ABD, küresel dünya düzeniyle ekonomik ve siyasi anlamda uyum sağlamayan ve çıkarlarıyla çatışan Irak, Kuzey Kore, Libya, Küba ve İran’ı 1994 yılında “haydut devletler” (rogue states) olarak nitelemiştir.
Bu gruba Afganistan ve Suriye gibi devletler de eklenebilir. Ortadoğu coğrafyasında yer alan bu devletlerin tamamı, İran hariç, rejim değişikliği ve askeri müdahalelere maruz kalmıştır. Mevcut gelişmeler göz önüne alındığında, İran’ı da benzer bir akıbetin beklediği öngörülebilir. Bu devletlerin, bölgelerindeki diğer devletlerden ayrışmasının bir diğer nedeni, ABD ve İsrail’in işgalci politikalarına karşı direnen örgütleri askeri açıdan desteklemeleridir.
İsrail’in toprak genişletme, Filistinlileri Gazze ve Batı Şeria’dan çıkarma gibi revizyonist politikaları, Hamas ve Hizbullah gibi askeri direniş örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uluslararası hukuka aykırı şekilde toprak genişleten ve yerleşimcilik politikası izleyen İsrail, direnen örgütler ve sistem dışı ülkeleri (Irak, İran gibi) askeri açıdan zayıflatmaya çalışmıştır. İsrail, kurulduğu ve tasarlandığı dönemdeki anlayışa uygun şekilde, çevresinde zayıf ve silahsız ülkeler oluşturma politikası benimsemiştir.
İran, 1979 İran İslam Devrimi’nden itibaren ABD ve İsrail politikalarıyla zıt bir dış politika anlayışına sahip olması sebebiyle, bu iki devlet tarafından düşman olarak konumlandırılmıştır. Hem İran’ın hem de ABD ile İsrail’in karşılıklı olarak birbirlerini tehdit olarak görmeleri, 2003 sonrası dönemde artarak devam etmiştir. İran’ın, ABD politikalarındaki zaaf ve hataları kullanarak, kendisine bağlı yerel örgütler aracılığıyla 2003 sonrası Ortadoğu’da nüfuz kazanması, ABD ve İsrail tarafından bölgesel hegemonyalarına karşı ciddi bir tehdit olarak algılanmasına neden olmuştur.
İran, bölge ülkelerinden ayrışarak, ABD tarafından kurulan uluslararası sistemin dışında kalan bir aktör olması sebebiyle; Suriye, Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi ve Gazze’deki Hamas gibi müttefiklerini askerî açıdan desteklemiştir. Böylece, İsrail ve ABD saldırılarına karşı bir güvenlik hattı oluşturmayı başarmıştır. Bir diğer deyişle ulusal çıkarları doğrultusunda otonom politikalar geliştiren İran, bölgedeki direniş örgütleriyle birlikte hareket etmiştir. Ayrıca İran, İsrail ve ABD’ye karşı savunma gücünü artırma ve bölgesel nüfuz elde etme politikalarını, nükleer silah geliştirerek maksimize etmeye çalışmıştır. Bu nedenlerden dolayı ABD ve İsrail, İran’ı bölgesel hegemonya ve çıkarları açısından bir tehdit olarak görmüştür.
İsrail, bölgede kendi dışında güçlü askeri güç kalamaması politikası doğrultusunda; 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen El Aksa Tufanı Operasyonu sonrası önce Gazze’de Hamas’a karşı saldırı başlatmış ve bir soykırım uygulamıştır; ardından Hizbullah’ı askeri ve lider kadroları açısından zayıflatmıştır, son olarak Suriye’deki askeri birikimi havadan yok etmiştir. Böylece İsrail’e karşı olan direniş bitme noktasına getirmiştir. İsrail’in işgalci ve genişlemeci politikaları karşısında denge unsuru oluşturan ve direniş eksenini besleyen merkez güç İran’ın çöküşü, aynı zamanda yerel direniş örgütlerinin ve eksenin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Şayet bu süreçte İsrail’in hedeflediği gibi gerçekleşirse, İsrail ve ABD politikaları karşısında bölgede herhangi bir direnişin kalmayacaktır.
İran’ın bölgedeki faaliyetleri ve bölgesel güçlere olan askeri desteği, ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla olsa da, bu amaç İran’ın bölgede İsrail ve Batı emperyalizmine karşı bir direniş ekseni oluşturmasını ve bir denge unsuru olmasını engellememiştir. İran’daki mevcut rejimin çökmesi, İsrail’in bölgede net bir hegemon güç haline gelmesine neden olacaktır. Bölge ülkeleri, ABD ile müttefiklik ve çıkar ilişkileri sebebiyle ya da ABD’yi karşılarına almak istemedikleri için İsrail’e karşı olan direniş örgütlerini askerî açıdan desteklememektedir.
Bu nedenle İran’ın çöküşü, bölgede İsrail ve ABD’ye karşı silahlı direniş gösteren ya da bağımsız politika izleyen herhangi bir devlet ya da örgütün kalmaması anlamına gelecektir. Ayrıca İran’daki mevcut rejim varlığını sürdürse dahi, bu aşamadan sonra pasifize olması kaçınılmazdır. Bu aşamadan sonra, İsrail’in elde ettiği bölgesel hegemonya avantajı sebebiyle Gazze ve Batı Şeria’dan Filistinlileri tehcir etme ihtimali oldukça yüksektir. Özetle, İsrail yayılmacılığına karşı güncel askeri direniş için tek alternatif İran merkezlidir. Ancak bu alternatif de ortadan kalkmak üzeredir.
İran’ın bağımsız politika izleme kabiliyetinin bitmesi ve direniş örgütleri ile olan bağının sona ermesinin bir diğer sonucu, bölgedeki güç dengelerinin büyük ölçüde İsrail lehine kaymasına sebebiyle Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin bölge politikalarının zayıflamasına neden olacaktır. İran’ın çok güçlenmesi bu ülkelerin aleyhine olacağı gibi, zayıf bir İran da bu ülkelerin aleyhinedir.
Şayet bölge ülkeleri, ortak din, tarih ve kültürel geçmişe dayanan bağlarını öne çıkararak, ortak çıkar ve faydaya dayalı bir politika izleyebilselerdi, bu tablo değişebilirdi. İran-Irak Savaşı, Suriye İç Savaşı, Yemen İç Savaşı ve Lübnan İç Savaşı gibi birçok örnek, yerel fay hatları arasındaki çatışmaların, ABD ve İsrail’in bölge ülkeleri ile örgütlerine yönelik yok edici planlarını görmeyi engellediğini göstermektedir. Bölge ülkeleri, doğru ve ortak stratejik vizyon üretememiş; İsrail, ABD ve Batı’nın kurduğu tuzaklara düşmüşlerdir. Sonuç olarak, bölge devletleri ve halklarının topluca kaybettiği, ABD ve İsrail’in ise mutlak kazanan olduğu bir tablo ortaya çıkmıştır.

Dr. Hasan Fidan, İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde lisans, Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimini 2023 yılında bitirdi. Çalışma alanları ABD hegemonyası, Neo-Gramşiyan kuram, Ortadoğu siyaseti, Mısır, Suriye ve Türkiye iç ve dış politikasıdır. Akademisyen ve kamu görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

