinden biri olan Ali Şeriati’yi rahatlıkla, Afgani-Abduh-Akif-Kutup-Mevdudi-Malik Bin Nebi gibi ulema /aydın/ entelektüel havzasına dahil edebiliriz.</p>



<p>Ancak sözünü ettiğimiz bu isimlere karşı, Türkiye’de, gerek muhafazakâr/gelenekselci gerekse de seküler kesimler arasında, saplantı düzeyinde, bir önyargı söz konusudur. Seküler kesimler bu simaları İslami söylemleri nedeniyle kerih görürken, muhafazakâr /gelenekselci havzalar ise radikal, mason, Batı’nın ajanı, fundamentalist, mezhepsiz, rafızi gibi yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışırlar.</p>



<p><strong>Şeriati de bu itibarsızlaştırma operasyonlarından payına düşeni fazlasıyla almıştır.</strong></p>



<p>Sadece Türkiye’de değil, ülkesi İran’da da itibar suikastına maruz kalmıştır. O,kimi Ayetullahlara göre gizli Sünni, kimi Sünnilere göre ise iflah olmaz bir Şii/Rafızidir. İranlı olması muhafazakâr kesimleri endişelendirmek için yeter sebeptir!</p>



<p>Osmanlı-Safevi sürtüşmesinin itikada taalluk eden boyutları olduğuna dair kesin inanç, sözünü ettiğimiz endişenin ana kaynağı sayılabilir. İran’ın 16.yüzyıla kadar Sünni olduğu, Safeviler döneminde cebren Şiileştirildiği, Safevilerin (Şah İsmail örneğinde olduğu gibi) etnik olarak Türk olduğu,Osmanlı-Safevi kavgasının bir tür “merkezileşme” ve “kayıt altına alma” amaçlı gerçekleştiği ise kimsenin umurunda değildir. Ulus-devlet tarafından kavramlaştırılan zihinlerimiz, evrensel İslami hareketin ufkunu, tecrübesini, mirasını tevarüs etmemizi engelliyor. Hele ki “yerlilik ve millilik” klişeleri etrafında oluş (turul) an bir atmosfer var ki, bırakın Şeriati ve benzerlerini okumayı, adını bile anmak, sorun teşkil etmektedir. Asıl ironik olan ise, bu tutumun burjuva–protestan kültürün neredeyse küreselleştiği hatta “dijital sömürgecilik” aracılığıyla kemale erme yolunda hızla ilerlediği bir vasatta cari olmasıdır. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen, Şeriati ve adını andığımız diğer ulema/aydın profilinin, ön yargılardan uzak bir şekilde tanınması gerekiyor.</p>



<p>Kanaatim odur ki, şayet modern paradigmayla esaslı bir yüzleşme/hesaplaşma gerçekleştireceksek, bu isimlerle tanışık olmak zorundayız. Bunların yanına başka isimlerde eklenebilir elbette. Eleştirel dikkat, deruni farkındalık bilinci ve en önemlisi de müteşerri bir tutum, tavır ve tarz bu süreçte yol arkadaşımız olmalı … Her düşünürün, alimin, aydının yaşadığı zamanın çocuğu olduğunu ve hiçbirinin eleştiriden muaf olmadığını hatırdan çıkarmamak gerek.</p>



<p>Şeriati’yle Türkiyeli okurun tanışması 1980’li yıllara denk düşer. İran İslam İnkılabı’nın akabinde kitapları tercüme edilmeye başlanır. Muhafazakâr/gelenekselci havzalar bu süreci, İran’ın devrim ihraç etme politikası bağlamında değerlendirir. Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde ve sonrasında onlarca Batılı düşünürün tercüme edilmesinde, Avrupamerkezci insan-evren-tarih-zaman-mekân-devlet-toplum tasavvurunun bütünüyle ithal edilmesinde, Batı bilim, felsefe, sanat ve edebiyatının ayrım gözetilmeksizin massedilmesinde depreşmeyen “Sünni refleks”, Şeriati’nin eserlerine karşı şahlanır. Lakin buna rağmen özellikle üniversiteli İslamcı ve Sol gençlik Şeriati’yi benimser. Coşkulu dili, sakınımsız üslubu, doğu-batı kaynaklarına vukufiyeti saygınlık uyandırır. Marksist literatüre aşinalığı ise Türkiye Sol’unun dikkatini çekmiştir. O, adeta kadim kültürün önemli siması Sokrat gibidir. “Sizi rahatsız etmeye geldim” sözü, Sokrat’ın talebeliğine soyunduğunun göstergesi olarak okunabilir.</p>



<p>Aslında Şeriati’ye yüksek sesle ilk dikkat çeken kişi Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri olan Cemil Meriç’tir. Kırk Ambar adlı eserinin “göller bölgesinde bir ada” başlıklı bölümünde, Şeriati’yi şöyle anlatır: “Onda bulduğumuz engin tecessüse çağdaş İslam mütefekkirlerinin hiçbirinde rastlamadık. Engin bir tecessüs, geniş bir irfan, Doğu ve Batı’yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üzerinde eşiz bir mücadele azmi…”</p>



<p>Şeriati için, birçok nitelemeden bahsedilebilir. O, Cemil Meriç’e göre “göller bölgesinde bir ada”, Ali Rahnema’ya göre “ütopist”, Abdülaziz Sachedina’ya göre “İran devriminin ideoloğu”, Mehrzad Boroujerdi’ye göre “Luther olma arzusu taşıyan biri”, Atasoy Müftüoğlu’na göre “bir kültür gerillası”, 2002’de Hamedan’da Ali Şeriati’nin ölüm yıldönümünde verdiği bir konferans nedeniyle önce idama mahkum edilen, ardından iki yıllık ceza ve öğretim üyeliğinden beş yıl uzaklaştırma cezası alan Seyyid Haşim Ağaceri’ye göre “cesur düşünce ve eleştirel bakış”, İran’ın modernist aydınlarından Daryush Shayegan’a göre ”her şeyi Marksist altyapı-üst yapı terimleriyle, maniheist bir tarih anlayışıyla ve zincirleme bir özdeşleştirme yağmuruyla açıklayan indirgemeciliğin son raddesinde, nesnesi ve mekanı olmayan bir düşünce sahibi”, Nilüfer Göle’ye göre “radikal İslamcı ideolojinin İran temsilcisi”, Charles Tripp’e göre “Avrupa kapitalizminin Dünya bağlamında vücuda getirdiği tepki”, Puran Şeriati’ye göreyse “yekpare ihlas”tır. Puran Hanım, halkı aydınlatma ve kültür seviyesini yükseltme çabasında olanlara Allah’ın bir ödülü olarak tanımlar ihlası&#8230; Şeriati’de bu ödüle layık olanlardandır O’na göre…</p>



<p>***</p>



<p>Bu çok yönlü öğretmenin hayatı 1933 senesinde Sebzivar’a bağlı Mezinan’ın Kahek köyünde başlar. Ulema geleneğinin mensubu bir babanın dizi dibinde yetişir. Kendi anlatımıyla “Küçük yaşlarda, okuma yazma bile bilmezken, filozoftur. Ancak felsefesiz bir filozof!” Küçükken hiç oyun oynamayan biridir. Arkadaşları arasında her zaman büyük adamdır. Aile toplantılarında bir köşede sessizce oturur ve büyükleri dinler. Yalnızlığa ve sessizliğe aşıktır. Öğretmenleri ve okulla ilgili şeyleri sevmez ama kitapları çok sever. Babasıyla birlikte gece yarılarına kadar kitap okur ancak derslerine çalışmaz.</p>



<p>Hayatı liseye kadar böyle devam eder. Tüm öğretmenlerinden daha bilgili ama tüm sınıf arkadaşlarından daha tembel bir öğrencidir. Hayatı lisede değişir. Felsefe ve irfana yoğunlaşır. Okuduğu bir felsefe kitabındaki cümleler başına adeta balyoz gibi iner. Bu kitap, Belçikalı anti-materyalist, sembolist şair ve senarist Maurice Maeterlinck’in “Büyük Beynin Düşünceleri” adlı kitabıdır. Kitaptaki “Bir mumu söndürdüğümüzde ışığı nereye gitmektedir.” Cümlesi karşısında sarsılır…</p>



<p>Maeterlinck’in bu sözü ve düşünceleri Şeriati’yi bunalıma sürükler. “Varlık-yokluk” düşüncesi onu kelimenin gerçek anlamıyla perişan eder. Karamsar ve kötümser biri olur. İrfan ekolünün sembol isimlerine yaslanır. Cüneyd, Hallac, Şebusteri, Kuşeyri, Ebu Said, Beyazid-i Bestami gibi…Beyni felsefe ile gelişirken kalbi irfanla dolar. Bu sürecin sonunda felsefenin hediyesi olan ümitsizlikle ve irfanın hediyesi olan dertlerle tanışır. Lise ikinci sınıfta inanç, iman, kalem, kahramanlık, korku, özgürlük ve fedakârlık duygularıyla dolu bir dünyaya dalar. Makam ve mevki telaşında olmaz. Öğretmenlikte karar kılar. Okumak, yazmak ve anlatmak artık bir hayat tarzıdır onun için. Bu uğurda çok bedel ödeyecektir.</p>



<p>Cüneyd-i Bağdadi’nin, eşkıyalık yaptığı için idama mahkûm edilen bir şakinin ayaklarını öpmesini ve müritlerinden gelen itiraza verdiği “kendi yolunda buraya kadar gelebilen bir insanın ayaklarını öpmek gerekir” cevabını takdir eden Şeriati için ihlas, eşi Puran Hanım’ın da dikkat çektiği üzere, hayatı boyunca terk etmediği bir değerdir.</p>



<p><strong>Bu değere bağlılığını ve aslında bütün bir hayat hikayesini Yanlızlık Sözleri adlı kitabında şöyle dile getirir:</strong></p>



<p>” Bana: Biat et, iki masa dışında istediğin masaya otur dediler. Ben ise gidip Kızılkale askeri zindanlarındaki hücrelere girdim… Öğretmenliği seçtim, hale bakıp sözlere aldırmadım diye, Allah’a hamd ediyorum; içim içime sığmıyor. Onlar altın topladılar ben hazine buldum. Onlar saraylar inşa edip birkaç koltuk elde ettiler, ben tapınak inşa ettim ve iyilik tanrısının sonsuz iklimlerinde saltanat tahtına kuruldum. Onlar bağ bahçe aldılar, ben ise mucizelerin yeşil ülkesine sahibim. Onlar masa başlarında gururlandılar, ben aşk tapınağının minaresinde gururumu ayaklar altına aldım. Onlar Kayser’in köleleri oldular, ben ise “Hekim’in sahabesi oldum. Onlar yoldan saptılar, el ve avuçlarını doldurdular, ben ise kaldım ve elim ve avucum boş bir halde, inzivayı tercih ettim. Onlar adlarını ekmeğe sattılar, ben adımı suya verdim. Hızır’dan daha çabuk, İskender’den daha önce hedefe ulaştım. Onlar lezzet ve zevk aldılar,ben ise gam ve keder. Onlar paraperest oldular,ben putperest. Onlar altın ve gümüş sergilediler,ben Mevlana gibi, Şems’te açtım Şems’te yandım. Gönül Sofrasını açtım, dert sergisini yaydım. Kandan şarap içtim. Onlar para babası oldular, ben dert babası. Onlar yaşamaya bağlandılar, ben yaşama. Onlar elbiselerine sığmayacak kadar şişmanlarken, ben içim içime sığmayacak kadar âşık oldum.</p>



<p><strong>Onların memurları benim dertlilerim var.</strong></p>



<p>Onlar hasta ve zayıf develerini, zorla, saray kapılarında kurban ederken, ben İsmail’imi şevkle Kâbe yolunda boğazladım. Onların içen ve gülenleri varsa benim de yanan ve ağlayanlarım var. Onlar kalabalıkta birbirlerine yabancıyken, biz yalnızlıkta birbirimizi tanıyoruz. Onların evi varsa, benim de mihrabım var. Onlar yükselirken ben Mi’raca çıkıyorum…Onlar reis olmuşlarsa, ben de rehber oldum. Onlar Nuşirevan’ın adalet zincirini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır kıldılar, ben ise sarayları terk ettim.”</p>



<p>Varlığını bir sözcük, yaşamını ise o sözcüğü konuşarak, öğretmenlik yaparak ve yazarak haykırmak olarak tanımlar Şeriati, Kevir isimli kitabında. Öğretmenlik yapmayı hem kendisi hem de insanlar sevmektedir. Ancak yazmak, yaşamayı duyumsamak gibidir O’na göre. Yazılarını da üçe ayırır: Toplumsallar, İslamsallar ve Çölseller. Toplumsalla ilgili yazılarını kişiler beğenir. İslam’la ilgili yazdığı yazılar ise hem kendisinin hem de insanların beğendiği yazılardır. Ancak çölseller diye tanımladığı yazılar ise, kendisini durgunlaştırarak yaşamayı duyumsatan yazılardır.</p>



<p><strong>Tıpkı Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:</strong></p>



<p>”O yazıcı üç çeşit yazı yazdı</p>



<p>Birini o okudu başkaları değil</p>



<p>Birini o da okudu başkaları da</p>



<p>Birini o da okumadı başkaları da”</p>



<p>İdeolojilerin bütün canlılıklarıyla arz-ı endam ettikleri bir tarih-zaman kesitine şahitlik eden Şeriati’nin bu vasattan etkilenmemesi elbette ki mümkün değildi. Nitekim O, Marksizm, naturalizm, scienticisizm, nasyonal sosyalizm, nasyonalizm, egzistansiyalizm, hümanizm, kapitalizm gibi modern döneme has tüm ideolojileri incelemiş ve mensubu olduğu dine yaslanarak bir “İslam İdeolojisi” inşa etme çabası içerisinde olmuştur. Maruz kaldığı linç girişimlerinin en önemli sebeplerinden biri de O’nun İslam’dan bir ideoloji çıkarma çabasıdır. Dinin ideolojiye indirgenmesinin caiz olmadığını savunan gelenekselci ulema, Şeriati’nin fikirlerini sapkın ve münharif olarak niteleyecektir. Oysaki Şeriati’nin yapmaya çalıştığı şey, dini ideolojileştirmek değil, dinden ilham alan bir ideolojinin inşa edilmesidir. Burada din sabiteyi, ideoloji ise değişkeni temsil etmektedir. Sabitelerden ilham alan ideoloji, kendisini her dönemde güncelleyebilme imkanına sahip olacaktır.</p>



<p>***</p>



<p>Halkı Müslüman olan ülkelerin ekserisinde olduğu gibi, İran’ın da modern değerler sistemini ithal etme süreci oldukça sancılıdır. Rıza Şah’ın İran’ı modernleştirme hamlelerinin en önemli ayaklarından biri medreseydi. Geleneksel bilgi üretim havzaları olarak medreseler saf dışı bırakılmadan, modern paradigmanın tahkim edilmesi mümkün değildi. Bu sebepten ilk müdahale eğitim ayağında olmuştur. Bilgi üretme biçimi ve bilgiye yüklenen anlam değiş(tiril)meden toplumların hayatını değiştirmek mümkün değildir. Asırlarca ulema önderliğinde hareket etmiş toplumları bu tutumlarından vazgeçirebilmek için hem ulemanın hem de medresenin itibarsızlaştırılması gerekiyordu. Türkiye’nin kuruluş sürecinde ve sonrasında sözünü ettiğimiz bu itibarsızlaştırma oldukça başarılı bir şekilde yürütüldü. Ulema, önderlik pozisyonundan uzaklaştırıldı. Yerine ise akademisyenler, gazeteciler geçti. İran’da da benzer durum caridir. Ancak İran uleması kolay teslim olmayacaktır.</p>



<p>Medresenin işlevsizleştirilmesi amacıyla atılan adımlar sonucu, Şeriati’nin ulema geleneğinden gelen babası Muhammet Taki Şeriati, medreseyi bırakarak resmi okullarda öğretmenliğe başlar. Muhammet Taki, Kur’an ilimlerine tefsir yapabilecek kadar vakıftır. Bu vukufiyet Şeriati’nin yetişmesine de etki edecektir. Şeriati ilk öğretmeninin babası olduğunu sık sık tekrarlar. Henüz 10’lu yaşlarındayken babasının kurduğu İslami Hakikatleri Yayma Cemiyeti’yle tanışır.Bu cemiyet, Muhammet Taki’nin tutuklanacağı 1957 ye kadar faaliyetlerine devam eder. Muhammet Taki, petrolün millileştirilmesi ve İngiliz emperyalizmine karşı mücadele stratejisinde Muhammet Musaddık’ın hareketine destek verir. Şeriati, bu atmosferden ziyadesiyle etkilenir. Sonraları Musaddık’ın millici çizgisine bağlı kalmaya özen gösterecektir.1979 inkılabının önderi Humeyni’de, Musaddık’ın anti-emperyalist ve millici çizgisine destek verecektir. Ancak Musaddık’ın bir CIA/MI6 operasyonuyla iktidardan uzaklaştırılması hem Kum ilim havzasında hem de milliyetçi kesimde oldukça sarsıcı bir etki meydana getirir. Şeriati, bu yıllarda genç bir öğretmendir ve Lise Öğrencileri İslam Cemiyeti’nin kurucusudur. Babası ile birlikte petrolün millileştirilmesi mücadelesine katılır ve Horasanlı aktivistlerle eylemler organize eder.1955’e gelindiğinde ilk çevirisini yapar. Cude Es-Sahhar’ın yazdığı Ebuzer adlı kitabı Arapçadan çevirir. Bu arada, Horasan Gazetesinde edebi yazılar yazmaya başlar ve haftada iki kez Meşhed radyosunda program yapar. Millî Mücadele saflarında babası ile birlikte verdiği mücadelede ilk tutukluluğunu 1957 de yaşar ve bir ay kadar Kızılkale zindanında kalır. Bu tutukluluk, sonraları da peyderpey devam edecektir.</p>



<p><strong>Zindan; Şeriati için adeta ikinci bir ev olacaktır.</strong></p>



<p>Şeriati’yi daha iyi anlayabilmek için İran’ın modernleşme tecrübesine göz atmakta fayda var. Çünkü girişte de söylediğimiz üzere, her alim/mütefekkir/aydın kendi zamanının çocuğudur. Bu “çocukluk” iradeyi sıfırlayan, Şeriati’nin tabiriyle insanı zindan/lar/a hapseden bir bağlamda anlaşılmamalıdır. İçine doğulan zamanın ve mekânın iktisadi, ictimai, siyasi, hukuki, bilimsel, edebi, felsefi ufku ve derinliği ile ilgilidir. Nitekim bu ufuk ve derinlik, insanın ideolojik duruşunu etkiler. Şeriati, İran gibi kadim bir medeniyetin mensubu olmanın yanında, Batı’da tahsil görmüş olmasından dolayı, Doğu ile Batı’yı ilmi/entelektüel düzeyde mukayese etme imkanına sahiptir. Bu imkân sayesinde, ülkesindeki modern eğitim almış kişileri de kuşatabilmiş ve İslam’ın ideolojik bir muhtevayla takdiminde rol almıştır.</p>



<p>İran’ın, 19.yüzyıldan başlayarak geçirdiği evrim, hiç şüphesiz Şeriati’nin söyleminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. O’nun,mensubu olduğu İran Kültürüyle ilgili şu tespitleri dikkate değerdir. ”İran ki;üç bin üç yüz yıldan beri dünya olaylarının ana kavşağı (Kuzeyden Ruslar, Doğudan Hindistan ve Çin, Güneyden denizle, Batıdan Araplar, Yahudiler, Musa, İsa, Hıristiyanlık ve Kuzeybatıdan Yunan ve Rumlarla komşu);doğu ve batının bütün sert rüzgarlarının güzergahı; Doğu(Hint ve Çin) tasavvufuna aşina, Batı(Yunan,Roma ve İskenderiye) felsefesiyle tanışık; Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük, Mazdekilik, Manihesizm, Budizm, Lao Tsu, Mahavira, Konfiçyus, Sokrat ve Aristo’yu…bilen ve hepsini potasında yoğurarak bünyesinde eritmiş bir millet. Hiç birisi, hatta kahredici kılıcıyla Batılı İskender dahi, Batı’nın cezbedici büyük medeniyetine ve felsefesine ve onca gücüne rağmen onu sarsamadı. Öyle değişti ki Babil fatihi büyük Kuroş, artık kendinden geçmiş bir Buda’ya dönüştü…”</p>



<p><strong>İran’la Türkiye’nin modernleşme tecrübeleri birbirine çok benzer.</strong></p>



<p>Şah Rıza, Mustafa Kemal’in mensubu olduğu çizginin İran’daki temsilcisidir adeta. Modernliğin bir bütün olarak ithal edilmesinden yanadır ve medrese/ulema çizgisini modernleşme sürecinin önündeki en önemli engel olarak görmektedir. Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da Yurt dışına öğrenci gönderme 1800’lerin başına denk gelir. Osmanlı’nın ilk toprak kaybı yaşadığı 1699 sonrasında başlayan Batı’dan askeri teknoloji ithalatı, İran’da 1813 ve 1828 de Ruslar karşısında alınan yenilgiler sonrasında başlar. Osmanlı’nın, İran ile Batı arasında bir tampon işlevi gördüğü, Batı’daki gelişmelerin İran’a Osmanlı üzerinden aktarıldığı gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır. Nitekim her iki devletin de modernliği ithal etme gerekçesi, askeri alanda alınan mağlubiyetlerdir.</p>



<p>Sonraları bu süreç siyasi, sosyal, iktisadi ve eğitim gibi alanlara da sıçrayacak, modernleşme pratiği her iki devlette de ciddi reaksiyonlarla karşılaşacaktır. Yurt dışına tahsil için gönderilen öğrenciler, ülkelerine zihinsel dönüşüm yaşamış olarak dönecek ve ulus-devlet bilincinin oluşmasında rol alacaklardır. Modern değerler sisteminin en önemli siyasal projesi olan ulus-devlet, halkın aydınlatılmasını merkeze alan bir strateji izleyecektir. Bu aydınlatma çoğu zaman zecri tedbirleri de barındırmaktadır.19.yüzyılın ikinci yarısında temel amacını “Batı medeniyetinin alınması, adalet ve hukuk reformu yapılması ve hürriyetlerin garanti altına alınması” olarak belirleyen tam Batılılaşma taraftarı Mirza Mülküm Han öncülüğünde İngilizlere tanınan imtiyazlar, İran’ın 20.yüzyılına etki edecek ve hatta 1952 de milli cephenin önderi olan ve petrolün millileştirilmesi hamlesini yapan Musaddık’ın, bir İngiliz/ABD koalisyonuyla devrilmesine giden yolun başlangıcı olacaktır.</p>



<p>Nasreddin Şah’ın 1848-1896 yılları arasında süren iktidarı boyunca İran, İngiltere-Rusya kıskacında ayakta kalmaya çalışmıştır. İngiltere, Hindistan sömürgesinin güvenliğini sağlamak için Rusya’nın İran içlerindeki ilerleyişini engelleme amaçlı bir politika yürütmüş ve bu süreç İran’ın İngiliz nüfuzuna açılmasını sağlamıştır. Rusya ise İran’ın kuzey bölgelerini işgal etmiş ve güneye Hint sınırına inmeye çalışmıştır. Nasreddin Şah bu iki emperyal ülkenin rekabetini fırsata çevirmek istemiş ancak başarılı olamamıştır. İran’ın Rusya tarafından parçalanmasına razı olmayan İngiltere, İran ekonomisini güçlendirme hamleleri yaparak Rusya’nın, güçten düşürülmüş İran oluşturma emeline mâni olmuştur. Bu desteğine karşılık Nasreddin Şah 1890 tarihinde İngiltere’ye, İran tütününü üretme, mânia ve ihraç etme imtiyazını vermiştir. Ancak, Safevilerin dağılması sonucu konumunu güçlendiren ulemanın güçlü tepkisiyle karşılaşmış ve imtiyaz antlaşmasını iptal etmek zorunda kalmıştır. Sözünü ettiğimiz bu antlaşmanın iptali için İran ulemasının örgütlenmesinde rol alan kişilerden biri de anti-emperyalist çizginin önemli siması olan Cemaleddin Afgani’dir.</p>



<p>Ulemanın bu zaferi, halk nazarındaki itibarını daha da arttırmış, Şah Rıza iktidarı döneminde en etkili muhalefet yine ulema havzasından gelmiştir. İran’ın attığı modernleşme adımları, ulemanın halk üzerindeki tesirini azaltmak yerine daha da artıracaktır. Modernleşme hamlelerinin, İran’ı Batılı emperyalistlere peşkeş çekme amaçlı olduğu yönünde ulemanın yürüttüğü tebliğ faaliyetleri oldukça etkili olmuştur. Kaçar Hanedanı’nın başaramadığı tam modernleşmeyi, Pehleviler tamamlamak istemiş ancak onlar da ulema kayasına toslamışlardır. 1926’da iktidarı devralan Pehlevilerin ömrü sadece 53 yıl olmuştur. İran’ın modernleşme tarihinde ulemanın belirleyici etkisi 1979 inkılabıyla birlikte zirve yapacaktır. Ancak Pehlevilerin başardığı en önemli şey, İran’ın ulus-devlet olarak kodlanması olmuştur.</p>



<p>Ulus bilinci yaratmak için, Osmanlı Jön Türklerinde olduğu gibi, İran’da da İslam öncesi gelenek yardıma çağırılmıştır.1800’lerin başından itibaren ağır aksak ilerleyen İran modernleşmesi, Pehlevi geleneğini kendisine merkez olarak almıştır.</p>



<p>Pehlevilik, İran’ın İslam öncesi kültüründe bir “lisan” olarak vardı. Hz. Ömer döneminde fethedilen İran’ın, bilim ve felsefe arşivinde Pehlevice eserler çoğunluktaydı. Abbasiler döneminde kurulan Beyt’ül Hikme’de, bu eserler tercüme edildi. Şah Rıza, bu geleneği canlandırmak için “pehlevi” ünvanını alarak, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “Atatürk” unvanıyla yapmak istediğinin benzerini yapmaya çalıştı. Nitekim Mustafa Kemal’de, “Atatürk” unvanıyla Türklerin İslam öncesi geleneğini canlandırmak istemiş ve icat etmeye çalıştığı ulus-devletin meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Yeni bir ulus yaratmak için başvurulan “İslam öncesi” dönem, İslamla şekillenmiş geleneğin reddini havi olduğundan, dindışı/seküler Batı medeniyeti en makul “ideolojik kıble” olmuştur. Yazının değiştirilmesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Nitekim İran’da da Latin alfabesine geçme önerisi söz konusudur. Hatta bu öneriye destek bulmak için Osmanlı’ya ziyaret tertip edilmiştir. Ancak yeterli destek bulunamadığı için İran, alfabe değişikliğini gerçekleştirememiştir. Fakat Pehleviler döneminde, azınlık dillerinin kullanılması yasaklanmış ve Farsça’daki Arapça ve Türkçe sözcüklerin sayısı azaltılmıştır. İran’ın, Araplar tarafından istila edildiğini ve öz kültürüne yabancılaştırıldığını iddia eden bu “akıl”, Arap’a olan husumetini İslam’a yöneltecektir.</p>



<p><strong>Benzer durum Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesinde de söz konusudur.</strong></p>



<p>Bunların yanında İran, kıyafet değişimi için de adımlar attı. Pehlevi kepi zorunlu tutuldu ve kadınların geleneksel kıyafetleri yasaklandı. Bu yasağa direnen kadınların kamu hastanelerinden ve taşıtlarından hizmet almaları yasaklandı. Bizdeki, kıyafet devriminin benzeri İran’da da cariydi. Laik hukuk sistemi, aile hukuku dışında İslam kanunlarının yerini aldı. Ulemayı dayanaksız bırakmak için en önemli gelir kaynakları olan “humus” devlet tarafından engellendi. 1926 da Şer’i mahkemelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir karar alındı.1935’te ilahiyat fakültesi açıldı ve türbe ziyaretlerine sınırlama getirildi. Hâkim olmak için hukuk fakültesinden mezun olma şartı getirilerek, ulemanın “mahkeme etme” yetkisi de elinden alındı. Medrese hocası olmanın koşulları ağırlaştırıldı ve vakıflar kanunuyla bütün vakıfların devlet denetimine açılması sağlandı.</p>



<p>Bizdeki tevhid-i tedrisatın muadilini, İran da gerçekleştirmek istiyordu. Amaç, ulemayı devlet memuru yapmaktı. Çünkü rejime göre ulemanın bağımsız kalması, ulus devletin meşruiyeti açısından sakıncalıydı. Ancak, Safevilerin yıkılmasından sonra ipleri tamamen eline alan ulemanın kolayca teslim olmaya niyeti yoktu. Kum ilim havzası bu reformlara direndi. Halkı, reformlara karşı çıkmak için örgütledi ve Şah rejiminin yeni kurduğu okulların, İran halkını Şiilikten uzaklaştıracağı tezini işledi. Yukarıdan aşağıya ceberutça işleyen bu modernleşme sürecine ulemanın gösterdiği refleks, meyvelerini 1979 da verecektir. Radikal modernleştirme hamleleri, halkın İslam’a daha çok sarılmasına ve İslami hareketlerin mevzi kazanmasına sebep olmuştur.</p>



<p>Şeriati bu tarihsel arka plana yakından tanıklık etmiş bir havzada yetişti. Onun, aydınlarla ulema arasında bir köprü işlevi gören dili/üslubu, Şah Rejiminin devrilmesinde oldukça etkili olacaktır. 1961 ‘de Şah rejimine muhalif olarak Mehdi Bezirgan’ın önderliğinde kurulan Özgürlük Hareketi’nin en sadık müdafilerinden biri de Şeriati’dir. Bezirgan’ın, petrolün millileştirilmesi adımını atan Musaddık yönetimine 1950’li yıllarda verdiği destek düşünüldüğünde, Şeriati’nin bu havzada yer alması şaşırtıcı değildir. Çünkü o daha önce de babasıyla birlikte Millî Mücadele eylemlerinin organize edilmesinde rol almıştır. Esasında Şeriati’nin ideolojik duruşu, Bezirganla örtüşmez. Bezirgan, İslam’ın İran milli kültürünün bir parçası olduğunu savunuyor ve laik bir siyasal sistemin varlığına inanıyordu. İslam’ın ilerici olduğunu ve modernleşme sürecinde İran’ın kültürel kimliğinin bir parçası olarak rol almasını istiyordu. Şeriati’nin bu havzada yer alması, ideolojik yakınlıktan ziyade milli hassasiyetlerden dolayı olsa gerektir. Bezirgan’ın milli hassasiyetleri, örgütlediği muhalefet hareketinde farklı fraksiyonların toplanmasını sağlamıştır. Bu durum İstiklal Harbi sürecinde İslamcı-Türkçü ittifakını hatırlatmaktadır. Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu direniş hareketinin, halk nazarında meşruiyet kazanmasında İslamcı söylemin etkisi yadsınamaz. Nitekim savaş sona erdiğinde, yeni kurulan devletin İstiklal Marşı’nı bir İslamcı olan Mehmet Akif yazacaktır.</p>



<p>Başlangıçta anti-emperyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla bir araya gelen farklı ideolojiler, düşman mağlup edildiğinde birbirlerine düşecek ve güçlü olan diğerini baskılayacaktır. İran’daki durum da benzerdir. Şeriati’yle Mehdi Bezirgan’ı aynı potada buluşturan şey, anti-emperyalist milli duruştur. Farklı fraksiyonların Şah karşıtı ittifakları, 1979 inkılabına kadar sürecek ancak inkılabın ardından bu kez İslamcı iktidar, muhalifleri bertaraf edecektir.1988’de Ayetullah Muntazari’nin, cezaevlerindeki muhaliflere yapılanlarla ilgili Humeyni’ye hitaben “senin adamlarının zulmü Şah’ınkini geçti. Hani Ali’nin adalet devletini kuracaktık.” mealindeki isyanı, bunun en bariz göstergesidir. Şeriati’nin izinden gidenler de bu bertaraf etme sürecinden nasibini alacaktır.</p>



<p>***</p>



<p>Şeriati, doktora için Paris’te bulunduğu yıllarda, üçüncü dünya olarak adlandırılan halkların direniş hareketlerine destek verir. Özellikle Cezayir direnişi onun için çok önemlidir. Fransa’da tahsil gördüğü süre boyunca direnişin makes bulması için mücadele eder. Bu mücadelesi sırasında Cezayir’in önemli siyasi figürlerinden biri olan Abdülaziz Buteflika’yla tanışır. Sonraki yıllarda, yine Kızılkale zindanında mahpusken, Buteflika’nın tavassutuyla serbest bırakılacaktır.</p>



<p><strong>Fransa’nın Cezayir direnişine karşı tavrı, Şeriati’nin Batı algısının şekillenmesinde oldukça etkili olur.</strong></p>



<p>Hümanizm, insan hakları, liberalizm, eleştirel düşünce, devrim gibi modern Avrupa’ya renk veren değerlerin merkezi olmakla iftihar eden bu görkemli Avrupa ülkesinin, söz konusu Cezayir olduğunda, klasik Şarkiyatçı kimliğinin etkisiyle hareket ettiğine yakinen tanıklık edecektir. Şarkiyatçı perspektif Doğulu (Müslüman) toplumları henüz kıvama gelmemiş, ehlileştirilmesi gereken vahşiler (insan altı yaratıklar) olarak görür. Öyle ki onlar bilim, felsefe, sanat, estetik, teknoloji üretemezler. Fransız Sol’unun Cezayir direnişine mesafeli duruşu, Şeriati’nin dikkatinden kaçmaz.</p>



<p>Özgürlük, emansipasyon, liberalizm, demokrasi, insan hakları ihraç etmeye çalışan; bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, liberalizm ve demokrasinin ana vatanı olarak görülen Fransa’nın Cezayir’de işlediği cürümlere sessiz kalmayı tercih eden Fransız Sol’u, Şeriati’de, Kapitalizmle-Sosyalizmin aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olduğu kanaatini perçinler. Marks, Prodhon, Engels, Plekhanov, Saint Simon gibi, hayatlarını zorbalık, sınıflar arası ilişkiler, işçi hakları, sermaye temerküzüyle mücadele ile geçirdiğini söyleyen filozof ve düşünürlerin, 19.Yüzyılda Afrika ve Asya ülkelerinin sömürgeleştirilmesine sessiz kalmalarını utanç verici olarak niteler.1956-1961 yılları arasında toy Fransız delikanlılarının Cezayir’de sürdürülen savaşa katılmamak için bir organlarını felç edişine tanık olur…Altı milyon taraftarı olan Fransız Komünist Partisi’nin, Cezayir’deki cinayetkar sömürgeci savaşı protesto bile etmediğine hatta direnişi örgütleyen Kurtuluş Cephesi(FLN)’ni tahkir edip direnişçileri “bir avuç Arap feodalin oyuncağı” olmakla suçladığına şahitlik eder… Maurice Thorez’in “Cezayir diye bir ulus yok, belki oluşum aşamasında bir Cezayir ulusu var” söylemini, sömürgeci yaklaşımın meşrulaştırılmasında Batı entelektüel havzasının oynadığı rol bağlamında, özellikle, zikreder.</p>



<p><strong>Esasında durum, bugün de farklı değildir.</strong></p>



<p>Sağ’ıyla Sol’uyla Avrupa entelektüel havzası,istisnaları olmakla birlikte, aydınlanma paradigmasını/modern değerler sistemini içselleştir(e)memiş ulusların direnişini tahfif etmeye devam ediyor. Hatta bu direniş(çi)leri tıpkı Fransız Marksistlerinin yaptığı gibi “ilkel/ primitif” ya da “bir takım Arap feodalinin oyuncağı” olmakla itham ediyor. Avrupa entelijansiyası ve onların bizdeki muadilleri, ezilmiş, horlanmış, sömürülmüş halkların hayatları pahasına başlattıkları/sürdürdükleri direnişi oldukça sığ bir düzlemde değerlendirdiler… Dahası bu direniş(ler)in itibarsızlaştırılması için müstekbirlere ideolojik destek sundular. Bunun en güncel örneği olarak siyonizmin Gazze’de/Filistin’de yürüttüğü sömürgeci /ırkçı/ barbar /soykırımcı politikaları onaylayan Jurgen Habermas zikredilebilir. Avrupamerkezci yaklaşımın fedailiğini yapan entelektüellere göre Fransız İhtilali’nden ilham almayan direnişler kabule şayan değildir. Edilgen, pasif, itaatkâr, tembel, şehvetperest, cahil, barbar Doğulular (Müslümanlar) isyan edemezler, direnemezler, devrim yapamazlar… Lakin Aksa Tufanı’nın açtığı özgürleşme çığırının Yemen-Lübnan-İran hattının da desteğiyle “beyaz adamın” burnunu sürttüğü, karizmasını çizdiği, dokunulmazlık zırhını darmadağın ettiği bir tarih-zaman kesitinde bu tür oryantalist yargıların bir hükmü kalmamıştır. Tarih “üçüncü dünya” olarak adlandırılan halkların “beyaz adam”dan intikam alışına tanıklık etmektedir.</p>



<p>Şeriati Fransız Sol’u özelinde tanık olduğu ikiyüzlü tutumdan hareketle Marksizmin sömürgeciliği tahlil etmekten aciz olduğunu ve hatta sömürgeciliğe imkân tanıyan bir içeriğe sahip olduğunu iddia eder. Ona göre, Avrupa burjuvasının semirmesi sadece kendi çabasının sonucu değildir. Asya ve Afrika uluslarının kaynaklarının acımasızca sömürülmesinin payı unutulmamalıdır.</p>



<p>Bu sömürü sayesinde, Avrupa proleteryası semizleşmiş ve Marks’ın burjuva-proleterya çatışması sonucu doğmasını murat ettiği komünizm, Avrupa’da değil, henüz daha feodal geleneğinden kurtulamayan Rusya ve Çin’de ortaya çıkmıştır. Marksizmin Avrupa ayağı ise, üçüncü dünya halklarının sömürülmesiyle semizleşen proleteryayı görmezden gelmeyi tercih etmiştir.</p>



<p>Avrupa entelektüel havzasından Jean Paul Sartre, Şeriati için önemli bir sima olarak öne çıkar. Tanışıktırlar… O’nun Cezayir direnişine verdiği destekten sitayişle bahseder. Sartre, Fransa’nın Cezayir’deki varlığına karşı çıkmış ve direnişin militan düşünürü Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” kitabına önsöz yazmıştır. Bu önsözde, ülkesi Fransa’ya karşı sözünü sakınmaz. Açıkça direnişçilerin mücadelesini destekler.</p>



<p><strong>Şu cümleler Sartre’a aittir:</strong> “Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçı adım adım özgürleşmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur…Bir savaşçının silahı onun insanlığıdır.”</p>



<p>Bu tutumundan dolayı Fransız Sağ’ı Sartre’ın vatan haini olduğunu iddia eder ve kurşuna dizilmesini ister. Fakat dönemin Fransız Başkanı De Gaulle “Sartre’a dokunamazsınız. Çünkü Sartre, Fransa’dır” diyerek bu talepleri geri çevirir.</p>



<p>Sadece Cezayir değildir Şeriati’nin dikkatini çeken, tüm mustazaf halkların feryadına karşı duyarlıdır. Kongo bağımsızlık hareketi lideri Patrice Lumumba’nın öldürülmesi sonrası, siyahların Paris’te Belçika konsolosluğu önünde düzenlediği protesto gösterilerine katılır ve tutuklanır. Kısa süreli bir tutukluluk dönemi yaşar.</p>



<p>Bu sırada Cezayir Kurtuluş Cephesi üyesi Frantz Fanon ile tanışır. Onun Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının mukaddimesini tercüme eder. Fanon, Şeriati üzerinde iz bırakan önemli isimlerden biridir.1968 yılında Hüseyniye-i İrşad’ta konferanslarına başladığında Fanon, en sık zikrettiği direniş liderlerinden biri olacaktır. Bu konferanslar oldukça ilgi çekicidir. Özellikle laik eğitim almış gençlerle temas kurmayı başaran üslubu, uzun vadede İran İnkılabı’nın gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Ulemanın bu gençleri kuşatacak dili üretmekte sıkıntı çekmesi, Şeriati’nin tanınırlığının artmasında etkili olmuştur. Şeriati’nin, Hüseyniye-i İrşad’da bir İslam İdeolojisi inşasına dönük olarak verdiği dersler her geçen gün ulemayla arasının açılmasına sebep olur. Şeriati’ye karşı oldukça ağır ithamlar gelmeye başlar.</p>



<p>Onun gizli bir Sünni olduğundan İslam’ı bilmediğine, Marksizmle İslam’ı uzlaştırma amacı taşıdığından halkı Şiilikten soğuttuğuna kadar bir dizi ithamla karşılaşır. Babasının etkisiyle ıslahçı çizgide yer alan Şeriati, ulemanın atıl,dünyadan uzak,Safevici yaklaşımlarına yönelik olarak oldukça radikal eleştirilerde bulunduğu için birçok dini otorite tarafından aforoz edilir ve kitapları yakılır. “Ali Şiası-Safevi Şiası” adıyla yayınlanan kitabında, Şiiliğin tarihsel evrimine dikkat çekerek asıl mecrasından saptığı ve saltanatçı Safeviliğin yamağı olduğu tezini işler.</p>



<p><strong>Bu nedenle kendisine karşı biriken öfke nefrete dönüşür.</strong></p>



<p>Kitaplarının basımı ve yayını yasaklanır.Başlangıçta Hüseyniye-i İrşad’da birlikte ders verdiği Ayetullah Mutahhari’yle yolları 1968’te ayrılır. Şeriati, Hüseyniye’nin bağımsız bir okul olarak devam etmesini isterken, Mutahhari medrese usulü bir sistemin ihdas edilmesinden yanadır. Sonraları Mutahhari, Şeriati’nin İslam Şinasi (İslam-Bilim) kitabı için “edebiyat ve kültür açısından oldukça yüksek, ilmi açıdan orta düzeyde, felsefi açıdan orta düzeyden de düşük, İslami açıdan ise “sıfır”dır. Diyecektir.</p>



<p><strong>Hüseyniye-i İrşad dersleri şah rejimini ziyadesiyle endişelendirir.</strong></p>



<p>Rejim karşıtı eylemlerin kaynağı olarak tarassut altına alınır ve bazı katılımcıları tutuklanmaya başlar. Nihayet 1973 ‘te Hüseyniye kapatılır. Şeriati’nin kitaplarına el konulur ve teslim olmasını sağlamak için babası tutuklanır. Şeriati teslim olur ve babası bir yıl sonra serbest bırakılır. O ise Kızılkale zindanında tek kişilik hücrede 18 aylık cezasını çekmeye başlar. Zindandan çıktıktan sonra kitapları Paydar, Dehkan Nejat ve Sebzivari gibi müstear isimlerle neşredilir. Bıktırıcı takiplerden kurtulmak için ev konferansları vermeye başlar. Sabahlara kadar süren dersler yapar. Fakat artık İran’da kalamayacağını anlamıştır.16 Mayıs 1977 de İran’ı terk eder. Yaklaşık bir ay sonra 19 Haziran 1977 de kaldığı evde cansız bir halde bulunur.</p>



<p>Eşi Puran Hanım Şeriati’nin ölümünü şöyle anlatır: “…Gece saat 11-12 gibi Şeriati kızından çay istiyor. Ona çay verdikten sonra gidip yatıyorlar. Dayımın kızı sabah işe gitmeden önce Şeriati’yle vedalaşmak üzere kapıyı çaldığında, kapının eşiğinde serilmiş halde buluyor. Burnu siyah olmuş. Boğulma gibi bir şey…Pencere de açıkmış. Kuzenim hemen erkek kardeşime haber veriyor. Bu arada olayı yukarı katlardaki kızlara da haber veriyorlar. Kızlar aşağı inmiyor. Ambulans ve polis gelip onu alıp götürüyor. Adli tıp ölüm nedeni olarak damar tıkanıklığı teşhisi koyuyor. Ancak otopsi yapılmıyor.” Resmî gazeteler Şeriati’nin ölümünü “tedavi için gittiği İngiltere’de vefat eden Müslüman düşünür” olarak verir. Şah Rıza, Şeriati’nin cenazesinin İran’a getirilmesi ve görkemli bir törenle defnedilmesi için eşi Puran Hanım’dan izin ister ancak aile bunu kabul etmez. Musa Sadr’ın girişimiyle cenaze, Şam’da Seyyide Zeyneb’in türbesinin yanına defnedilir.</p>



<p>Tarihe gerçek anlamda tanıklık eden bu aziz öğretmene rahmet diliyorum…</p>



<p>Not: Bu yazı’m Umran Dergisi’nin 300.Sayısında (Ağustos 2019) aynı başlıkla yayınlanan metnin gözden geçirilip kimi ekleme çıkarmalarla düzenlenmiş halidir.</p>



<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></p>



<p>1-Ali Şeriati/Yalnızlık Sözleri 1-2/Söylem Yay.</p>



<p>2-Ali Şeriati/Öze Dönüş/Kitabevi Yay.</p>



<p>3-Ali Şeriati/Kevir/Fecr Yay.</p>



<p>4-Ali Şeriati/Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri/Birleşik Yay.</p>



<p>5-Ali Şeriati/Dine Karşı Din/İşaret Yay.</p>



<p>6-Ali Şeriati/İnsanın Dört Zindanı/Fecr Yay.</p>



<p>7-Ali Şeriati/İnsan/Fecr Yay.</p>



<p>8-Mehrzad Brujerdi/İran Entelektüelleri ve Batı/Yöneliş Yay.</p>



<p>9-John Esposito/Güçlenen İslam’ın Yankıları/Yöneliş Yay.</p>



<p>10-Bilge Adamlar Dergisi/Şeriati Özel Sayısı/Sayı:30/Ağustos 2012</p>



<p>11-William Cleveland/Modern Ortadoğu Tarihi/Agora Kitaplığı</p>



<p>12-Alev Erkilet Başer/Ordadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler/Hece Yay.</p>



<p>13-Nilüfer Göle/Modern Mahrem/Metis Yay.</p>



<p>14-Daryush Shayegan/Yaralı Bilinç/Metis Yay.</p>



<p>15-Mehmet Ali Büyükkara/Çağdaş İslami Akımlar/Klasik Yay.</p>



<p>16-Pierre Jean Luizard/İslam Topraklarında Otoriter Rejimler/İstanbul Bilgi Ünv. Yay.</p>



<p>17-Ali Şeriati/Anne Baba Biz Suçluyuz/Seçkin Yay.</p>



<p>18-Ali Şeriati/Yarının Tarihine Bakış/Birleşik Yay.</p>



<p>19-Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/Versus Kitap</p>



<p>20-Susan Beuck Morss-Küresel Bir Karşı Kültür/Versus Kitap</p>



<p>21-Şeyh Hamidu Kan/Mahrem Macera/Özgün Yay.</p>



<p>22-Ali Şeritati/Ali Şiası Safevi Şiası/Fecr Yay.</p>



<p>23-Edward Said/Şarkiyatçılık/Metis Yay.</p>



<p>24- İhsan Eliaçık/ “Zamanın Ruhu Değişti” başlıklı makale.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/">Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/rahatimizi-kaciran-munadi-ali-seriati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahsen Nur Katırcıoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Mar 2026 07:31:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ANALİZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ederek yaptığı araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin %74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor; peki yapay zekanın yine yapay zeka verilerinden beslendiği bu yeni ekosistemde bilginin doğruluğu neye göre ölçülecek? Yapay zeka hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Öyle ki kısa sürede eğitimden medyaya, iş dünyasından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/">Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ederek yaptığı araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin %74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor; peki yapay zekanın yine yapay zeka verilerinden beslendiği bu yeni ekosistemde bilginin doğruluğu neye göre ölçülecek?</strong></p>



<p>Yapay zeka hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Öyle ki kısa sürede eğitimden medyaya, iş dünyasından günlük hayatımıza kadar pek çok alanda kendine yer buldu. Bir öğrenci ödev hazırlarken, bir gazeteci haber yazarken, bir şirket çalışanı rapor hazırlarken artık yapay zeka araçlarını kullanabiliyor.</p>



<p>Bir süre sonra karşılaştığımız tüm metinler acaba mı dedirtmeye başladı. Metinlerle de sınırlı kalmadı; görseller, videolar kısacası tüm dijital materyaller artık şüphe uyandırıyor. Peki tüm bunları mümkün kılan yapay zeka sistemleri nasıl eğitiliyor? Bunun için önce, bugüne dek yapay zekanın geçirdiği gelişim sürecine kısa bir göz atmakta fayda var.</p>



<p><strong>1950’den 2026’ya Yapay Zeka Nasıl Gelişti?</strong></p>



<p>Yapay zeka araştırmaları aslında yeni değil; geçmişi 1950’lere kadar uzanıyor. Ancak uzun süre bu alan daha çok akademisyenlerin ve büyük teknoloji şirketlerinin çalıştığı bir alan olarak kaldı.</p>



<p>2010’lu yıllarda yapay zeka hızla gelişti; görüntü tanıma, veri analizi ve otomasyon gibi alanlarda önemli ilerlemeler yaşandı. Asıl dönüm noktası ise 2022’de ChatGPT’nin kamuya açılmasıyla geldi.</p>



<p>Ardından Google Gemini, Claude ve Microsoft Copilot gibi araçların ortaya çıkmasıyla yapay zeka kısa sürede eğitimden medyaya kadar pek çok alanda kullanılan yaygın bir araca dönüştü.</p>



<p><strong>Peki Bu Sistemler Nasıl Eğitiliyor?</strong></p>



<p>Bugün “büyük dil modeli” denilen yapay zekalar genellikle üç aşamada eğitiliyor. Önce devasa metinlerle dilin yapısı öğreniliyor: kelimeler nasıl bir araya gelir, cümleler nasıl kurulur vb. Sonra insanlar modelin cevaplarını örneklerle ince ayarlıyor, böylece daha doğru ve güvenli yanıtlar üretmesi sağlanıyor. Son aşamada ise insan geri bildirimi devreye giriyor; model, hangi cevapların daha iyi olduğunu öğrenerek kendini geliştiriyor.</p>



<p>Mesela ChatGPT 2024’te, 2023’e kadar olan bilgilerle eğitildiği için 2024’te olan olayları bilmiyordu. Kısa süre sonra bu sorun çözüldü ve güncel verilerle metin oluşturmaya devam etti.</p>



<p>Buraya kadar yapay zekanın kendini nasıl eğittiğini öğrendik: İnternetten metinleri derliyor ve kullanıcı geri bildirimleriyle yönlendiriliyor. Ancak işler artık biraz daha karmaşık. Ahrefs’in 2025’te yaklaşık 900 bin web sayfasını analiz ettiği araştırmaya göre, çevrim içi içeriklerin yüzde 74,2’si tamamen ya da kısmen yapay zeka tarafından üretiliyor. Yani 2024’ten sonra ortaya çıkan metinlerin büyük çoğunluğu yapay zeka tarafından üretilmiş durumda ve bu da yapay zeka tarafından üretilmiş bu metinlerin yeni içeriklerin kaynağı olduğunu gösteriyor.</p>



<p><strong>Yapay Zeka Kendi Kendini Besleyen Bir Modele Dönüştüğünde Bizi Neler Bekliyor?</strong></p>



<p>Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca “yanlış bilgi” değil; yanlış bilginin tekrar tekrar üretilerek doğruymuş gibi yerleşme ihtimali. Yapay zeka tam da bu noktada bir hızlandırıcı işlevi görüyor: Ne üretirse üretsin, benzerleri yeniden çoğalıyor. Böylece bilgi, doğrulukla değil tekrar sıklığıyla ölçülmeye başlıyor.</p>



<p>Yapay zekanın kendi ürettiği verilerle tekrar tekrar eğitilmesi sonucunda ortaya çıkan olguya teknik literatürde <strong>“model çöküşü”</strong> deniyor. Bu süreçte nadir ama kritik bilgiler kayboluyor; geriye ise sürekli tekrar eden, pürüzsüz ama sığ metinler kalıyor.</p>



<p>Sorun burada da bitmiyor. Yapay zeka modelleri devasa miktarda veri tüketiyor, internetteki nitelikli insan yapımı içerikler ise hızla tükeniyor. Bu noktada geliştiriciler, modelleri kendi ürettikleri içeriklerle beslemek zorunda kalıyor. Literatürde buna <strong>“özyinelemeli eğitim” </strong>ya da <em>self-consuming loop</em> deniyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1024x683.webp" alt="" class="wp-image-2800" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1024x683.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-300x200.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-768x512.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-150x100.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-696x464.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5-1068x712.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ChatGPT-Image-9-Mar-2026-13_05_5.webp 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><strong>Risk Senaryosu</strong></p>



<p>Farz edelim bir haber editörü, Türkiye’de evlilik oranlarıyla ilgili bir yazı hazırlıyor. Hız kazanmak için yapay zekadan yararlanıyor ve metnin bir yerine şöyle bir cümle ekleniyor:</p>



<p>“TÜİK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de evlilik oranları yüzde 20 düştü.”</p>



<p>Editör ifadeyi ayrıntılı biçimde kontrol etmiyor ve haber bu haliyle yayımlanıyor. Ardından başka bir araştırmacı, konuyla ilgili çalışırken birincil kaynağa gitmek yerine bu haberi güvenilir görüp ikincil kaynak olarak kullanıyor. Verinin doğruluğunu sorgulamıyor.</p>



<p>Bir süre sonra aynı bilgi farklı yazılarda, raporlarda ve analizlerde tekrar edilmeye başlıyor. Sonuçta TÜİK böyle bir araştırma yapmamış olsa da, internet üzerinde var olmayan bu veri “gerçek” haline geliyor.</p>



<p>İşte bu, model çöküşünün ve özyinelemeli eğitim döngüsünün günlük hayatta yarattığı görünmez ama tehlikeli etkilerin bir örneği.</p>



<p>Sadece insanlar da değil modeller de verinin doğruluğunu kontrol etmek de başarısız. Yapay zekanın kendi ürettiği veriyi büyüterek devam ettirmesi olgusu insanlarınkinden daha tehlikeli ve hızlı. Yapay zeka bu döngünün içerisinde gerçeklikle bağını kaybederek kendi paralel gerçekliğinde yaşamaya başlıyor. Buna<strong> “yapay zeka halüsinasyonu”</strong> deniyor.</p>



<p>Araştırmalar, bu sürecin yapay zekanın öğrenme biçimini üç temel noktada zayıflattığını gösteriyor:</p>



<ol class="wp-block-list">
<li><strong>İstatistiksel hata:</strong> Model nadir olanı önemsiz sayıyor, istisnaları siliyor ve sadece en yaygın olanı seçiyor. Oysa bilim ve toplum çoğu zaman istisnalardan beslenir.<br><br></li>



<li><strong>Kapasite sınırı:</strong> Yapay zeka her şeyi eksiksiz hatırlayamaz. Veriyi sıkıştırırken detayları çarpıtır ve bu çarpıtma sentetik verilerle pekişir.<br><br></li>



<li><strong>Hataların birikmesi:</strong> İlk modelde küçük bir yanlış tolere edilir, ikinci modelde normalleşir, onuncuda ise standart haline gelir. Yanlış artık istisna değil, normdur.</li>
</ol>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="576" src="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1024x576.webp" alt="" class="wp-image-2799" srcset="https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1024x576.webp 1024w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-300x169.webp 300w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-768x432.webp 768w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1536x864.webp 1536w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-150x84.webp 150w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-696x392.webp 696w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900-1068x601.webp 1068w, https://dunyaveislam.com/wp-content/uploads/2026/03/ER22_1603_HeaderArt_1600x900.webp 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Model çöküşünü önlemenin tek yolu, sisteme düzenli ve bilinçli biçimde gerçek insan deneyimini, doğrulanmış veriyi ve eleştirel çeşitliliği eklemektir. Dijital çağda en kritik mesele yalnızca bilgiye erişmek değil; bilginin kaynağını sorgulayabilen bir bilinç geliştirmek olacaktır.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/">Veri Kendini Yemeye Başlarsa: Yapay Zeka Çağında Dezenformasyon Döngüsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/analiz/veri-kendini-yemeye-baslarsa-yapay-zeka-caginda-dezenformasyon-dongusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</title>
		<link>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/</link>
					<comments>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dünya ve İslam]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Mar 2026 11:36:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜNYA GÜNDEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://dunyaveislam.com/?p=2790</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından Orta Doğu’daki gerilim deniz ticaretini doğrudan etkilemeye başladı. Küresel enerji ve ticaret açısından kritik bir geçit olan Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiği büyük ölçüde azalırken bazı uluslararası nakliye şirketleri bölgeden geçişleri askıya aldı. Almanya merkezli dünyanın en büyük konteyner taşımacılık şirketlerinden Hapag-Lloyd, güvenlik risklerini gerekçe göstererek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/">Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından Orta Doğu’daki gerilim deniz ticaretini doğrudan etkilemeye başladı. Küresel enerji ve ticaret açısından kritik bir geçit olan Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiği büyük ölçüde azalırken bazı uluslararası nakliye şirketleri bölgeden geçişleri askıya aldı.</p>



<p>Almanya merkezli dünyanın en büyük konteyner taşımacılık şirketlerinden <strong>Hapag-Lloyd</strong>, güvenlik risklerini gerekçe göstererek Hürmüz Boğazı’ndan tüm gemi geçişlerini bir sonraki duyuruya kadar durdurduğunu açıkladı. Şirket, kararın isteğe bağlı değil, bölgedeki güvenlik durumu ve düzenleyici kısıtlamalar nedeniyle alınan zorunlu bir önlem olduğunu bildirdi.</p>



<p>Uluslararası denizcilik takip sistemlerinin verilerine göre, boğazdan geçiş yapan gemi sayısında dramatik bir düşüş yaşandı. <strong>Normalde günde ortalama 138 geminin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda 2 Mart’ta sadece 7, 3 Mart’ta ise 4 gemi geçiş yaptı. Bu durum, son günlerde gemi trafiğinin yaklaşık yüzde 90 oranında azaldığını ortaya koydu.</strong></p>



<p>Bazı ticari gemilerin boğaza girmekten vazgeçerek U dönüşü yaptığı, bazılarının ise Basra Körfezi’nde beklemeye geçtiği bildirildi. İran basını, boğazın fiilen kapatıldığını öne sürerken Tahran yönetiminden konuya ilişkin resmi bir açıklama henüz yapılmadı.</p>



<p>Bölgedeki güvenlik riskinin artması üzerine sigorta şirketleri de Körfez’de faaliyet gösteren gemiler için savaş risk poliçelerini iptal etmeye başladı. Birleşik Krallık Deniz Ticaret Örgütü (UKMTO) ise deniz güvenliği risk seviyesinin “kritik” düzeye yükseldiğini duyurdu.</p>



<p>Artan riskler nedeniyle birçok nakliye şirketi rotalarını değiştirmeye başladı. Özellikle Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu çevresinden yapılan seferlerde belirgin bir artış gözleniyor. Denizcilik verilerine göre, Ümit Burnu’ndan geçen ticari gemi sayısı son günlerde hızlı şekilde yükseldi.</p>



<p>Ancak bu rota değişikliği küresel ticaret için yeni sorunlar da doğuruyor. Uzmanlar, Ümit Burnu üzerinden yapılan seferlerin teslimat sürelerini 10 ila 20 gün uzatabileceğini ve taşımacılık maliyetlerini artırabileceğini belirtiyor.</p>



<p>Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en kritik geçitlerinden biri olarak kabul ediliyor. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçerek uluslararası piyasalara ulaşıyor. Ayrıca Katar başta olmak üzere bölgedeki LNG ihracatının önemli bir bölümü de yine bu güzergâh üzerinden taşınıyor.</p>



<p>Uzmanlara göre boğazdaki aksamanın uzun sürmesi halinde petrol ve doğal gaz piyasalarında arz baskısı artabilir ve küresel enerji fiyatlarında dalgalanma yaşanabilir.</p>
<p><a href="https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/">Orta Doğu’daki Gerilim Deniz Ticaretini Vurdu: Hürmüz’de Trafik Neredeyse Durdu</a> yazısı ilk önce <a href="https://dunyaveislam.com">Dünya ve İslam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://dunyaveislam.com/dunya-gundemi/orta-dogudaki-gerilim-deniz-ticaretini-vurdu-hurmuzde-trafik-neredeyse-durdu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
