Dünya ve İslam

 

“Statü Endişesi”nin Gölgesinde: Modern Bireyin Görünürlük Arayışı

Görsel: René Magritte, La Reproduction interdite (Not to Be Reproduced), Brüksel, 1937

Share

Bu yazımız için sansasyonel bir başlangıç olsa da gerçek budur. İnsan doğası gereği yalnızca var olmakla yetinebilen bir varlık değil, aynı zamanda ait olduğu toplumsal konumu ve taşıdığı kimliği anlamlandırmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. 

İnsan, toplumsal statüsünden endişe duyandır!

İnsan, başkalarını anlamlandırırken de benzer bir eğilim sergiler; birinin nereden geldiği, kimlerle ilişkili olduğu, nasıl bir yaşam sürdüğü ya da neleri başardığı gibi ölçütler üzerinden tanımlama ihtiyacı hisseder. Bu sınıflandırma eğilimi, tarihsel süreçte toplumsal rollerin değişim ve dönüşümünü getirmiştir. Her dönem bireyin gördüğü ilgi, değer, saygınlık ve itibar, sahip olduğu kimlikler kadar, o dönemin toplumsal beklentileri ve normlarıyla da şekillenmiştir.

Post modern dönemlere gelindiğinde ise, modern bireyin benlik algısı, tarihin belki de hiçbir döneminde olmadığı kadar dışsal ve maddi göstergelerle şekillenir hale gelmiştir. Günümüzde bireyin benlik algısı ve özdeğeri, büyük ölçüde sahip olduğu toplumsal statü üzerinden şekillenmektedir. Toplumsal statülerin sosyal mutluluğu getireceği varsayımı, bireylerde bu statüleri kazanma ya da yitirme endişesini doğurmakta; bu durum ise modern çağın bir baskısı olarak “statü endişesi” kavramıyla karşımıza çıkmaktadır. 

“Statü” kavramı en genel anlamıyla, bireyin bir kurumda ya da toplum içindeki konumunu ifade eder. Sözcük kökeni Latince’de “ayakta duruş” anlamına gelen status kelimesine dayanmaktadır. Kavramsal olarak, bir kişinin başkalarının gözündeki değeri, niteliği ya da toplumsal durumu üzerinden tanımlanır. İnsan ise doğası gereği, sosyal yapının bir parçası olarak her zaman kabul görme, onaylanma ve saygınlık kazanma ihtiyacı duyar (Botton, 2005, s.7-8).

Sanayi Devrimi sonrasında toplumsal birlikteliğin yerini giderek bireyselleşme almış, çiftçilik, din adamlığı ve soyluluk gibi doğuştan gelen sınıflandırmalar yerini bireysel başarıya ve kişisel ölçütlere dayalı bir statü anlayışına bırakmıştır. Modern toplumda artık bireylerin değeri şahsi kazanımları üzerinden başarı, unvan ve ekonomik sermaye gibi kıstaslarla değerlendirilmektedir. Bahsini ettiğimiz bu dönüşümle birlikte toplumsal statü, bireyin doğuştan edindiği rollerden çok, kendi çabasıyla elde ettiği başarılarla tanımlanır hale gelmiştir. Tam da bu noktada Alain de Botton’ün, Statü Endişesi adlı eseri, modern bireyin karşı karşıya kaldığı bu yeni duruma dikkat çekmesi bakımından önemli bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Botton’a göre birey, sürekli olarak başkalarıyla kıyaslanma ve onaylanma ihtiyacı içinde yaşamakta; başarı, servet ya da görünürlük gibi ölçütler, zamanla kişisel değerlerin bir belirleyicisi haline gelerek statü kaygısını kaçınılmaz kılmaktadır. Statü, bireyin değerli ve önemli hissedebilmek için başkalarının bakışı üzerinden kendisini tanımlamasıdır. Botton’a göre bu, bireyin toplumsal hiyerarşideki somut konumundan çok, toplumun ona yönelttiği bakış, ilgi ve görünürlükle ilgili sembolik bir ihtiyacı karşılamaktadır:

“Geleneksel toplumlarda önemli olan, kişinin yaşamı boyunca yeteneklerini kullanarak edindiği başarılar değil, doğduğunda o istemese de edinmiş olduğu kimliktir. Aslolan, (nadir durumlar dışında) kişinin ne yaptığı değil de kim olduğudur (Botton, 2005, s.109).”

Bu bağlamda, Botton’a göre statü sadece ekonomik refahla ilgili olmayıp, toplumsal kabul, onay ve görünürlük arzusunun merkezinde yer alır. Bireyin kendi değerine yönelik inancı, başkalarının onu nasıl gördüğüyle iç içe geçmektedir. Statü, modern dünyada sadece bir sosyal konum değil aynı zamanda psikolojik bir güvence arayışıdır. 

Bu arayış öyle bir arayıştır ki; toplumun ilgi ve takdirinin refah sağlamadığı zor koşullarda dahi, tüm zorluklara katlanmayı kolaylaştırdığı düşünülmektedir. Örneğin asker, polis ya da siyasetçi olmak esasen, oldukça zorlayıcı, meşakkatli, büyük emek ve fedakârlık beklentisi olan statülerdir. Buna rağmen, toplum içinde saygınlık ve takdir uyandırması nedeni ile tercih edilmektedir. Aksine sosyolojik ve psikolojik beklentiler, muhtemelen bu talebin devamlılığını sağlayan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Alain de Botton kitabında, bu yeni çağda bireyin özdeğerini ve saygınlığını nasıl toplum nazarındaki değer ve algısına bırakmak zorunda kaldığını çarpıcı bir biçimde ifade ederken, şu ifadeleri kullanır: “Statü endişesi; …itibarımızı ve haysiyetimizi kaybedeceğimiz gibi düşünceleri beraberinde getiren köklü bir endişedir” (Botton, 2005, s. 9). Söz konusu endişe, sadece toplumsal dışlanma kaygısından ibaret de görülmemelidir. Bu endişe, yalnızca toplumsal dışlanma korkusuyla sınırlı değildir.

 Bireyin kimlik inşası günümüzde önemli bir yer tutmaktadır, bu yüzden toplumsal beklentiler ve değerler, birey üzerinde daha fazlaca baskıcı bir alan oluşturmaktadır. 

Statü sahibi olmak modern dönemde bireysel bir kazanım olarak mübah ve takdire şayan görülmektedir. Botton bu noktada önemli bir kavrama dikkat çeker. O da modern toplumun bireye sunduğu özgürlüklerin yanı sıra ona yüklediği görünmeyen yükleri de ifşa eden bir kavram olarak “meritokrasi” kavramıdır. Meritokratik sistem, ilk bakışta adil bir düzen vaadi taşır. Çünkü bireyler doğuştan gelen sınıf avantajlarına değil, kendi yeteneklerine ve çabalarına göre statü elde etmektedirler. 1978 Fransız Devrimi’nden itibaren özgürlük, eşitlik, kardeşlik (liberté, égalité, fraternité) söylemi, herkesin dünyaya eşit koşullarda geldiği, eşit doğduğu fikri kabul edilmiştir. Artık toplumu soylular, rahipler, çiftçiler olarak sınıflara ayıran aşılmaz ayrımlar kalkmıştır. Herkes eşit doğacak ve aynı haklara sahip olacaktır.

Eski dünya düzenini, sınıf yapısını reddeden bu söylem ideal adalet düzenini hedeflemişse de eşit doğum eşit yaşam anlamına gelmemektedir. Bu sistem yani meritokrasi bireylerin kendi yetenek ve çabasına göre başarıya erişmesini hedeflemektedir. Ancak bu şekilde başarıyı olduğu kadar başarısızlığı da bireyselleştirmektedir. Eğer başarı seninse, başarısızlık da bir o kadar senindir.

 Botton, bu noktada modern bireyin yaşadığı toplumsal baskıya dikkat çeker ve Meritokrasinin karanlık yönünden, başarısız olanların yalnızca başarısız değil, aynı zamanda değersiz olarak da algılanmalarından bahseder: “Ve bir kez başarısız olduk mu bizi yiyip bitiren bir aşağılık duygusu baş gösterir: dünyayı aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemediğimizi, sonsuza dek başarılı kişileri buruklukla, kendimizi de utançla anmaya mahkûm edildiğimizi düşünürüz (Botton, 2005, s.9).”

Meritokrasiyle şekillenen bir toplumda birey, statüye ulaşmayı sadece bir hak değil, bir zorunluluk olarak görür. Başarısız olmak, yalnızca ekonomik gerileme değil; aynı zamanda ahlaki eksiklik gibi yorumlandığı için bireylerde başarısızlık derin bir güven krizine ve kaygıya yol açar. Bu güvensizlik, bireyin sürekli daha fazlasını başarmaya, daha fazlasını göstermeye ve kendini durmaksızın ispatlamaya zorlanmasıyla sonuçlanır. 

Modern meritokrasinin bireylere sunduğu fırsatlar, aynı zamanda statüye yönelik endişeyi de büyüterek derinleştirmektedir. Birey kendi değerine dair güvenini maddi başarılar ve onaylarla desteklemeye çalışırken, içsel istikrarı zayıflar. Çünkü Botton’un benzetmesi ile bu durum dışarı sürekli hava kaçıran bir balonun dışarıdan şişirilmeye ihtiyaç duymasına benzer. Özgüvenini, kendi öz değerini sadece toplumdaki statüsü üzerinden elde etmeye çalışan modern bireylerde de bu statünün ve toplumsal onayın devamlılığı ciddi bir ihtiyaçtır. 

Elbette sürekli takdir ve toplumsal onay bekleyen birey tipolojisi üreten toplum yapısında; yalnızca bireysel düzeyde bir kriz yaşanmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun genelinde değer yargılarını sarsan, görünürlüğün ve performansın hüküm sürdüğü kırılgan bir kültür üretir. Bu kültür toplumsal statülere esir olmuştur. Bu nedenle güven ihtiyacı, statü arayışıyla maskelenmektedir. Elbette bu maskenin “dijital/sanal dünyada görünürüm, o halde varım!” şeklinde görünürlük üzerinden varoluşsal sancılarına dönüşmesi de beklenmedik değildir.

“Görünüyorum, O Halde Varım!”

Statü, insanın toplum içindeki konumunu tanımlar demişken ve statü kazanımını meritokratik yöntemlerle insanın çabasına bağlamışken; bu çabayı kısa yoldan elde etmenin bir yolu olarak dijital çağda kurulan yapay kimliklere de değinmek gerekecektir. 

Özgür Kıran (2021) dijital ortamlarda benlik sunumu üzerine yaptığı bir araştırma ile, bireylerin kimliklerini sosyal medyada sergiledikleri içerikler, aldıkları beğeniler ve sahip oldukları takipçi sayısıyla tanımladıklarını ifade etmektedir. Yine Alain de Botton’ın belirttiği gibi, “Statü endişesi, içinde yaşadığımız toplumun bize dayattığı başarı siluetinin içini dolduramadığımız, gün gelip de çaptan düşeceğimiz, bunun sonucunda da itibarımızı ve haysiyetimizi kaybedeceğimiz… gibi düşünceleri beraberinde getirir” (2005, s. 9). Dijital dünyada bu endişe daha görünür, daha hızlı ve daha acımasız işler.

Zygmunt Bauman da benzer biçimde, dijital çağda bireyin artık tüketici değil, aynı zamanda tüketilen bir nesne olduğunu vurgular. “Görünür olmayan, var olamaz” ilkesi, dijital platformlarda bireyin sürekli kendini teşhir etme zorunluluğunu doğurur (Bauman, 2017). Bu teşhirin temelinde ise tanınma, onaylanma ve sevilme arzusu yatar. Sosyal medya mecraları, bireye bir yandan ifade özgürlüğü sunarken, öte yandan onu sürekli görünürlük performansları sergilemeye zorlayarak statü rekabetinin tam ortasına iter.

Bir başka önemli katkı ise Sherry Turkle’den gelir. Turkle, “yalnız kalmaktan korkan ama gerçek ilişkilerden de uzak duran birey” tipolojisine işaret ederek, dijital çağın bireylerinde hem yoğun bir görünürlük ihtiyacı hem de kırılgan bir benlik geliştiğini ortaya koyar (Turkle, 2011). Bu kırılganlık, bireyin kendini sürekli olarak izlenmeye, değerlendirmeye ve kıyaslanmaya maruz bırakmasıyla daha da derinleşir. Görünürlük bir statü aracına, statü ise psikolojik bir zorunluluğa dönüşür.

Günümüz dünyası statü kaygısının sanal kimlikler oluşturarak imajlar kurgulayarak çözülmeye çalışıldığı ancak nihayetinde mekanik bir skor tahtasına dönen başarı anlayışının özden koparılarak, maddileştirildiği bir zemine inşa edilmektedir. Bu haliyle statü inşası kimlik inşasının önüne geçmekte ve öz ile biçim arasındaki dengeyi sarsarak, özü koca bir gösteri dünyasına dönüşen bu potada eritmektedir.

Sonuç olarak, bireylerin statüleri üzerinden değer gördüğü bir dünyada toplumun genelinde değer yargılarını sarsan, görünürlüğün ve performansın hüküm sürdüğü kırılgan bir farazi, sanal statü kültürü üretilmektedir. Dijital dünyada görünür olma arzusu, bireyin benliğini sürekli dışsal onaylara göre inşa etmesine neden olurken, bu yapay denge, bireyin ruhsal sağlığı ve toplumsal aidiyeti açısından ciddi tehditler barındırmaktadır. 

Kişilerin kendi değerlerini sürekli, başkasının kendilerine olan değeri üzerinden ölçüp tartarak bir sonuca ulaşmaları, şahsiyet oluşturmak isteyen kişilerin omuzlarına psikolojik bir yük, hatta zaman zaman başarının önünde bir engel ve toplum için ciddi bir körlük olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynakça

Akdemir, H., & Şanlı, E. (2023). Kimlik Stilleri ile Benliğin Ayrımlaşması Arasındaki İlişkinin İncelenmesi. Electronic Turkish Studies, 18(1), 45–63. https://doi.org/10.7827/TurkishStudies.1252564

Bauman, Z. (2017). Akışkan yaşamlar. (İ. Ergüden, Çev.). Can Yayınları.

Botton, A. de. (2005). Statü endişesi (A. S. Bayer, Çev.). Sel Yayıncılık.

Kıran, Ö. (2021). Dijital Ortamlarda Benlik Sunumu ve Kimlik İnşası. İTOBİAD, 11(4), 2424–2442. https://doi.org/10.21733/ibad.874349

Turkle, S. (2011). Yalnız Beraberlik: Teknoloji bizi birbirimize yakınlaştırırken neden gitgide yalnızlaşıyoruz? (A. Yücesoy, Çev.). Say Yayınları

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale