Dünya ve İslam

 

İran-İsrail Savaşı Sonrası Ortadoğu’da Yeni Güç Dengesi

Share

İsrail Ne Kazandı Ne Kaybetti?

1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Birinci Siyonist Kongre, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması hedefini ilan etmiştir. Bu hedef, Siyonizmin önde gelen kurucu ideolog ve siyasetçisi Theodor Herzl’in Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabında ortaya koyulmuştur.

 Herzl, kitabında bölgede mevcut olan yerli Arap (Müslüman ve Hristiyan) nüfusun yerinden edilmesi veya öldürülmesiyle, etnik temizlik doğrultusunda bir Yahudi devleti kurulması gerektiğini ifade etmiştir. Herzl’in takipçileri olan ve çoğunluğu Avrupa kökenli olan Siyonistler (Aşkenazlar), bu hedef doğrultusunda Filistin’e gelerek silahlı güç ve teröre dayalı bir devlet kurma çabası içine girmiştir. İsrail’in eski cumhurbaşkanlarından Rivlin’in, “Kraliçe Elizabeth ile aramızdaki ilişki biraz zordu, çünkü o hepimizin ya terörist ya da teröristin çocuğu olduğuna inanıyordu” ifadesi, İsrail ile şiddet ve terör arasındaki bağı ortaya koymaktadır. 

İsrail’in kurucu liderlerinden David Ben-Gurion, Yahudi devletinin bölgedeki Arap halkları tarafından kabul edilmeyeceğini, bu nedenle Haçlılar örneğinden yola çıkarak uzun süreli silahlı bir mücadelenin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. İsrail’in kuruluş süreci, Herzl ve Ben-Gurion’un fikirleriyle uyumlu biçimde; askeri güç, terör ve etnik temizlik ekseninde şekillenmiş; devletin inşası ve bekası büyük ölçüde güvenlik paradigması üzerine oturtulmuştur.

İsrail’i kuran Siyonist siyasetçiler yalnızca Filistinli yerli halkı hedef olarak görmemişlerdir. 

Buna ek olarak, bölgedeki askeri ve siyasi açıdan güçlü Arap devletlerinin zayıflatılmasını, parçalanmasını ve etkisizleştirilmesini hedef olarak benimsenmişlerdir. Kurulduğu ilk on yıllardan itibaren İsrail, bu hedefini gerçekleştirmek için ilk olarak Mısır olmak üzere Irak, Suriye ve Lübnan gibi devletlerin askeri kapasitelerini ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Mısır’ın 1978 Camp David Anlaşması ile Filistin davasından çekilmesi ve ABD hegemonyasına dahil olması, İsrail açısından büyük bir diplomatik ve stratejik zafer olmuştur. 

Ardından ABD müdahaleleriyle Irak’ın (2003) ve Libya’nın (2011) çökmüştür. Bu olayların akabinde Suriye, 2011 sonrası iç savaş sebebiyle zayıflamıştır ve bu durumun sonucunda Suriye, İsrail için bir direniş hattı ve askeri tehdit olmaktan çıkmıştır. Bütün bu gelişmeler sonrası, İsrail, Ortadoğu’da kendisini tehdit olarak gördüğü milliyetçi ve Batı egemenliği dışında kalan sistem dışı Arap rejimlerini etkisiz hâle getirme hedefini büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Ortadoğu coğrafyasında yalnızca İsrail’in değil, ABD ve Avrupa hegemonyasının da pekişmesini sağlamıştır. Yaşanan bu süreç sonrası İsrail ve ABD egemenliğine karşı Ortadoğu’da direniş ekseni olarak yalnızca İran ve İranla bağlantılı direniş örgütleri (Hizbullah, Hamas, Husiler gibi) kalmıştır.

7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen El Aksa Tufanı Operasyonunun ardından İsrail, ABD ve Avrupa desteğiyle bölgedeki direniş örgütleri ve İran’a karşı askeri saldırılarına başlamıştır. İsrail, ilk olarak Gazze’de Hamas ve Filistinlilere hiçbir savaş hukukunu dikkate almadan saldırmış ve soykırım suçu işlemiştir. Bu olayın akabinde Hizbullah’ın askeri kapasitesini hava gücüyle zayıflatmıştır. İsrail, Suriye’de yaşanan iç savaşı fırsat bilerek Suriye’nin askeri kapasitesini de ortadan kaldırmıştır. Bu üç aşama esnasında İsrail, güçlü askeri direniş ve cevapla karşılaşmamıştır. Askerî açıdan avantajın kendisinde olduğunu düşünen İsrail, kuruluşun günümüze kadar olan süreçte en güçlü askeri ve stratejik konjonktüre sahip olduğuna kanaat getirerek, son ve en zorlu hedef olarak gördüğü İran’a saldırılarını başlatmıştır.

İsrail’in 13 Haziran 2025 tarihinde İran’a yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırılar ve suikast girişimleri, Tahran’ın askeri kapasitesini zayıflatmakla birlikte, onu tamamen devre dışı bırakmamıştır. Ancak, İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın da ifade ettiği gibi, İsrail’in amacı, İran’ı Lübnan gibi sınırlı askeri yeteneklere ve zayıf bölgesel etkiye sahip bir aktöre dönüştürmektir. Bu bağlamda İsrail’in Ortadoğu’daki bütün rakiplerini “Lübnanlaştırma” stratejisi doğrultusunda zayıflatmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Diğer bir deyişle, İsrail, bölgedeki devletleri ordusuzlaştırma ve direniş örgütlerini ortadan kaldırma politikası izlemektedir. Böylece bölgede hegemon güç haline gelerek, yeni bir Ortadoğu siyasi habitatı yaratmayı hedeflemektedir. 

Özetle, bütün bu süreçlerin ardından İsrail, güncel durum itibariyle tarihsel hedeflerine en çok yaklaştığı bir döneme girmiştir: 

Mısır, Irak, Libya ve Suriye gibi geleneksel Arap güç merkezlerinin etkisizleştirilmiş ya da rejim değişikliklerine maruz kalmıştır; Filistinliler, İsrail’in nihai hedefi olan soykırıma uğramaktadır; direniş örgütleri askerî açıdan büyük ölçüde çökertilmiş ve bağlantı noktaları ortadan kaldırılmıştır; İran ise askeri ve siyasi olarak baskı altına alınmış ve zayıflatılmıştır. Bu gelişmelerin ortak paydası, İsrail’in bölgede kendisine rakip olabilecek tüm aktörleri ya doğrudan askeri güçle ya da ABD aracılığıyla etkisizleştirmesidir. 

Yukarıda ifade edildiği üzere, İsrail güncel durum itibariyle tarihsel stratejik hedeflerine büyük ölçüde yaklaşmıştır. Fakat 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in kırılganlığı da aynı ölçüde belirginleşmiştir. Özellikle İran-İsrail Savaşı sonrası, İsrail’in teknolojik ve istihbarı üstünlüğünün İran füzeleri karşısında mutlak bir güvenlik sağlayamadığı ortaya çıkmıştır. İran’ın yalnızca gelişmiş füze askeri altyapısı ile İsrail’e karşı direnç ve caydırıcılık gösterebilmesi, İsrail’in savunma derinliğindeki zafiyeti ortaya koymaktadır. 

İran’ın başarılı füze saldırıları, İsrail’in “güç üzerinden varlık” stratejisinin zayıf yönlerini açığa çıkarmaktadır. 

Ayrıca, İsrail’in içinde demografik, siyasal ve toplumsal kırılmaların yoğun olarak yaşandığı bir süreçten geçtiği gözlenmektedir. Buna ek olarak, dünya genelinde İsrail aleyhine, Filistin lehine geniş bir kamuoyu desteği görülmektedir. Bu durum, İsrail’in bir diğer zafiyetini, yani söylem üstünlüğünü Filistinlilere kaptırmasını beraberinde getirmektedir.

Sonuç olarak, İsrail; Herzl ve Ben-Gurion’un vizyonu doğrultusunda, askeri stratejiye dayalı bir devlet modeliyle Ortadoğu’da savaşlara, kaosa ve istikrarsızlığa yol açmış ve rakiplerini zayıflatmıştır. İsrail açısından bu tablo hedefler ile uyumlu ve olumludur. İsrail açısından Suudi Arabistan, Ürdün ve BAE gibi devletler, ABD müttefiki olmaları sebebiyle İsrail için bir tehdit olarak görülmemektedir. 

Tam tersine, bu devletler, İsrail’in savunulmasına katkı sağlamaktadır. Fakat İsrail lehine olan bu siyasi konjonktür, İran ile yaptığı savaşta gösterdiği üzere, savunmasındaki kırılganlıkları ortaya çıkarmıştır. İsrail, savunma derinliğine sahip olmaması sebebiyle Suriye gibi bir haftada çökebilecek bir yapıdadır, İran ile savaş bu durumu belirginleştirmiştir. Ayrıca İsrail heterojen ve içinde derin çatışmaların olduğu bir toplumsal yapıya sahiptir. Bunlara ek olarak, savunma ve saldırı kabiliyetleri dışa bağımlıdır. Gelecekte Ortadoğu’daki yeni düzenin şekillenmesi, İsrail’in bu kırılganlıkları ne ölçüde yönetebileceğine ve müttefiki konumundaki Arap rejimlerini tamamen karşısına alıp almamasına bağlıdır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale