“Toplumca hepimiz suçluyuz” cümlesi, ilk bakışta derin bir muhasebe gibi görünür. Sanki herkes dönüp kendine pay çıkarıyor, sanki ortada sahici bir yüzleşme varmış gibi durur. Oysa çoğu zaman bunun tam tersi olur. Bu cümle, suçun en rafine biçimde dağıtılması, failin en ustalıklı şekilde silikleştirilmesi, sorumluluğun ise en konforlu biçimde buharlaştırılmasıdır. Çünkü suç genelleştikçe fail buharlaşır. Herkes suçluysa aslında kimse suçlu değildir. Suçu “hepimize” yaymak, onu hiç kimseye ait kılmamaktır.
Bugün sık karşılaştığımız şey tam da budur: Suç üstlenilmiyor; fail saklanıyor. Mesuliyet üstlenilmiyor; kalabalığa havale ediliyor. Böylece ortaya ahlâkî derinlik değil, retorik bir sis bulutu çıkıyor. Sorumluluğun toplumsallaştırılması, çoğu zaman cezanın buharlaştırılmasıdır. Anonim suç, en konforlu suçtur. Faili belirsizleştirmek, suçu meşrulaştırmanın en rafine yollarından biridir.
Ben, -İsmail Kılıçarslan’ın dikkat çektiği üzere- çocuğunu öğretmenin önüne bir öğrenci olarak değil de putlaştırılmış bir proje olarak koyan velinin suçunu “toplum”a havale etmeyeceğim. Çocuğunun her nobranlığını özgüven, her saygısızlığını zekâ emaresi, her taşkınlığını da liderlik belirtisi diye pazarlayan ebeveynin suçunu bölüşmeyeceğim.
Evini terbiye ocağı değil, küçük bir kibir laboratuvarına çevirenlerin suçunu neden hepimiz üstlenelim? Çocuğuna merhameti, ölçüyü, sabrı, sınırı öğretmek yerine; hırsı, üstünlük vehmini, daima haklı olma duygusunu ve gerektiğinde hoyratlığı aşılayanların suçunu neden “toplumsal iklim” diye paketleyelim? Bazı çocuklar sokakta bozulmaz; evde bozulur. Bazı karakter aşınmaları okulda başlamaz; anne babanın dilinde başlar. Disiplini baskı diye aşağılayan, çocuğunun her kusurunu pedagojik kavramlarla aklamaya çalışan bir zihniyetin ürettiği sonuçları sonra dönüp “hepimiz suçluyuz” diye anonimleştirmek, hakikate değil konfora hizmet eder.
Bu “hepimiz suçluyuz” teranesi, çoğu zaman işin ucu kendilerine dokunduğunda devreye sokulan steril ve kullanışlı bir cümledir. Bilhassa kendisini ilerici, bilinçli, duyarlı ve pedagojik diye takdim eden ama kendi çevresinin ürettiği sorunlara gelince suçu hemen “kültüre”, “çağa”, “toplumsal iklime” ve son olarak “hepimize” havale eden kesimlerde bu refleks çok sık görülür. Çünkü faili göstermek cesaret ister, atmosferi suçlamak ise konfor üretir. Böylece kimse aynaya bakmaz, herkes hava durumunu tartışır. Ortada fail vardır ama konuşulan şey iklimdir; ortada yanlış vardır ama tartışılan şey çağın ruhudur. Suç somutken dil soyutlaşır, fail ortadayken söylem sislenir.
Burada elbette toplumun hiç payı yoktur demiyorum. Bir toplumun normları zayıflar, otorite algısı bozulur, öğretmen değersizleştirilir, aile şımartmayı sevgi zanneder, başarı ahlâkın önüne geçirilir, gösteriş karakter terbiyesinin yerine konursa elbette bunun bir iklim etkisi vardır. Fakat iklim etkisinden söz etmek başka şeydir, somut faili görünmez hâle getirmek başka şey. İklim açıklayıcı olabilir; ama beraat sebebi olamaz. Toplumsal şartlar izah eder; masumlaştırmaz.
Durkheim’ın anomi dediği şey de tam burada belirir: Norm zayıflar, sınırlar bulanıklaşır, sorumluluk dağılır. Sonunda suç vardır ama fail belirsizdir. İşte “hepimiz suçluyuz” cümlesi, bazen bu belirsizliğin ahlâkî bir cümleye dönüştürülmüş hâlidir.
Genelleme, çoğu zaman ahlâkî bir kaçıştır. “Hepimiz suçluyuz” demek, çoğu zaman “ben tek başıma suçlu değilim” demenin daha zarif yoludur. Hatta bazen daha da ileri giderek, gerçek failin yükünü toplumun sırtına bindirmenin kibarca söylenmiş biçimidir. Böylece suç işleyenle suçu önlemeye çalışan, emek verenle sorumsuz davranan, terbiye edenle şımartan aynı cümlenin içine doldurulur. Bu ise muhasebe değil, adaletsizliktir.
Hayır. Hepimiz suçlu değiliz. Herkes aynı derecede mesul değil. Kimi gerçekten sınır koyuyor, emek veriyor, karakter inşa etmeye çalışıyor, saygıyı öğretiyor. Kimi de çocuğunu kendi narsisizminin vitrini hâline getiriyor, sonra ortaya çıkan çürümenin adını “toplumsal kriz” koyuyor. Bu ikisini aynı kefeye koyup adına toplumsal vicdan demek, adalet değil kolaycılıktır.

Halil İbrahim Delen, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesinde görev yapmaktadır. Lisans eğitimini 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamlamış, aynı üniversitede 2016 yılında yüksek lisans derecesini almıştır. 2022 yılında ise Kelam alanında doktora tezini başarıyla tamamlayarak doktor unvanını kazanmıştır.
İlgi alanları arasında dini düşünce, din ve toplum ilişkisi, Selefilik gibi İslami akımlar ve Afrika’daki dini-sosyal yapıların analizi bulunmaktadır.
Özellikle Afrika’da din ve toplumsal dinamikler üzerine araştırmalar yürüten Delen, mesleki görevleri sebebiyle bir müddet Burkina Faso’da ikamet etmiştir. Ayrıca çeşitli akademik dergilerde editörlük yapmış ve yayınevlerinde yayın danışmanlığı görevlerinde bulunmuştur. Evli ve iki çocuk babası.

