8 Aralık 2024’te Suriye’de gerçekleşen rejim değişikliği, yalnızca otoriter bir liderin devrilmesinden ibaret değildir; aynı zamanda bölgesel dengeleri derinden sarsan, jeopolitik düzlemde geniş çaplı sonuçlar doğuran bir dönüm noktasıdır.
Esed rejiminin çöküşü, bir taraftan İran’ın Suriye’de inşa ettiği vekil güvenlik mimarisini zayıflatırken, diğer taraftan İsrail’in uzun süredir sürdürdüğü güvenlik paradigmasında stratejik bir kırılma yaratmıştır. Tel Aviv’in “tanıdık düşman” olarak gördüğü Esed rejimi, İsrail açısından öngörülebilir bir tehditti. Ancak rejimin devrilmesiyle ortaya çıkan güç boşluğu, İsrail’i derhal müdahale etmeye sevk etmiş; Tel Aviv, bu boşluğu kontrol altına almanın en uygun yolunun, Suriye’yi istikrarsızlaştırmak olduğuna hükmetmiştir.
İsrail bu yeni dönemde, Suriye’nin güneyindeki Siyonist işgali ve askeri varlığını derinleştirerek tampon bölgeler inşa etmeye başlamış, yüzlerce hava saldırısıyla yeni rejimin kurumsal altyapısını hedef almış ve belirli bölgeleri fiilen işgal etmiştir. Bununla yetinmeyen Tel Aviv, iç bölünmeleri derinleştirmek amacıyla etnik ve mezhepsel azınlıklarla taktiksel iş birliklerine yönelmiştir. Bu strateji, yalnızca Suriye’yi zayıflatmayı değil; aynı zamanda Ankara gibi Suriye’deki istikrarı destekleyen aktörlerle çatışma zeminleri oluşturmayı da amaçlamaktadır. Bu çerçevede İsrail’in “zayıf Suriye” stratejisi, kullandığı araçlar ve Türkiye ile artan gerilimin dinamikleri dikkat çekmektedir.
İsrail’in Tahayyülündeki Şam
İşgalci İsrail’in 8 Aralık 2024 sonrası tasavvurunda güçsüz, parçalanmış, yönlendirilebilir ve kaos ile harmanlanmış bir Suriye yönetimi yatmaktadır. Bu anlamda İsrail’in Suriye politikasının temelinde, merkezi ve güçlü bir devlet yapısına sahip bir Suriye’nin varlığının kabul edilemez olduğu yönünde bir güvenlik doktrini bulunmaktadır. Tel Aviv için ideal senaryo, etnik, mezhepsel ve politik olarak parçalanmış; dış desteğe bağımlı, kolektif karar alma kapasitesi zayıf bir Suriye’nin varlığıdır. Bu vizyon doğrultusunda, İsrail yalnızca hava saldırılarına başvurmamış, aynı zamanda PKK/YPG gibi aktörler üzerinden ABD ile kurduğu stratejik angajmanla da Suriye’deki kaotik ortamı sürdürmeyi tercih etmiştir. DEAŞ’ın zaman zaman sahada yeniden görünürlüğünü artırması da bu stratejinin sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Esed sonrası dönemde gerçekleştirilen 600’ün üzerindeki İsrail hava saldırısı, sadece askeri değil aynı zamanda psikolojik bir yıpratma stratejisinin parçasıdır. Hedef alınan tesisler arasında radar üsleri, askeri havaalanları, bilimsel araştırma merkezleri ve istihbarat altyapıları yer almakta; yeni rejimin kurumsallaşma süreci sistematik şekilde sabote edilmektedir. Buna eş zamanlı olarak, Dürziler, Kürtler ve bazı Nusayri gruplarla geliştirilen ilişkiler, İsrail’in klasik “azınlıklarla ittifak” doktrininin güncellenmiş bir versiyonudur. Suveyda Askeri Konseyi gibi yapılar, Tel Aviv’in vekil savaş kapasitesini genişlettiği araçlara dönüşmüş, Şam’a karşı içerden baskı kurma işlevi üstlenmiştir.
Bu bağlamda Siyonist İsrail’in Suriye’de attığı adımlardan hareketle Suriye’nin bir daha asla egemen, birleşik ve güçlü bir orduya sahip ulus-devlet haline gelmemesi yönünde kırmızı çizgiye sahip olduğu görülmektedir. Tel Aviv’in çıkarları için en elverişli yapı, ya bölünmüş yarı-otonom bölgelerden oluşan konfederal bir sistem ya da Batı ile normalleşme adına Filistin ve Kudüs dosyasında sessiz kalmaya razı bir rejimdir. Bazı medya organlarında Şam yönetiminin İsrail’i tanıyabileceğine dair haberler yapılsa da bu senaryonun hayata geçirilme olasılığı zayıf görünmektedir. Aksine, kimi analizlerde belirtildiği gibi, orta vadede Şam yönetimi İsrail’in yayılmacı politikasını dengeleyebilecek kapasiteye ulaşabilir.
İsrail’in İstikrarsızlık Üreten Mekanizmaları
İsrail’in Suriye’yi zayıflatma stratejisinin temel araçları askeri güçle sınırlı değildir; aksine diplomatik lobi faaliyetleri ve kimlik mühendisliği gibi daha incelikli mekanizmalarla desteklenmektedir. 8 Aralık öncesinde dahi Rusya’nın dolaylı onayıyla Suriye hava sahasını kullanan İsrail, rejim kalıntılarıyla zaman zaman örtük iş birlikleri geliştirerek hassas askeri hedefleri imha etmiştir. Ancak bu operasyonlar yalnızca fiziksel altyapıyı değil, ülkenin uzun vadeli savunma kapasitesini de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
En az askeri araçlar kadar etkili olan diğer unsur, Batı nezdinde sürdürülen diplomatik baskılardır. Tel Aviv, Batı kamuoyunda Suriye’nin yeni yönetimini gayrimeşru göstermeye çalışmakta; özellikle ABD ve Avrupa’da Ahmed Şara yönetiminin tanınmaması için yoğun lobi faaliyetleri yürütmektedir. Bu kampanyalar, yeniden inşa projelerine yönelik fonların engellenmesini ve Şam’ın uluslararası sistemden dışlanmasını hedeflemektedir. Bu durum, yalnızca iç meşruiyet sorunlarını derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda Türkiye gibi alternatif aktörlerin daha fazla sürece müdahil olmasına sağlamaktadır. Bu senaryo da aslında İsrail’in istemediği bir senaryodur.
Ayrıca İsrail, “insani müdahale” söylemi üzerinden azınlık gruplarla ittifak kurarak hem sahadaki mevcudiyetini meşrulaştırmakta hem de Şam’ın egemenlik alanlarını daraltmaktadır. Ancak bu vekil aktör stratejisinin sürdürülebilirliği sorgulanmaktadır. Suveyda’daki Dürzi protestoları, yerel halkın İsrail’in “koruyucu” değil, “işgalci” aktör olarak algılandığını göstermektedir. Bu durum, Tel Aviv’in kısa vadede sağladığı taktik kazanımların, uzun vadede stratejik bir dirençle karşılaşabileceğini göstermektedir.
Türkiye-İsrail Gerilimi
Suriye’deki dönüşüm sürecinin en belirgin bölgesel çatışması Türkiye ile İsrail arasında yaşanmaktadır. Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi istikrarını öncelikli güvenlik meselesi olarak görmekte ve bu doğrultuda yeni Şam yönetimi ile siyasi ve askeri iş birliklerine yönelmektedir. Buna karşılık İsrail, bu girişimleri doğrudan ulusal güvenliğine tehdit olarak değerlendirmekte; Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını engellemek amacıyla çeşitli sabotajlar gerçekleştirmektedir.
Türkiye’nin Minak, Palmira ve T4 üslerinde askeri altyapı kuracağına dair haberlerin ardından İsrail, bu bölgeleri uluslararası hukuka aykırı biçimde hedef almış; aynı zamanda İsrail medyasında Türkiye “neo-Osmanlı yayılmacılığı” ile itham edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik doğrudan ithamlar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İsrail’i “Orta Doğu’nun güvenliği için en büyük tehdit” ilan etmesi, bu gerilimin retorikten çıkıp stratejik düzleme taşındığını ortaya koymaktadır. Gerçeklikten ve diplomatik üsluptan tamamen uzak olan İsrail’in bu söylemleri, Suriye sahasında kazanan bir aktör olan Türkiye tarafından sert bir dille karşılık bulmaktadır.
Suriye sahasında cerayan eden İsrail-Türkiye geriliminde ABD’nin rolü ise çelişkili ve belirsizdir. Donald Trump’ın Netanyahu ile yaptığı görüşmede Türkiye’yi “kritik ortak” olarak tanımlaması ve İsrail’e Türkiye konusunda daha temkinli davranması yönünde yaptığı çağrı, Washington’un bu iki müttefiki arasında denge kurmaya çalıştığını göstermektedir. Ancak bu denge, oldukça kırılgandır. Türkiye, Şam ile askeri-siyasi entegrasyonu derinleştirmeye devam etmesi durumunda, bu durum İsrail’in kırmızı çizgilerinden biri haline gelebilir. Özellikle Türkiye’nin hava savunma sistemlerini Palmira gibi stratejik bölgelere konuşlandırması, Tel Aviv’in hava üstünlüğünü tehdit edecek ve yeni bir çatışma senaryosunu tetikleyebilir. Bu durumda İsrail’in uluslararası hukuka uygun davranıp, Suriye’deki yönetimin egemenliğine saygı duyması ve Türkiye ile askeri iş birliğini kabullenmesi gerekmektedir. Fakat İsrail’in tarihine bakıldığında bu olumlu senaryo yerine İsrail’in daha çok yayılmacı ve çatışmacı dinamikleri tetikleyeceği tahmini yapılabilir.
Sonuç
Son kertede Suriye’deki başarıya ulaşan devrim beklenildiği gibi İsrail’in istikrarsızlık üreten politikaları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu anlamda Türkiye ile İsrail arasındaki güç dengeleri Suriye’nin Ortadoğu’da yeni bir bölgesel satranç tahtası olma ihtimalini artırmıştır. Nitekim İsrail’in Suriye’ye yönelik politikası, klasik güvenlik reflekslerinden ziyade proaktif yayılmacı stratejilerin sahaya indirgenmiş hali olarak görülebilir.
Suriye’nin parçalanması, Tel Aviv açısından hem İran’ın hem Türkiye’nin etkinliğinin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Ancak bu politika, bölgesel çatışmaları artırmakta ve Türkiye gibi istikrarı önceleyen aktörlerle doğrudan sürtüşmelere yol açmaktadır. Son kertede, İsrail’in “zayıf Suriye” stratejisi, kısa vadeli kazanımlarla sınırlı olmayıp, Ortadoğu’da kalıcı bir dengesizlik mimarisi inşa etme amacını taşımaktadır. Buna karşılık Türkiye’nin savunduğu istikrar ve bütünlük vizyonu, yalnızca Şam’ın geleceği için değil, bölgesel barış için de kritik önemdedir. Bu iki zıt yaklaşımın çatışma hattı, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi etkileyecek potansiyele sahiptir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

