Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), kurulurken sadece ekonomik ve kültürel değil, aynı zamanda siyasi dayanışma vizyonunu da merkezine almıştı. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, bu vizyonun ciddi bir sınavdan geçtiğini gösteriyor. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde büyükelçilik açma kararları ile BM’nin 541 ve 550 sayılı kararlarına atıfla Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyetine dolaylı yoldan “işgalci güç” imasında bulunmaları, sadece diplomatik bir tercihin ötesinde, Türk dünyasının ortak değerler sisteminde ciddi bir kırılmaya işaret ediyor.
Kıbrıs meselesi, sadece Doğu Akdeniz’in değil, Türk dünyasının da siyasi birliktelik sınavı haline gelmiştir. Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi TDT üyesi ülkelerin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) tanıma yönündeki adımları, yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda tarihi, hukuki ve ahlaki bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir.
BM Kararları ve Kıbrıs Meselesinin Uluslararası Boyutu
1974’te Yunanistan destekli darbenin ardından Türkiye’nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye tarafından uluslararası antlaşmalara dayalı meşru bir müdahale olarak görülmektedir. Ancak BM Güvenlik Konseyi’nin 541 (1983) ve 550 (1984) sayılı kararları, KKTC’nin ilanını tanımamış ve Türkiye’nin varlığını “işgal” olarak nitelendirmiştir. Son dönemde Orta Asya’daki dört Türk devleti – Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan – BM’nin Kıbrıs ile ilgili kararlarına sıkı sıkıya bağlı kalacaklarını duyurarak, sadece Türkiye’nin tezlerine değil, aynı zamanda Kıbrıs Türklerinin tarihsel haklarına da cephe alan bir tutum sergilemiş oldular. Tüm bu gelişmeler, 3-4 Nisan tarihlerinde Özbekistan’ın Semerkand şehrinde gerçekleştirilen AB-Orta Asya zirvesinde şekillendi.
Uluslararası Hukuk Açısından Çelişki
GKRY, bazı ülkeler tarafından “uluslararası hukuka uygun meşru devlet” olarak tanınıyor ve bu da meselenin meşruiyetine dair savunulan başlıca tezlerden biri olarak öne çıkıyor. Halbuki 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türk ve Rum toplumlarının eşit kurucu ortaklığına dayanıyordu. Ancak 1963 yılında Rumların Türkleri devletin dışına itmesiyle bu yapı bozulmuş, buna rağmen Birleşmiş Milletler Rumları meşru hükümet olarak tanımaya devam etti. Bu durum, hukukun siyasallaşmasının ve uluslararası sistemdeki çifte standartlarına bir örnek. Bu bağlamda, GKRY’nin tanınmasını “hukuka uygunluk” kisvesiyle sunmak, kesinlikle samimi değil.

Avrupa Birliği Faktörü: 12 Milyar Euroluk “Yatırım” Karşılığında Taviz mi?
AB, Orta Asya ile ilişkilerini güçlendirme stratejisi izliyor; bu kapsamda Samarkand Zirvesi’nde 12 milyar euroluk “Global Gateway” yatırımı açıkladı. Bu ekonomik teşvikler, Orta Asya ülkelerinin Kıbrıs konusundaki dış politikalarını etkiledi. AB, bu yolla Türkiye ve Rusya’nın Orta Asya’daki etkisini zayıflatmayı amaçlıyor.
Bu ekonomik teşviklerin hemen ardından gelen gelişmeler, Avrupa Birliği’nin yalnızca yatırım değil, dış politika yönlendirmesi anlamında da etkili olmaya başladığını gösterdi. Özellikle Kıbrıs meselesinde, Türkiye’nin tezlerine daha önce yakın duran dört Türk devleti – Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan – bu kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 541 ve 550 sayılı kararlarına destek verdiklerini belirterek Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni diplomatik olarak tanıma yönünde adımlar attı.
Bu ülkeler, Türkiye’nin “Türk Dünyası” vizyonunu ikinci planda tutarak, AB’den gelen ekonomik ve siyasi avantajlara yöneliyor. Enerji sektörü, göçmen iş gücü, iç siyasi dengeler gibi yerel dinamikler de bu dış politika kararlarında etkili. Türkiye, Orta Asya ülkeleriyle olan tarihi ve kültürel bağlara fazla güvendiği için bu gelişmeleri önceden öngöremedi. Türk kardeşliği söylemi, somut diplomatik stratejilerin yerini almış olabilir.
KKTC’den Gelen Tepkiler: TDT’nin Ruhu Zedeleniyor
Türk Devletleri Teşkilatı’nda gözlemci üye statüsünde bulunan, hatta tam üyeliği zaman zaman tartışma konusu olan KKTC’nin Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, TDT üyesi bazı ülkelerin AB ve GKRY ile yakınlaşmalarının, KKTC’nin TDT’deki gözlemci üyeliğiyle başlayan bir sürecin parçası olduğunu belirtti. Tatar, bu gelişmelerin KKTC’nin konumunu tartışmaya açmak ve TDT ile ilişkilerinin zarar görmesi için atılan adımlar olduğunu ifade etti. Ayrıca, TDT üyesi ülkelere baskılar yapıldığını ve bu ülkelerin ekonomik ihtiyaçları nedeniyle bu tür adımlar attıklarını anladığını belirterek, KKTC Cumhurbaşkanı olarak kardeş ülkelerden talebinin KKTC ile de aynı şekilde ilişkilerini geliştirmeleri olduğunu söyledi.

Geleceğe Dair: Türk Dünyası Nereye Gidiyor?
Dört Türk devletinden gelen bu hamle, KKTC’nin uluslararası alandaki meşruiyet mücadelesini zora sokuyor. TDT ülkeleri Türkiye için kritik öneme sahip konularda ortak bir duruş sergilemediği sürece, örgütün uluslararası alandaki siyasi bütünlüğü zedelenmeye devam edecek; bu da uzun vadede telafisi güç sonuçlar doğurabilir. TDT’nin yalnızca sembolik bir yapı olarak kalmaması için siyasi uyum ve ortak dış politika vizyonunun tesis edilmesi şarttır. Aksi takdirde, bugün Kıbrıs meselesinde yaşanan ayrışma yarın başka krizlerde daha büyük kopuşlara zemin hazırlayabilir.
Orta Asya’daki Türk devletlerinin Kıbrıs konusundaki son tutumu, sadece diplomatik bir karar değil, aynı zamanda bir aidiyet ve kimlik sınavıdır. Bu sınavdan alınacak dersler, Türk dünyasının geleceği açısından belirleyici olabilir. Ortak geçmişi inkâr eden her adım, ortak geleceği zayıflatır. Gelecek süreçte karşılıklı güvenin yeniden inşası zaman alacağa benziyor.
Ahsen Nur Katırcıoğlu, Türkistan coğrafyası odaklı uluslararası ilişkiler alanında akademik ve saha temelli çalışmalar yürütmektedir. Prodüksiyon, tanıtım, editörlük ve içerik üretimi alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yayıncılık, akademik eğitim, medya çalışmaları ve dijital arşivleme projelerinde rol almıştır. İbn Haldun Üniversitesi’nde çift anadal öğrencisi olarak Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Yeni Medya ve İletişim bölümlerinde öğrenimini sürdürmektedir. İngilizce ve Arapça bilmektedir.

