Dünya ve İslam

 

Teröre Karşı Savaş’a Elveda, Arap Egemenliğine Karşı Savaşa Merhaba

Share

Yazar: Ali Ahmedi

Çeviri: M. Hulusi Cengiz

Washington, 11 Eylül sonrası istikrarı parçalanmayla takas etti ve İsrail’i güçlendiren, Batı Asya’daki Arap egemenliğini ortadan kaldıran bir kampanya başlattı.

Washington, Batı Asya’daki bölgesel güçler arasında rekabeti dengelemeye yönelik onlarca yıllık stratejisini bozdu. Bunun yerine, İsrail işgal devletine sağladığı tam kapsamlı askeri, diplomatik ve istihbarat desteğiyle bölgeyi istikrarsızlaştırmayı tercih etti.
11 Eylül sonrası yıllar ABD öncülüğündeki rejim değişikliği ve ulus inşasıyla tanımlanırken, günümüz stratejisi devlet parçalama ve yönetim erozyonu ile tanımlanıyor.
Bu dönüşüm, İsrail’in yeni cüretinde en açık şekilde kendini gösteriyor. Biden yönetimi yetkilisi Amos Hochstein, Tel Aviv’i “Orta Doğu’nun mutlak, ezici ve baskın askeri hegemonu” ilan etti. İsrail, yalnızca son birkaç gün içinde Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen ve ilk kez ABD yanlısı Katar’ı bombaladı.

İmparatorluk Tarafından Silahlandırılan Bir Hegemon

Bu ifade, işgalci devletin Batı’nın askerî, ekonomik ve diplomatik altyapısına tamamen bağımlı olduğunu kasten gizleyen bir kurgudur. Gerçek bir bölgesel hegemon, bağımsız güç yansıtır. Oysa İsrail, varlığını sürdürmek için Washington’a bağımlı olan, Batı politikasının silahlı bir uzantısıdır; bu durum, İran’a karşı yürütülen 12 günlük savaşta da açıkça görülmüştür.

Batı’dan gelecek olası tepkileri gözeten Arap ülkeleri ve Türkiye, Tel Aviv’le sıcak bir çatışmaya girmekten kaçınıyor. Oysa Tel Aviv, Irak ve Suriye üzerinde ABD’nin kontrolündeki hava sahasından, ABD yapımı füzeler fırlatıyor; bu füzeler havada Amerikan tankerleri tarafından ikmal ediliyor ve ABD’nin uydu hedefleme sistemleriyle yönlendiriliyor.

İran’la savaşı sırasında işgalci devlet, aslında Çin’in olası bir saldırısına karşı Tayvan’ı savunmak için ayrılmış olan Amerikan önleyici füze stoklarını büyük miktarda tüketti. ABD Başkanı Donald Trump döneminde olduğu gibi, Hochstein’in Biden yönetimindeki görev süresinde de İsrail, Batı’nın bölgedeki parçalama politikasının bir uzantısı olarak hareket ediyor. Almanya Şansölyesi Merz’in açıkça ifade ettiği üzere, İsrail Batı’nın “kirli işlerini” üstleniyor. Washington artık güçlü Arap devletlerini bile harcanabilir veya engelleyici olarak görüyor. ABD elçisi ve Trump’ın yakın sırdaşı Tom Barrack, güçlü Arap yönetim yapılarının “İsrail için bir tehdit” olarak değerlendirildiğini itiraf etti.

Bu, işgal devletinin hareket özgürlüğünü önceliklendirme yönünde bilinçli bir tercihi yansıtıyor; bu tercih, Arap egemenliği veya istikrarının önüne geçiyor. Basra Körfezi ve Levant başkentleri, iç kamuoyundaki öfkeyi yatıştırmak amacıyla yapılan gösterişli kınamalarına rağmen, Tel Aviv’e hayati derecede ihtiyaç duyulan yakıt ve silahları sağlamaya devam etmeleri için baskı altında tutuluyor.

Eskiden ABD, Basra Körfezi ve Levant bölgesinde kontrollü çatışma ve nispi istikrar peşindeydi. Şimdi ise, Arap devletlerini zayıflatmayı, hatta parçalanmalarını açıkça hedefleyerek İsrail’in mutlak üstünlüğünü sağlamaya çalışıyor.

Doha Operasyonu: Yeni Bir Emsal

9 Eylül’de Doha’da Hamas heyetine yönelik İsrail hava saldırısı bir dönüm noktasını işaret ediyor. Heyet, o sırada ateşkes görüşmeleri yürütüyordu ve saldırı Katar topraklarında gerçekleşti – bu, ABD müttefikinin egemenliğinin açık bir ihlali anlamına geliyor. İsrail saldırısı, Gazze’deki son ABD ateşkes önerisini görüşmek için bir araya gelen üst düzey Hamas lideri Halil el-Hayya ve diğer yetkilileri hedef aldı. Hayya’nın oğlu ve dört alt rütbeli Hamas üyesi öldürüldü; ancak Hayya ve diğer üst düzey yetkililer sağ kaldı. Yasadışı saldırıda bir Katar güvenlik görevlisi de hayatını kaybetti. Sonuç olarak altı kişi hayatını kaybetti.

Aktif müzakereler sürerken gerçekleştirilen bu küstah eylem, ABD’nin yönettiği diplomasi çerçevesini altüst etti. Tel Aviv, Doha’yı uyarmadı. Başkan Trump saldırıdan “çok mutsuz” olduğunu iddia etse de, İbranice kaynaklar ABD’nin önceden bilgilendirildiğini ve hatta saldırıyı onayladığını bildirdi. Beyaz Saray yetkilisi AFP’ye, “Önceden bilgilendirildik” dedi. Trump da dahil ABD yetkilileri, daha sonra Katar’a “geç bir uyarı” verdiklerini iddia etti. Katar Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise, Doha’nın Washington’dan gelen çağrıyı bombalar patlarken aldığını söyledi. “Amerikalıların saldırıdan önce bizi bilgilendirdiğini tamamen reddediyorum. İsrail’in eylemi bir terörist saldırıdır,” diyerek saldırıya dair herhangi bir ön uyarı aldıklarına ilişkin iddiaları yalanladı. Trump, Doha’ya “böyle bir şey bir daha topraklarında yaşanmayacak” teminatı verdiğini söylese de, ABD’deki İsrail Büyükelçisi Yechiel Leiter, Tel Aviv’in, hayatta kalan Hamas liderlerinin başarılı bir şekilde öldürülmesini sağlamak için Katar’a tekrar saldırabileceğini belirtti. Fox News’e verdiği demeçte, “Bu sefer başaramadıysak, bir dahaki sefere başaracağız,” dedi.

BAE, Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Avrupa ülkeleri de tepkilere katıldı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Jasem el-Budaiwi saldırıyı “alçakça ve korkakça bir eylem” olarak kınadı ve konseyin Katar’ın yanında olduğunu vurguladı. BM de saldırıyı egemenliğin açık bir ihlali olarak kınadı.
Saldırının zamanlaması ve yeri, Hamas’ın siyasi liderlik karargahının Doha’nın diplomatik bölgesi olan West Bay Lagünü’nde bulunması, yalnızca güvenilir diplomasiye dair tüm yanılsamaları yerle bir etmekle kalmadı. Aynı zamanda Washington’ın Arap müttefik egemenliğini Tel Aviv’in askeri hedeflerine tamamen tabi kıldığını da gözler önüne serdi. Katar ABD’nin NATO üyesi olmayan tek askeri müttefiki; ancak Washington, İsrail uğruna müttefiklerini ne ölçüde feda etmeye razı olabilir?

Yeni Bir Strateji: İstikrardan Parçalanmaya

Lübnan ve Suriye, bu stratejinin nihai halini gözler önüne seriyor: Anlamlı egemenliklerinden yoksun bırakılmış, dış ve iç krizlerle kan kaybeden ve düzenli olarak İsrail bombardımanına maruz kalan yarı yönetilen bölgeler. Bu devletler, sonsuz tavizlere zorlanırken, Tel Aviv onlara gökyüzünü kimin kontrol ettiğini hatırlatmak için düzenli aralıklarla “çimleri biçiyor.”

Yeni ABD doktrinine göre amaç zafer değil, felçtir. Tercih edilen sonuç; yalnızca askerî hakimiyet değil, devlet işleyişinin, yönetimin, güvenliğin ve diplomasinin sürekli olarak bozulması. Washington, amacın uyumlu rejimler kurmak olduğu Terörle Savaş planını terk etti. Şimdi amaç, Batı çıkarlarına düşman veya tarafsız kabul edilen herhangi bir devlette yönetimin kendi içinde tutarlı olmasını engellemektir.
Washington’ın, İran’ın artan caydırıcılık kapasitesi ve ittifak ağı konusundaki hayal kırıklığı da bu değişimi hızlandırdı. Direniş Ekseni, Washington’ın Çin ve Rusya ile yüzleşmeyi umduğu bir dönemde hem ABD’nin hem de İsrail’in manevra kabiliyetini kısıtladı. Bu eksen hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bunun yerine ABD, Batı Asya’ya odaklandı. Ancak bu kez radikal derecede yıkıcı bir taktikle.

7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı Operasyonu bu dönüşümü açığa çıkardı. Hamas’ın koordineli eylemine karşılık olarak Washington artık siyasi çözüm yollarını destekliyormuş gibi bile davranmadı. Tel Aviv’i silah, istihbarat ve diplomatik dokunulmazlıklarla doldurdu. Böylece müzakereli bir sonuca değil, Gazze’nin azami yıkımına ve dolayısıyla Filistin yönetiminin çözülmesine teşvik etti.
Avrupalı güçler de aynı çizgiye geldi. Fransa, Filistin devleti konusundaki kamuoyundaki tavrına rağmen, İsrail’e silah ihracatını eşi benzeri görülmemiş seviyelere çıkardı. Artık söylem ve gerçeklik tamamen birbirinden ayrılıyor.

Stratejik Kuşatma, Sömürgeci Genişleme

İran’ın işgal devleti etrafındaki hareketleri silahlandırarak on yıllar boyunca sürdürdüğü kuşatma stratejisi, işlevsel bir caydırıcılık ağı oluşturdu. Ancak Batı medyası ve müttefik Arap devletleri bunu istikrarsızlaştırıcı olarak tasvir etti. Buna karşılık Tel Aviv’in saldırganlığını tepkisel olarak çerçevelediler. Bu anlatının tersine çevrilmesi işgalci devletin lehine oldu. İran, kendisini yalnızca İsrail’le değil, aynı zamanda yerel Arap vekilleriyle de savaşırken buldu.
Bu aksaklıklara rağmen, Tahran’ın temel analizi hala doğru: Batı’nın Batı Asya’daki projesi sömürgeci, yayılmacı ve hegemoniktir.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “Büyük İsrail” fikrini açıkça benimsemesi, bir zamanlar Batılı analistler tarafından uç bir söylem olarak reddedilirken artık politika biçiminde örtük bir onay görüyor. Eski yalanlar bir kenara atıldı; asıl plan genişleme.

Washington bir zamanlar ulus inşa ettiğini iddia ederken, şimdi onları gücü güvence altına almak için yıkıyor. İstikrar ancak Batı’nın kontrolüne hizmet ettiği sürece tolere ediliyor. İstikrar sağlanmadığında ise Suriye’de görüldüğü gibi devletler paramparça oluyor.
Etkileri çok kapsamlı. Küresel bir güç artık açıkça parçalanmayı bir strateji olarak benimsiyor ve müttefiklerini, normlarını ve kurumlarını kendi yerleşimci kolonisini korumak için feda ediyor. Batı Asya bu stratejinin deneme alanıdır, ancak bu mantık çok daha ötesine uzanabilir.

Kaynak: https://thecradle.co/articles/goodbye-war-on-terror-hello-war-on-arab-sovereignty

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale