Yazar: Greg Pence
Çeviri: M. Hulusi Cengiz
Donald Trump’ın 2025 sonbaharında Gazze savaşını sona erdirmek amacıyla sunduğu yirmi maddelik plan, yüzeyde Orta Doğu’da barış ve yeniden yapılanma için bir çerçeve sunuyor gibi görünse de; yakından incelendiğinde bir barış girişimi değil, yeni bir jeopolitik mühendislik projesi olduğu anlaşılıyor. Amacı, çatışmayı sona erdirmek değil, Orta Doğu’daki güç dengesini ve toprakları İsrail lehine yeniden şekillendirmektir. Gerçekte, bu plan, önceki Washington planlarıyla benzer şekilde, Siyonizm’in siyasi tarihinde önemli bir yeri olan “Büyük İsrail” kavramının diplomatik bir yansımasından ibarettir. Gazze’nin yeniden inşası ve yönetimi için mekanizmalar öneriyor gibi dursa da, pratikte İsrail’in Filistin toprakları ve çevresindeki bölgelerdeki nüfuzunun yerleşmesine ve kurumsallaşmasına yol açmaktadır.
Trump’ın planı üç ana unsura dayanıyor gibi görünüyor: güvenlik, yeniden yapılanma ve geçiş yönetimi. Ancak, bu planın güvenlik bölümü, her iki taraf için de karşılıklı güvenlik sağlamak yerine, İsrail’in güvenliğini her düzeyde güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Filistin direniş gruplarının silahsızlandırılması ve Gazze sınırları boyunca uluslararası güçlerin konuşlandırılması, güvenlik kontrolünün Tel Aviv’le uyumlu ya da ona tabi yapılara devredilmesi anlamına gelir. Bu mekanizma barış garantisi olarak sunulsa da, gerçekte Filistin egemenliğini zayıflatır ve işgalin çok taraflı bir kisve altında sürmesine olanak tanır. Bu tür bir yaklaşım, geçmişte bölgesel çatışma sonrası anlaşmalarda görülmüş ve nihayetinde mevcut statükonun istikrara kavuşmasına yol açmıştır.
İkinci ana unsur olan yeniden yapılanma, Arap yatırımlarını ve projelerin uluslararası konsorsiyumlar tarafından yönetilmesini vurgulamaktadır. Ancak, önerilen ekonomik yapının içinde, İsrail’in teknoloji, altyapı ve lojistik alanındaki kontrolü belirgin bir şekilde ön planda yer alır. Bu durum, yeniden yapılanmayı Gazze’nin İsrail’e ekonomik bağımlılığını pekiştiren bir araca dönüştürmektedir. Eleştirel bir bakış açısıyla, bu yeniden yapılanma çerçevesi insani bir amaç taşımaktan çok, “neoliberal barış” olarak adlandırılabilecek bir sürecin aşamalarından biridir; kontrollü ekonomi aracılığıyla siyasi genişleme sağlamayı hedefleyen bir barıştır. Başka bir deyişle, planın ekonomik hükümleri, bölgesel iş birliği gibi görünen yapılar altında, Gazze ekonomisini İsrail’in nüfuzunu genişletmesinin öncüsü haline getiren bir yapı ortaya koymaktadır.
Geçiş Yönetimi ve Hedefleri
Geçiş yönetimi ise, planın en belirsiz ama aynı zamanda en önemli bölümünü oluşturur. Plan, “tam istikrar” sağlanana kadar Gazze’nin uluslararası bir organ tarafından yönetilmesini öngörmektedir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, bu model, ulusal egemenlik veya iç seçim mekanizmaları olmadan işleyen bir tür gayrı resmi vesayet teşkil eder. Geçiş yönetimi olarak nitelendirilse de, tarihsel emsaller, Orta Doğu çatışmalarındaki geçici yapıların genellikle kalıcı düzenlere dönüştüğünü göstermektedir. Dolayısıyla, bu plandaki “geçiş” kavramı, daha doğru bir şekilde Filistin egemenliğinin askıya alınması olarak tanımlanabilir; bu askıya alma, yeni toprak kontrolü biçimlerinin istikrara kavuşması için zemin hazırlamaktadır. Bu şekilde, geçiş hükümleri, İsrail ve müttefiklerinin Gazze’nin idari yapısında uzun vadeli varlıklarını güvence altına almak için akıllıca bir fırsat sunmaktadır.
Planın iç yapısının ötesinde, onu çevreleyen jeopolitik bağlam da Büyük İsrail projesiyle daha derin bağlantılar ortaya koymaktadır.
Trump’ın Orta Doğu Stratejisinin Alt Metni
Son yıllarda, ABD’nin Orta Doğu’daki dış politikası dengeli bir arabuluculuk modelinden uzaklaşıp, stratejik müttefiklerine fayda sağlayan bir kriz yönetimine dönüşmüştür. Bu bağlamda Trump’ın planı, İsrail’in Gazze Savaşı sırasında yarattığı yeni saha gerçekliklerini meşrulaştırmaya yönelik bir adımdır. Güvenlik yetkilerinin devredilmesi, fiili sınırların resmileştirilmesi ve mültecilerin geri dönüş olasılığının ortadan kaldırılması, Büyük İsrail fikrinin mantığıyla örtüşmektedir: toprak genişlemesi, demografik kontrol ve çevre üzerindeki siyasi hegemonya. Bu modelin izleri sadece Filistin’de değil, aynı zamanda Washington’ın Lübnan, Suriye ve Ürdün politikalarında da görülebilir.
Planın eleştirel analizinde önemli bir diğer unsur, kullanılan dil ve söylemin ideolojik işlevselliğidir. “Sürdürülebilir güvenlik”, “bölgesel yeniden yapılanma” ve “ortak yönetim” gibi kelimeler olumlu çağrışımlar yapar, ancak söylem analizi açısından bunlar ideolojik bir amaca hizmet eder. Bu dil, uluslararası kamuoyunu, barış adı altında egemenliğin devamını gizlediği bir durumu kabul etmeye ikna etmeyi amaçlar. Gerçekte, plan, katı politikaları örtbas etmek için yumuşak kavramlar kullanır. Uluslararası ilişkilerde “hegemonyaya dayalı barış” olarak bilinen bu teknik, açık bir işgale gerek kalmadan gücü yeniden üretmek için etkili bir araçtır. Dolayısıyla, planda kullanılan terimler, egemenlik stratejisinin bir parçası olarak karşımıza çıkar.
Planın sahadaki etkilerinin analizi, bu yorumları doğrulamaktadır. Güvenlik ve ekonomik hükümlerinin, resmi onaydan önce bile uygulanması, Gazze ve Batı Şeria’daki güç dengesini değiştirmiştir. Yerel kurumlar, yeni uluslararası yapılar karşısında zayıflamış ve Filistin siyasi diyaloğu fiilen devre dışı bırakılmıştır. Bu gelişmeler, planın bir kriz çözüm aracı değil, siyasi gerçekliği İsrail lehine kademeli olarak değiştirmeyi amaçlayan bir araç olduğunu göstermektedir. Bu gidişat devam ederse, orta vadede İsrail’in yalnızca işgal altındaki toprakları kontrol etmekle kalmayıp, aynı zamanda daha geniş bir Orta Doğu denklemine de hakim olduğu bir bölgesel düzenin istikrarına tanık olabiliriz. Bu senaryoda, coğrafi sınırlar yerini etki ve bağımlılık sınırlarına bırakır; tıpkı yıllardır Büyük İsrail teorisinde çizilen imaj gibi.
Trump’ın yirmi maddelik planı, dışarıdan bakıldığında, kanlı bir savaşı sona erdirmek için yapılan bir girişim gibi görünse de, aslında bir barış anlaşmasından çok, İsrail’in hakimiyetini pekiştirmeye yönelik siyasi bir açıklamadır. Diplomatik dil kullanarak, barışı iktidarı yeniden üretme aracı haline getiren bir mekanizma kurmaktadır. Güvenlikten yeniden yapılanmaya ve geçiş yönetimine kadar her madde, nihayetinde İsrail’in konumunu güçlendirirken, Filistin egemenliğini zayıflatır. Bu plan, özünde uzlaşmaya değil, kontrole dayanır.
Ortadoğu’daki başarısız barış inşası çabalarının tarihi bize bir şey öğrettiyse, o da eşitsizlik ve hegemonyaya dayalı hiçbir planın kalıcı barışa yol açamayacağıdır. Trump’ın yirmi maddelik planı da bu kuralın bir istisnası değildir; çatışmayı sona erdirmekten öte, İsrail’in daha büyük, daha güçlü ve jeopolitik olarak daha yerleşik olduğu bir bölgesel düzenin inşasına yönelik yeni bir adımdır. Dolayısıyla, bu planın sonu değil, Büyük İsrail hayalini gerçekleştirme yolunda bir durak olduğunu söylemek mümkündür. Bu hayal, artık her zamankinden daha gerçeğe yakın ve geçici bir barış kisvesi altında gizleniyor.

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

