Dünya ve İslam

 

İsrail’in Ölüm Siyaseti

Foto: © Eyad Baba, AFP

Share

İsrail, Filistin topraklarında uyguladığı politikalarla yalnızca askeri müdahale ya da fiziksel şiddet kullanmakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki yaşam ve ölüm süreçlerini merkezi bir kontrol altına almaktadır. Bu kontrol mekanizması, “nekropolitika” olarak adlandırılan bir yaklaşımla açıklanmaktadır.

Filistin’de Nekropolitika

Nekropolitika, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair karar verme gücünün, modern devlet egemenliğinin temel unsurlarından biri olduğunu savunan bir yaklaşım olarak tarif edilmektedir. Filistin’de uygulanmakta olan bu stratejiler, Filistinlilerin toplu yaşam haklarını, kültürel ritüellerini ve kolektif hafızasını derinden etkilemektedir.

Achille Mbembe’nin 2003’te yayımladığı “Necropolitics” adlı makalesi, modern devletlerin yalnızca yaşamı düzenlemekle kalmayıp aynı zamanda kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair mutlak kararları nasıl verdiklerini anlamaya olanak tanımaktadır. Mbembe, Michel Foucault’nun “biyopolitika” kavramına dayanarak, devletin egemenliğinin en uç noktasının ölüm üzerinde kontrol sağlamak olduğunu ortaya koymaktadır. Foucault, insan yaşamını korumaya yönelik müdahaleleri ele alırken, Mbembe bu düşünceyi genişleterek, devletin aynı zamanda toplumsal hafızanın, kültürel ritüellerin ve hatta ölüm süreçlerinin de kendi çıkarlarına uygun olarak düzenlenmesini savunmaktadır.

İsrail, Filistin’de uygulamakta olduğu politikalarla bu nekropolitik yaklaşıma somut bir örnek teşkil etmektedir. Filistin topraklarında devam etmekte olan askeri operasyonlar, abluka uygulamaları ve yerinden etme politikaları, Filistinlilerin yaşam haklarını ve toplumsal varlıklarını sistematik olarak kısıtlamaktadır. Aynı zamanda, öldürülen Filistinlilerin cesetlerinin ailelere belirli koşullar altında iade edilmesi, cenaze törenlerinin saat ve katılımcı sayısının kısıtlanması gibi uygulamalar, ölüm ve yas süreçlerini tamamen devletin kontrolüne bırakmaktadır. Böylece, Filistinliler “yaşayan ölüler” statüsüne itilmekte, yaşam ve ölüm arasındaki doğal denge devlete ait çıkarlar doğrultusunda yeniden biçimlendirilmektedir.

Ölüm Üzerindeki Kontrol Mekanizmaları 

İsrail, Filistin’deki askeri müdahaleler sırasında Filistinlilerin öldürülmesinin ötesinde, ölüme dair süreçleri de planlı biçimde yönetmektedir. Örneğin, İsrail tarafından öldürülen Filistinlilerin cesetleri ailelere ancak belirli şartlar altında iade edilmektedir. Bu şartlar arasında cenaze törenlerinin gece yapılması, törene katılacak kişi sayısının sınırlanması ve bazen de cesetlerin dondurularak uzun süre bekletilmesi yer almaktadır.

 Bu uygulamalar, Filistinlilerin kendi kayıplarını saygı çerçevesinde topluca yas tutmalarını imkânsız hale getirmektedir. Böylece hem bireysel acılar hem de toplu hafıza, devlete ait bu ölüm kontrol mekanizmalarıyla “dondurulmaktadır.” İsrail, bu yöntemle, Filistinlilerin yaşam ve ölüm ritüelleri üzerinden kimin “değerli” sayılacağına dair mutlak bir otorite kurmaktadır. Bu durum, yalnızca canlıların değil, hatta ölülerin bile devletin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı anlamına gelmektedir. Mbembe’nin de belirttiği gibi, “ölüm üzerinde kontrol” sağlamak, devletin egemenliğinin en uç ifadesi olarak görülmektedir.

Mekânsal, Ekonomik ve Görsel Denetim

İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejilerin sadece ceset yönetimiyle sınırlı kalmadığı, mekânsal ve ekonomik kısıtlamalarla da desteklendiği söylenmektedir. Filistinlilere uygulanan ablukalar, seyahat izinlerindeki sıkı kontroller ve temel hizmetlere erişimde yaşanan zorluklar, toplumun serbestçe var olmasını engellemektedir. Bu mekânsal kısıtlamalar, Filistinlilerin yaşam alanlarını daraltmakta, onları hareket özgürlüğünden mahrum bırakmakta ve böylece ekonomik olarak yoksullaştırmaktadır. 

Ekonomik kaynaklara erişimin kısıtlanması, sağlık, eğitim ve diğer temel hizmetlerin yetersiz kalmasına neden olmaktadır. İsrail, bu ekonomik baskılar aracılığıyla, Filistin’de hangi grupların yaşam hakkının korunacağını ve hangilerinin sistematik olarak dışlanacağını belirlemektedir. Bu durum, Filistinlilerin sadece fiziksel olarak değil, kültürel ve toplumsal anlamda da “ölüme terk edilmiş” bir hâle gelmesine yol açmaktadır.

Görsel denetim de bu stratejilerin önemli bir parçası olarak öne çıkmaktadır.

 Güvenlik kameraları, ayrım duvarları ve kontrol noktaları gibi araçlar, Filistinlilerin hareketlerini sürekli izlemekte, aynı zamanda ölüm ve yas süreçlerini de devletin belirlediği şartlara bağlamaktadır. Cenaze törenlerine katılımın sınırlandırılması, törenlerin geç saatlere ertelenmesi gibi uygulamalar, Filistinlilerin acılarını kolektif olarak paylaşmalarını zorlaştırmaktadır.

Medya aracılığıyla yayılan görüntüler ise Filistinlilerin ölümü ve yaşamakta oldukları acı, belirli bir çerçeveye oturtulmaktadır; bu durum, onların uluslararası kamuoyunda “değersiz” olarak algılanmasına katkı sağlamaktadır. Görsel denetim, aynı zamanda, devletin ölüm siyasetinin sembolik boyutunun uluslararası arenada nasıl sunulmakta olduğunu da etkilemektedir.

Filistinlilerin yaşam alanlarına uygulanmakta olan bu mekânsal ve ekonomik kısıtlamalar, devlete ait tüm denetim unsurlarının bir araya gelmesiyle, Filistinlilerin yaşamlarının her aşamasını kontrol altına almaktadır. Bu kontrol mekanizması, yalnızca askeri müdahaleler aracılığıyla değil, aynı zamanda günlük yaşamın düzenlenmesi, toplumsal hafızanın yeniden inşası ve kültürel ritüellerin kısıtlanması gibi daha ince detaylar üzerinden de işlemektedir. Devlet, bu sayede; kimin yaşayacağını, kimin öleceğini ve ölüm sürecinin nasıl gerçekleşeceğini detaylıca planlamaktadır.

Direniş ve Alternatif Politikalar

Filistinliler, devletin uygulamakta olduğu nekropolitik stratejilere karşı organize şekilde direnmektedir. Topluluklar, aileler ve sivil örgütler, devletin belirlediği kısıtlamaları reddederek, toplu yas törenleri, sokak protestoları, gösteriler ve sosyal medya kampanyaları ile acılarını ve direnişlerini görünür hale getirmeye çalışmaktadır. Bu toplu direniş pratikleri, Filistinlilerin yalnızca bireysel acılarını değil, aynı zamanda ulusal kimliklerini ve toplumsal dayanışmalarını yeniden tesis etme çabasını da yansıtmaktadır. 

Topluca düzenlenen cenaze törenleri, Filistinlilerin kayıplarını kolektif hafızaya kazandırmakta ve devletin ölüm siyasetine karşı bir başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Böylece, devletin uygulamakta olduğu görsel ve sembolik denetime karşı alternatif anlatılar üretilmekte; bu da uluslararası kamuoyunun Filistinlilerin yaşadığı adaletsizliği daha iyi anlamasına yardımcı olmaktadır.

Direniş, fiziksel eylemlerle sınırlı kalmamaktadır. Filistinliler, kültürel ve sembolik alanda da devletin ölüm kontrol mekanizmalarına karşı alternatif uygulamalar geliştirmektedir. Örneğin, sokak sanatı, graffiti, anma etkinlikleri ve sosyal medya üzerinden yayılan karşı anlatılar; devletin medyada sunduğu resmi anlatının aksine, Filistinlilerin acısını, yaşadıkları mücadeleyi ve toplumsal direnişi yeniden inşa etmektedir. Bu alternatif pratikler hem yerel hem de uluslararası düzeyde Filistinlilerin yaşam haklarının ve kültürel varlıklarının yeniden tesis edilmesi için umut vaat etmektedir.

Ayrıca, ekonomi ve sosyal hizmetlerin de geliştirilmesi, bölgedeki insan haklarının korunması açısından kritik öneme sahiptir. Ekonomik baskılara ve mekânsal kısıtlamalara karşı uluslararası toplumun daha aktif müdahaleleri, Filistinlilerin yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve devletin ölüm siyasetinin azaltılması konusunda önemli adımlar atılmasını sağlamaktadır. Filistinlilerin kendi koşullarını belirleme hakkının yeniden tesis edilmesi, sadece askeri müdahale değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik özgürlüğün sağlanmasıyla mümkün olmaktadır.


İsrail Nekropolitik Stratejileri ve Filistin

İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejiler, kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine dair mutlak kararı yalnızca askeri güçle değil; mekânsal, ekonomik ve görsel denetimle de desteklenen çok boyutlu bir kontrol mekanizmasıyla hayata geçirmektedir. Cesetlerin dondurulması, cenaze törenlerinin kısıtlanması, hareket özgürlüğünün engellenmesi ve uluslararası medyada yayılan kontrollü görüntüler; hepsi Filistinlilerin yaşamları üzerinde derin etkiler yaratmaktadır. Bu uygulamalar, Filistinlilerin yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel, sembolik ve ekonomik açıdan da “ölüme terk edilmiş” varlıklar haline gelmesine yol açmaktadır.

Filistinliler, devletin uygulamakta olduğu bu ölüm siyasetine karşı organize olarak direniş gösterirken, toplu yas törenleri ve alternatif görsel anlatılar üretmektedir. Bu direniş, sadece bireysel acıların paylaşımı olarak kalmamakta; aynı zamanda uluslararası kamuoyunun dikkatini çekme, adalet arayışı ve ulusal kimliğin yeniden tesis edilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Gerçek özgürlük ve insan onuruna yakışan bir yaşamın mümkün olması için, devletlerin yaşam ve ölüm üzerinde uygulamakta olduğu bu geniş kapsamlı kontrol mekanizmalarının sorgulanması ve kırılması gerekmektedir.

Sonuç itibarıyla, İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik uygulamalar, Filistinlilerin yaşam sürecini, kültürel ritüellerini, toplumsal hafızasını ve ekonomik olanaklarını derinden etkileyen, devletin egemenliğinin en uç noktasını temsil etmektedir. Bu durum, bölgedeki adaletsizliğin ve baskının uluslararası alanda yeniden tartışılması gerektiğini göstermektedir. Herkesin yaşam ve ölüm üzerinde sahip olması gereken temel hakların korunabilmesi, bu tür ölüm kontrol mekanizmalarının kaldırılması ve alternatif, insancıl politikaların geliştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

 Filistinlilerin organize direnişi ve uluslararası toplumun duyarlılığı, bu adaletsiz uygulamaların kırılması için atılacak adımların temelini oluşturmaktadır.

İsrail’in Filistin’de uygulamakta olduğu nekropolitik stratejiler, birey ve toplum üzerinde yarattığı acıların ötesinde, uluslararası hukuk, insan hakları ve evrensel adalet anlayışının da ciddi sorgulanmasına neden olan derin bir kontrol sistemini yansıtmaktadır. Bu kontrol, yaşam ve ölüm süreçlerinin her alanında kendini gösterirken, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme gücünü tamamen yok saymaktadır. Bu noktada, uluslararası kamuoyunun, insan hakları savunucularının ve bölgedeki direniş hareketlerinin desteğiyle daha özgür, eşitlikçi ve adaletli bir yaşam düzeni için somut adımlar atılması kaçınılmaz görünmektedir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale