Dünya ve İslam

 

Rahatımızı Kaçıran Münadi: Ali Şeriati

Share

Emperyalizme keşif kolu hizmeti sunan oryantalizmin genelde Doğu, özelde ise İslam Dünyası toplumlarını ilkel-arkaik-primitif bağlama hapsederek “sömürü nesnesi” olarak konumlandıran perspektifine karşı, anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir/ulema çizgisinin 20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati… Judeo-hıristiyan kodlarla techiz edilen modern paradigmanın izinde askeri, sınai, bilimsel, iktisadi, hukuki “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa için yeni sömürge alanları oluşturma stratejisi “zihinsel sömürgeleştirme” taktiğiyle uygulanıyordu. Bunun için evvela sömürgeleştirilecek ülkelerin aydın/entelektüel ve yönetici kadroları devşiriliyor, ardından bu kadrolar eliyle yürütülen “endoktrinasyon” çalışmalarıyla “kamusal rıza” inşa ediliyor ve nihai kertede sömürgeci güçlerle barış içinde bir arada yaşamayı sorun etmeyen bir toplumsal bünye yaratılıyordu.

Şeriati bu ayartıcı, sinsi ve eşekleştirici “endoktrinasyon” faaliyetlerine yüksek sesle dikkat çeken nadir mütefekkirlerden biridir.

Onun tefekkürünün semeresi teyakkuzdur…Hem İran toplumuna hem de “üçüncü dünya” olarak adlandırılan uluslara uyanış ve öze dönüş çağrısı yapmıştır. Ondaki bu uyanıklığı inşa edenlerin başında Cemaleddin Afgani gelir… Ulus-devletleşme sürecinin imparatorlukların canını okuyacağını fark eden Afgani, Müslüman toplumların anti-emperyalist mücadele bilincinin gelişmesinde etkili bir simadır. İran-Mısır-Türkiye-Afganistan gibi oldukça geniş bir havzada etkili olmuştur. Onun anti-emperyalist düşünsel mirası, adını andığımız bu ülkelerce sahiplenilmiş ve özellikle İran’da hatırı sayılır bir “uyanış” etkisi yapmıştır. Bu etkinin muhataplarından biri de Şeriati’dir. Bu bağlamda 20.yüzyıla tevarüs eden anti-emperyalist/anti-kolonyalist direniş dilinin sembol isimlerinden biri olan Ali Şeriati’yi rahatlıkla, Afgani-Abduh-Akif-Kutup-Mevdudi-Malik Bin Nebi gibi ulema /aydın/ entelektüel havzasına dahil edebiliriz.

Ancak sözünü ettiğimiz bu isimlere karşı, Türkiye’de, gerek muhafazakâr/gelenekselci gerekse de seküler kesimler arasında, saplantı düzeyinde, bir önyargı söz konusudur. Seküler kesimler bu simaları İslami söylemleri nedeniyle kerih görürken, muhafazakâr /gelenekselci havzalar ise radikal, mason, Batı’nın ajanı, fundamentalist, mezhepsiz, rafızi gibi yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışırlar.

Şeriati de bu itibarsızlaştırma operasyonlarından payına düşeni fazlasıyla almıştır.

Sadece Türkiye’de değil, ülkesi İran’da da itibar suikastına maruz kalmıştır. O,kimi Ayetullahlara göre gizli Sünni, kimi Sünnilere göre ise iflah olmaz bir Şii/Rafızidir. İranlı olması muhafazakâr kesimleri endişelendirmek için yeter sebeptir!

Osmanlı-Safevi sürtüşmesinin itikada taalluk eden boyutları olduğuna dair kesin inanç, sözünü ettiğimiz endişenin ana kaynağı sayılabilir. İran’ın 16.yüzyıla kadar Sünni olduğu, Safeviler döneminde cebren Şiileştirildiği, Safevilerin (Şah İsmail örneğinde olduğu gibi) etnik olarak Türk olduğu,Osmanlı-Safevi kavgasının bir tür “merkezileşme” ve “kayıt altına alma” amaçlı gerçekleştiği ise kimsenin umurunda değildir. Ulus-devlet tarafından kavramlaştırılan zihinlerimiz, evrensel İslami hareketin ufkunu, tecrübesini, mirasını tevarüs etmemizi engelliyor. Hele ki “yerlilik ve millilik” klişeleri etrafında oluş (turul) an bir atmosfer var ki, bırakın Şeriati ve benzerlerini okumayı, adını bile anmak, sorun teşkil etmektedir. Asıl ironik olan ise, bu tutumun burjuva–protestan kültürün neredeyse küreselleştiği hatta “dijital sömürgecilik” aracılığıyla kemale erme yolunda hızla ilerlediği bir vasatta cari olmasıdır. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen, Şeriati ve adını andığımız diğer ulema/aydın profilinin, ön yargılardan uzak bir şekilde tanınması gerekiyor.

Kanaatim odur ki, şayet modern paradigmayla esaslı bir yüzleşme/hesaplaşma gerçekleştireceksek, bu isimlerle tanışık olmak zorundayız. Bunların yanına başka isimlerde eklenebilir elbette. Eleştirel dikkat, deruni farkındalık bilinci ve en önemlisi de müteşerri bir tutum, tavır ve tarz bu süreçte yol arkadaşımız olmalı … Her düşünürün, alimin, aydının yaşadığı zamanın çocuğu olduğunu ve hiçbirinin eleştiriden muaf olmadığını hatırdan çıkarmamak gerek.

Şeriati’yle Türkiyeli okurun tanışması 1980’li yıllara denk düşer. İran İslam İnkılabı’nın akabinde kitapları tercüme edilmeye başlanır. Muhafazakâr/gelenekselci havzalar bu süreci, İran’ın devrim ihraç etme politikası bağlamında değerlendirir. Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde ve sonrasında onlarca Batılı düşünürün tercüme edilmesinde, Avrupamerkezci insan-evren-tarih-zaman-mekân-devlet-toplum tasavvurunun bütünüyle ithal edilmesinde, Batı bilim, felsefe, sanat ve edebiyatının ayrım gözetilmeksizin massedilmesinde depreşmeyen “Sünni refleks”, Şeriati’nin eserlerine karşı şahlanır. Lakin buna rağmen özellikle üniversiteli İslamcı ve Sol gençlik Şeriati’yi benimser. Coşkulu dili, sakınımsız üslubu, doğu-batı kaynaklarına vukufiyeti saygınlık uyandırır. Marksist literatüre aşinalığı ise Türkiye Sol’unun dikkatini çekmiştir. O, adeta kadim kültürün önemli siması Sokrat gibidir. “Sizi rahatsız etmeye geldim” sözü, Sokrat’ın talebeliğine soyunduğunun göstergesi olarak okunabilir.

Aslında Şeriati’ye yüksek sesle ilk dikkat çeken kişi Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri olan Cemil Meriç’tir. Kırk Ambar adlı eserinin “göller bölgesinde bir ada” başlıklı bölümünde, Şeriati’yi şöyle anlatır: “Onda bulduğumuz engin tecessüse çağdaş İslam mütefekkirlerinin hiçbirinde rastlamadık. Engin bir tecessüs, geniş bir irfan, Doğu ve Batı’yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üzerinde eşiz bir mücadele azmi…”

Şeriati için, birçok nitelemeden bahsedilebilir. O, Cemil Meriç’e göre “göller bölgesinde bir ada”, Ali Rahnema’ya göre “ütopist”, Abdülaziz Sachedina’ya göre “İran devriminin ideoloğu”, Mehrzad Boroujerdi’ye göre “Luther olma arzusu taşıyan biri”, Atasoy Müftüoğlu’na göre “bir kültür gerillası”, 2002’de Hamedan’da Ali Şeriati’nin ölüm yıldönümünde verdiği bir konferans nedeniyle önce idama mahkum edilen, ardından iki yıllık ceza ve öğretim üyeliğinden beş yıl uzaklaştırma cezası alan Seyyid Haşim Ağaceri’ye göre “cesur düşünce ve eleştirel bakış”, İran’ın modernist aydınlarından Daryush Shayegan’a göre ”her şeyi Marksist altyapı-üst yapı terimleriyle, maniheist bir tarih anlayışıyla ve zincirleme bir özdeşleştirme yağmuruyla açıklayan indirgemeciliğin son raddesinde, nesnesi ve mekanı olmayan bir düşünce sahibi”, Nilüfer Göle’ye göre “radikal İslamcı ideolojinin İran temsilcisi”, Charles Tripp’e göre “Avrupa kapitalizminin Dünya bağlamında vücuda getirdiği tepki”, Puran Şeriati’ye göreyse “yekpare ihlas”tır. Puran Hanım, halkı aydınlatma ve kültür seviyesini yükseltme çabasında olanlara Allah’ın bir ödülü olarak tanımlar ihlası… Şeriati’de bu ödüle layık olanlardandır O’na göre…

***

Bu çok yönlü öğretmenin hayatı 1933 senesinde Sebzivar’a bağlı Mezinan’ın Kahek köyünde başlar. Ulema geleneğinin mensubu bir babanın dizi dibinde yetişir. Kendi anlatımıyla “Küçük yaşlarda, okuma yazma bile bilmezken, filozoftur. Ancak felsefesiz bir filozof!” Küçükken hiç oyun oynamayan biridir. Arkadaşları arasında her zaman büyük adamdır. Aile toplantılarında bir köşede sessizce oturur ve büyükleri dinler. Yalnızlığa ve sessizliğe aşıktır. Öğretmenleri ve okulla ilgili şeyleri sevmez ama kitapları çok sever. Babasıyla birlikte gece yarılarına kadar kitap okur ancak derslerine çalışmaz.

Hayatı liseye kadar böyle devam eder. Tüm öğretmenlerinden daha bilgili ama tüm sınıf arkadaşlarından daha tembel bir öğrencidir. Hayatı lisede değişir. Felsefe ve irfana yoğunlaşır. Okuduğu bir felsefe kitabındaki cümleler başına adeta balyoz gibi iner. Bu kitap, Belçikalı anti-materyalist, sembolist şair ve senarist Maurice Maeterlinck’in “Büyük Beynin Düşünceleri” adlı kitabıdır. Kitaptaki “Bir mumu söndürdüğümüzde ışığı nereye gitmektedir.” Cümlesi karşısında sarsılır…

Maeterlinck’in bu sözü ve düşünceleri Şeriati’yi bunalıma sürükler. “Varlık-yokluk” düşüncesi onu kelimenin gerçek anlamıyla perişan eder. Karamsar ve kötümser biri olur. İrfan ekolünün sembol isimlerine yaslanır. Cüneyd, Hallac, Şebusteri, Kuşeyri, Ebu Said, Beyazid-i Bestami gibi…Beyni felsefe ile gelişirken kalbi irfanla dolar. Bu sürecin sonunda felsefenin hediyesi olan ümitsizlikle ve irfanın hediyesi olan dertlerle tanışır. Lise ikinci sınıfta inanç, iman, kalem, kahramanlık, korku, özgürlük ve fedakârlık duygularıyla dolu bir dünyaya dalar. Makam ve mevki telaşında olmaz. Öğretmenlikte karar kılar. Okumak, yazmak ve anlatmak artık bir hayat tarzıdır onun için. Bu uğurda çok bedel ödeyecektir.

Cüneyd-i Bağdadi’nin, eşkıyalık yaptığı için idama mahkûm edilen bir şakinin ayaklarını öpmesini ve müritlerinden gelen itiraza verdiği “kendi yolunda buraya kadar gelebilen bir insanın ayaklarını öpmek gerekir” cevabını takdir eden Şeriati için ihlas, eşi Puran Hanım’ın da dikkat çektiği üzere, hayatı boyunca terk etmediği bir değerdir.

Bu değere bağlılığını ve aslında bütün bir hayat hikayesini Yanlızlık Sözleri adlı kitabında şöyle dile getirir:

” Bana: Biat et, iki masa dışında istediğin masaya otur dediler. Ben ise gidip Kızılkale askeri zindanlarındaki hücrelere girdim… Öğretmenliği seçtim, hale bakıp sözlere aldırmadım diye, Allah’a hamd ediyorum; içim içime sığmıyor. Onlar altın topladılar ben hazine buldum. Onlar saraylar inşa edip birkaç koltuk elde ettiler, ben tapınak inşa ettim ve iyilik tanrısının sonsuz iklimlerinde saltanat tahtına kuruldum. Onlar bağ bahçe aldılar, ben ise mucizelerin yeşil ülkesine sahibim. Onlar masa başlarında gururlandılar, ben aşk tapınağının minaresinde gururumu ayaklar altına aldım. Onlar Kayser’in köleleri oldular, ben ise “Hekim’in sahabesi oldum. Onlar yoldan saptılar, el ve avuçlarını doldurdular, ben ise kaldım ve elim ve avucum boş bir halde, inzivayı tercih ettim. Onlar adlarını ekmeğe sattılar, ben adımı suya verdim. Hızır’dan daha çabuk, İskender’den daha önce hedefe ulaştım. Onlar lezzet ve zevk aldılar,ben ise gam ve keder. Onlar paraperest oldular,ben putperest. Onlar altın ve gümüş sergilediler,ben Mevlana gibi, Şems’te açtım Şems’te yandım. Gönül Sofrasını açtım, dert sergisini yaydım. Kandan şarap içtim. Onlar para babası oldular, ben dert babası. Onlar yaşamaya bağlandılar, ben yaşama. Onlar elbiselerine sığmayacak kadar şişmanlarken, ben içim içime sığmayacak kadar âşık oldum.

Onların memurları benim dertlilerim var.

Onlar hasta ve zayıf develerini, zorla, saray kapılarında kurban ederken, ben İsmail’imi şevkle Kâbe yolunda boğazladım. Onların içen ve gülenleri varsa benim de yanan ve ağlayanlarım var. Onlar kalabalıkta birbirlerine yabancıyken, biz yalnızlıkta birbirimizi tanıyoruz. Onların evi varsa, benim de mihrabım var. Onlar yükselirken ben Mi’raca çıkıyorum…Onlar reis olmuşlarsa, ben de rehber oldum. Onlar Nuşirevan’ın adalet zincirini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır kıldılar, ben ise sarayları terk ettim.”

Varlığını bir sözcük, yaşamını ise o sözcüğü konuşarak, öğretmenlik yaparak ve yazarak haykırmak olarak tanımlar Şeriati, Kevir isimli kitabında. Öğretmenlik yapmayı hem kendisi hem de insanlar sevmektedir. Ancak yazmak, yaşamayı duyumsamak gibidir O’na göre. Yazılarını da üçe ayırır: Toplumsallar, İslamsallar ve Çölseller. Toplumsalla ilgili yazılarını kişiler beğenir. İslam’la ilgili yazdığı yazılar ise hem kendisinin hem de insanların beğendiği yazılardır. Ancak çölseller diye tanımladığı yazılar ise, kendisini durgunlaştırarak yaşamayı duyumsatan yazılardır.

Tıpkı Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:

”O yazıcı üç çeşit yazı yazdı

Birini o okudu başkaları değil

Birini o da okudu başkaları da

Birini o da okumadı başkaları da”

İdeolojilerin bütün canlılıklarıyla arz-ı endam ettikleri bir tarih-zaman kesitine şahitlik eden Şeriati’nin bu vasattan etkilenmemesi elbette ki mümkün değildi. Nitekim O, Marksizm, naturalizm, scienticisizm, nasyonal sosyalizm, nasyonalizm, egzistansiyalizm, hümanizm, kapitalizm gibi modern döneme has tüm ideolojileri incelemiş ve mensubu olduğu dine yaslanarak bir “İslam İdeolojisi” inşa etme çabası içerisinde olmuştur. Maruz kaldığı linç girişimlerinin en önemli sebeplerinden biri de O’nun İslam’dan bir ideoloji çıkarma çabasıdır. Dinin ideolojiye indirgenmesinin caiz olmadığını savunan gelenekselci ulema, Şeriati’nin fikirlerini sapkın ve münharif olarak niteleyecektir. Oysaki Şeriati’nin yapmaya çalıştığı şey, dini ideolojileştirmek değil, dinden ilham alan bir ideolojinin inşa edilmesidir. Burada din sabiteyi, ideoloji ise değişkeni temsil etmektedir. Sabitelerden ilham alan ideoloji, kendisini her dönemde güncelleyebilme imkanına sahip olacaktır.

***

Halkı Müslüman olan ülkelerin ekserisinde olduğu gibi, İran’ın da modern değerler sistemini ithal etme süreci oldukça sancılıdır. Rıza Şah’ın İran’ı modernleştirme hamlelerinin en önemli ayaklarından biri medreseydi. Geleneksel bilgi üretim havzaları olarak medreseler saf dışı bırakılmadan, modern paradigmanın tahkim edilmesi mümkün değildi. Bu sebepten ilk müdahale eğitim ayağında olmuştur. Bilgi üretme biçimi ve bilgiye yüklenen anlam değiş(tiril)meden toplumların hayatını değiştirmek mümkün değildir. Asırlarca ulema önderliğinde hareket etmiş toplumları bu tutumlarından vazgeçirebilmek için hem ulemanın hem de medresenin itibarsızlaştırılması gerekiyordu. Türkiye’nin kuruluş sürecinde ve sonrasında sözünü ettiğimiz bu itibarsızlaştırma oldukça başarılı bir şekilde yürütüldü. Ulema, önderlik pozisyonundan uzaklaştırıldı. Yerine ise akademisyenler, gazeteciler geçti. İran’da da benzer durum caridir. Ancak İran uleması kolay teslim olmayacaktır.

Medresenin işlevsizleştirilmesi amacıyla atılan adımlar sonucu, Şeriati’nin ulema geleneğinden gelen babası Muhammet Taki Şeriati, medreseyi bırakarak resmi okullarda öğretmenliğe başlar. Muhammet Taki, Kur’an ilimlerine tefsir yapabilecek kadar vakıftır. Bu vukufiyet Şeriati’nin yetişmesine de etki edecektir. Şeriati ilk öğretmeninin babası olduğunu sık sık tekrarlar. Henüz 10’lu yaşlarındayken babasının kurduğu İslami Hakikatleri Yayma Cemiyeti’yle tanışır.Bu cemiyet, Muhammet Taki’nin tutuklanacağı 1957 ye kadar faaliyetlerine devam eder. Muhammet Taki, petrolün millileştirilmesi ve İngiliz emperyalizmine karşı mücadele stratejisinde Muhammet Musaddık’ın hareketine destek verir. Şeriati, bu atmosferden ziyadesiyle etkilenir. Sonraları Musaddık’ın millici çizgisine bağlı kalmaya özen gösterecektir.1979 inkılabının önderi Humeyni’de, Musaddık’ın anti-emperyalist ve millici çizgisine destek verecektir. Ancak Musaddık’ın bir CIA/MI6 operasyonuyla iktidardan uzaklaştırılması hem Kum ilim havzasında hem de milliyetçi kesimde oldukça sarsıcı bir etki meydana getirir. Şeriati, bu yıllarda genç bir öğretmendir ve Lise Öğrencileri İslam Cemiyeti’nin kurucusudur. Babası ile birlikte petrolün millileştirilmesi mücadelesine katılır ve Horasanlı aktivistlerle eylemler organize eder.1955’e gelindiğinde ilk çevirisini yapar. Cude Es-Sahhar’ın yazdığı Ebuzer adlı kitabı Arapçadan çevirir. Bu arada, Horasan Gazetesinde edebi yazılar yazmaya başlar ve haftada iki kez Meşhed radyosunda program yapar. Millî Mücadele saflarında babası ile birlikte verdiği mücadelede ilk tutukluluğunu 1957 de yaşar ve bir ay kadar Kızılkale zindanında kalır. Bu tutukluluk, sonraları da peyderpey devam edecektir.

Zindan; Şeriati için adeta ikinci bir ev olacaktır.

Şeriati’yi daha iyi anlayabilmek için İran’ın modernleşme tecrübesine göz atmakta fayda var. Çünkü girişte de söylediğimiz üzere, her alim/mütefekkir/aydın kendi zamanının çocuğudur. Bu “çocukluk” iradeyi sıfırlayan, Şeriati’nin tabiriyle insanı zindan/lar/a hapseden bir bağlamda anlaşılmamalıdır. İçine doğulan zamanın ve mekânın iktisadi, ictimai, siyasi, hukuki, bilimsel, edebi, felsefi ufku ve derinliği ile ilgilidir. Nitekim bu ufuk ve derinlik, insanın ideolojik duruşunu etkiler. Şeriati, İran gibi kadim bir medeniyetin mensubu olmanın yanında, Batı’da tahsil görmüş olmasından dolayı, Doğu ile Batı’yı ilmi/entelektüel düzeyde mukayese etme imkanına sahiptir. Bu imkân sayesinde, ülkesindeki modern eğitim almış kişileri de kuşatabilmiş ve İslam’ın ideolojik bir muhtevayla takdiminde rol almıştır.

İran’ın, 19.yüzyıldan başlayarak geçirdiği evrim, hiç şüphesiz Şeriati’nin söyleminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. O’nun,mensubu olduğu İran Kültürüyle ilgili şu tespitleri dikkate değerdir. ”İran ki;üç bin üç yüz yıldan beri dünya olaylarının ana kavşağı (Kuzeyden Ruslar, Doğudan Hindistan ve Çin, Güneyden denizle, Batıdan Araplar, Yahudiler, Musa, İsa, Hıristiyanlık ve Kuzeybatıdan Yunan ve Rumlarla komşu);doğu ve batının bütün sert rüzgarlarının güzergahı; Doğu(Hint ve Çin) tasavvufuna aşina, Batı(Yunan,Roma ve İskenderiye) felsefesiyle tanışık; Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük, Mazdekilik, Manihesizm, Budizm, Lao Tsu, Mahavira, Konfiçyus, Sokrat ve Aristo’yu…bilen ve hepsini potasında yoğurarak bünyesinde eritmiş bir millet. Hiç birisi, hatta kahredici kılıcıyla Batılı İskender dahi, Batı’nın cezbedici büyük medeniyetine ve felsefesine ve onca gücüne rağmen onu sarsamadı. Öyle değişti ki Babil fatihi büyük Kuroş, artık kendinden geçmiş bir Buda’ya dönüştü…”

İran’la Türkiye’nin modernleşme tecrübeleri birbirine çok benzer.

Şah Rıza, Mustafa Kemal’in mensubu olduğu çizginin İran’daki temsilcisidir adeta. Modernliğin bir bütün olarak ithal edilmesinden yanadır ve medrese/ulema çizgisini modernleşme sürecinin önündeki en önemli engel olarak görmektedir. Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da Yurt dışına öğrenci gönderme 1800’lerin başına denk gelir. Osmanlı’nın ilk toprak kaybı yaşadığı 1699 sonrasında başlayan Batı’dan askeri teknoloji ithalatı, İran’da 1813 ve 1828 de Ruslar karşısında alınan yenilgiler sonrasında başlar. Osmanlı’nın, İran ile Batı arasında bir tampon işlevi gördüğü, Batı’daki gelişmelerin İran’a Osmanlı üzerinden aktarıldığı gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır. Nitekim her iki devletin de modernliği ithal etme gerekçesi, askeri alanda alınan mağlubiyetlerdir.

Sonraları bu süreç siyasi, sosyal, iktisadi ve eğitim gibi alanlara da sıçrayacak, modernleşme pratiği her iki devlette de ciddi reaksiyonlarla karşılaşacaktır. Yurt dışına tahsil için gönderilen öğrenciler, ülkelerine zihinsel dönüşüm yaşamış olarak dönecek ve ulus-devlet bilincinin oluşmasında rol alacaklardır. Modern değerler sisteminin en önemli siyasal projesi olan ulus-devlet, halkın aydınlatılmasını merkeze alan bir strateji izleyecektir. Bu aydınlatma çoğu zaman zecri tedbirleri de barındırmaktadır.19.yüzyılın ikinci yarısında temel amacını “Batı medeniyetinin alınması, adalet ve hukuk reformu yapılması ve hürriyetlerin garanti altına alınması” olarak belirleyen tam Batılılaşma taraftarı Mirza Mülküm Han öncülüğünde İngilizlere tanınan imtiyazlar, İran’ın 20.yüzyılına etki edecek ve hatta 1952 de milli cephenin önderi olan ve petrolün millileştirilmesi hamlesini yapan Musaddık’ın, bir İngiliz/ABD koalisyonuyla devrilmesine giden yolun başlangıcı olacaktır.

Nasreddin Şah’ın 1848-1896 yılları arasında süren iktidarı boyunca İran, İngiltere-Rusya kıskacında ayakta kalmaya çalışmıştır. İngiltere, Hindistan sömürgesinin güvenliğini sağlamak için Rusya’nın İran içlerindeki ilerleyişini engelleme amaçlı bir politika yürütmüş ve bu süreç İran’ın İngiliz nüfuzuna açılmasını sağlamıştır. Rusya ise İran’ın kuzey bölgelerini işgal etmiş ve güneye Hint sınırına inmeye çalışmıştır. Nasreddin Şah bu iki emperyal ülkenin rekabetini fırsata çevirmek istemiş ancak başarılı olamamıştır. İran’ın Rusya tarafından parçalanmasına razı olmayan İngiltere, İran ekonomisini güçlendirme hamleleri yaparak Rusya’nın, güçten düşürülmüş İran oluşturma emeline mâni olmuştur. Bu desteğine karşılık Nasreddin Şah 1890 tarihinde İngiltere’ye, İran tütününü üretme, mânia ve ihraç etme imtiyazını vermiştir. Ancak, Safevilerin dağılması sonucu konumunu güçlendiren ulemanın güçlü tepkisiyle karşılaşmış ve imtiyaz antlaşmasını iptal etmek zorunda kalmıştır. Sözünü ettiğimiz bu antlaşmanın iptali için İran ulemasının örgütlenmesinde rol alan kişilerden biri de anti-emperyalist çizginin önemli siması olan Cemaleddin Afgani’dir.

Ulemanın bu zaferi, halk nazarındaki itibarını daha da arttırmış, Şah Rıza iktidarı döneminde en etkili muhalefet yine ulema havzasından gelmiştir. İran’ın attığı modernleşme adımları, ulemanın halk üzerindeki tesirini azaltmak yerine daha da artıracaktır. Modernleşme hamlelerinin, İran’ı Batılı emperyalistlere peşkeş çekme amaçlı olduğu yönünde ulemanın yürüttüğü tebliğ faaliyetleri oldukça etkili olmuştur. Kaçar Hanedanı’nın başaramadığı tam modernleşmeyi, Pehleviler tamamlamak istemiş ancak onlar da ulema kayasına toslamışlardır. 1926’da iktidarı devralan Pehlevilerin ömrü sadece 53 yıl olmuştur. İran’ın modernleşme tarihinde ulemanın belirleyici etkisi 1979 inkılabıyla birlikte zirve yapacaktır. Ancak Pehlevilerin başardığı en önemli şey, İran’ın ulus-devlet olarak kodlanması olmuştur.

Ulus bilinci yaratmak için, Osmanlı Jön Türklerinde olduğu gibi, İran’da da İslam öncesi gelenek yardıma çağırılmıştır.1800’lerin başından itibaren ağır aksak ilerleyen İran modernleşmesi, Pehlevi geleneğini kendisine merkez olarak almıştır.

Pehlevilik, İran’ın İslam öncesi kültüründe bir “lisan” olarak vardı. Hz. Ömer döneminde fethedilen İran’ın, bilim ve felsefe arşivinde Pehlevice eserler çoğunluktaydı. Abbasiler döneminde kurulan Beyt’ül Hikme’de, bu eserler tercüme edildi. Şah Rıza, bu geleneği canlandırmak için “pehlevi” ünvanını alarak, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “Atatürk” unvanıyla yapmak istediğinin benzerini yapmaya çalıştı. Nitekim Mustafa Kemal’de, “Atatürk” unvanıyla Türklerin İslam öncesi geleneğini canlandırmak istemiş ve icat etmeye çalıştığı ulus-devletin meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Yeni bir ulus yaratmak için başvurulan “İslam öncesi” dönem, İslamla şekillenmiş geleneğin reddini havi olduğundan, dindışı/seküler Batı medeniyeti en makul “ideolojik kıble” olmuştur. Yazının değiştirilmesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Nitekim İran’da da Latin alfabesine geçme önerisi söz konusudur. Hatta bu öneriye destek bulmak için Osmanlı’ya ziyaret tertip edilmiştir. Ancak yeterli destek bulunamadığı için İran, alfabe değişikliğini gerçekleştirememiştir. Fakat Pehleviler döneminde, azınlık dillerinin kullanılması yasaklanmış ve Farsça’daki Arapça ve Türkçe sözcüklerin sayısı azaltılmıştır. İran’ın, Araplar tarafından istila edildiğini ve öz kültürüne yabancılaştırıldığını iddia eden bu “akıl”, Arap’a olan husumetini İslam’a yöneltecektir.

Benzer durum Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesinde de söz konusudur.

Bunların yanında İran, kıyafet değişimi için de adımlar attı. Pehlevi kepi zorunlu tutuldu ve kadınların geleneksel kıyafetleri yasaklandı. Bu yasağa direnen kadınların kamu hastanelerinden ve taşıtlarından hizmet almaları yasaklandı. Bizdeki, kıyafet devriminin benzeri İran’da da cariydi. Laik hukuk sistemi, aile hukuku dışında İslam kanunlarının yerini aldı. Ulemayı dayanaksız bırakmak için en önemli gelir kaynakları olan “humus” devlet tarafından engellendi. 1926 da Şer’i mahkemelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir karar alındı.1935’te ilahiyat fakültesi açıldı ve türbe ziyaretlerine sınırlama getirildi. Hâkim olmak için hukuk fakültesinden mezun olma şartı getirilerek, ulemanın “mahkeme etme” yetkisi de elinden alındı. Medrese hocası olmanın koşulları ağırlaştırıldı ve vakıflar kanunuyla bütün vakıfların devlet denetimine açılması sağlandı.

Bizdeki tevhid-i tedrisatın muadilini, İran da gerçekleştirmek istiyordu. Amaç, ulemayı devlet memuru yapmaktı. Çünkü rejime göre ulemanın bağımsız kalması, ulus devletin meşruiyeti açısından sakıncalıydı. Ancak, Safevilerin yıkılmasından sonra ipleri tamamen eline alan ulemanın kolayca teslim olmaya niyeti yoktu. Kum ilim havzası bu reformlara direndi. Halkı, reformlara karşı çıkmak için örgütledi ve Şah rejiminin yeni kurduğu okulların, İran halkını Şiilikten uzaklaştıracağı tezini işledi. Yukarıdan aşağıya ceberutça işleyen bu modernleşme sürecine ulemanın gösterdiği refleks, meyvelerini 1979 da verecektir. Radikal modernleştirme hamleleri, halkın İslam’a daha çok sarılmasına ve İslami hareketlerin mevzi kazanmasına sebep olmuştur.

Şeriati bu tarihsel arka plana yakından tanıklık etmiş bir havzada yetişti. Onun, aydınlarla ulema arasında bir köprü işlevi gören dili/üslubu, Şah Rejiminin devrilmesinde oldukça etkili olacaktır. 1961 ‘de Şah rejimine muhalif olarak Mehdi Bezirgan’ın önderliğinde kurulan Özgürlük Hareketi’nin en sadık müdafilerinden biri de Şeriati’dir. Bezirgan’ın, petrolün millileştirilmesi adımını atan Musaddık yönetimine 1950’li yıllarda verdiği destek düşünüldüğünde, Şeriati’nin bu havzada yer alması şaşırtıcı değildir. Çünkü o daha önce de babasıyla birlikte Millî Mücadele eylemlerinin organize edilmesinde rol almıştır. Esasında Şeriati’nin ideolojik duruşu, Bezirganla örtüşmez. Bezirgan, İslam’ın İran milli kültürünün bir parçası olduğunu savunuyor ve laik bir siyasal sistemin varlığına inanıyordu. İslam’ın ilerici olduğunu ve modernleşme sürecinde İran’ın kültürel kimliğinin bir parçası olarak rol almasını istiyordu. Şeriati’nin bu havzada yer alması, ideolojik yakınlıktan ziyade milli hassasiyetlerden dolayı olsa gerektir. Bezirgan’ın milli hassasiyetleri, örgütlediği muhalefet hareketinde farklı fraksiyonların toplanmasını sağlamıştır. Bu durum İstiklal Harbi sürecinde İslamcı-Türkçü ittifakını hatırlatmaktadır. Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu direniş hareketinin, halk nazarında meşruiyet kazanmasında İslamcı söylemin etkisi yadsınamaz. Nitekim savaş sona erdiğinde, yeni kurulan devletin İstiklal Marşı’nı bir İslamcı olan Mehmet Akif yazacaktır.

Başlangıçta anti-emperyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla bir araya gelen farklı ideolojiler, düşman mağlup edildiğinde birbirlerine düşecek ve güçlü olan diğerini baskılayacaktır. İran’daki durum da benzerdir. Şeriati’yle Mehdi Bezirgan’ı aynı potada buluşturan şey, anti-emperyalist milli duruştur. Farklı fraksiyonların Şah karşıtı ittifakları, 1979 inkılabına kadar sürecek ancak inkılabın ardından bu kez İslamcı iktidar, muhalifleri bertaraf edecektir.1988’de Ayetullah Muntazari’nin, cezaevlerindeki muhaliflere yapılanlarla ilgili Humeyni’ye hitaben “senin adamlarının zulmü Şah’ınkini geçti. Hani Ali’nin adalet devletini kuracaktık.” mealindeki isyanı, bunun en bariz göstergesidir. Şeriati’nin izinden gidenler de bu bertaraf etme sürecinden nasibini alacaktır.

***

Şeriati, doktora için Paris’te bulunduğu yıllarda, üçüncü dünya olarak adlandırılan halkların direniş hareketlerine destek verir. Özellikle Cezayir direnişi onun için çok önemlidir. Fransa’da tahsil gördüğü süre boyunca direnişin makes bulması için mücadele eder. Bu mücadelesi sırasında Cezayir’in önemli siyasi figürlerinden biri olan Abdülaziz Buteflika’yla tanışır. Sonraki yıllarda, yine Kızılkale zindanında mahpusken, Buteflika’nın tavassutuyla serbest bırakılacaktır.

Fransa’nın Cezayir direnişine karşı tavrı, Şeriati’nin Batı algısının şekillenmesinde oldukça etkili olur.

Hümanizm, insan hakları, liberalizm, eleştirel düşünce, devrim gibi modern Avrupa’ya renk veren değerlerin merkezi olmakla iftihar eden bu görkemli Avrupa ülkesinin, söz konusu Cezayir olduğunda, klasik Şarkiyatçı kimliğinin etkisiyle hareket ettiğine yakinen tanıklık edecektir. Şarkiyatçı perspektif Doğulu (Müslüman) toplumları henüz kıvama gelmemiş, ehlileştirilmesi gereken vahşiler (insan altı yaratıklar) olarak görür. Öyle ki onlar bilim, felsefe, sanat, estetik, teknoloji üretemezler. Fransız Sol’unun Cezayir direnişine mesafeli duruşu, Şeriati’nin dikkatinden kaçmaz.

Özgürlük, emansipasyon, liberalizm, demokrasi, insan hakları ihraç etmeye çalışan; bilim ve felsefenin, sanat ve edebiyatın, liberalizm ve demokrasinin ana vatanı olarak görülen Fransa’nın Cezayir’de işlediği cürümlere sessiz kalmayı tercih eden Fransız Sol’u, Şeriati’de, Kapitalizmle-Sosyalizmin aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olduğu kanaatini perçinler. Marks, Prodhon, Engels, Plekhanov, Saint Simon gibi, hayatlarını zorbalık, sınıflar arası ilişkiler, işçi hakları, sermaye temerküzüyle mücadele ile geçirdiğini söyleyen filozof ve düşünürlerin, 19.Yüzyılda Afrika ve Asya ülkelerinin sömürgeleştirilmesine sessiz kalmalarını utanç verici olarak niteler.1956-1961 yılları arasında toy Fransız delikanlılarının Cezayir’de sürdürülen savaşa katılmamak için bir organlarını felç edişine tanık olur…Altı milyon taraftarı olan Fransız Komünist Partisi’nin, Cezayir’deki cinayetkar sömürgeci savaşı protesto bile etmediğine hatta direnişi örgütleyen Kurtuluş Cephesi(FLN)’ni tahkir edip direnişçileri “bir avuç Arap feodalin oyuncağı” olmakla suçladığına şahitlik eder… Maurice Thorez’in “Cezayir diye bir ulus yok, belki oluşum aşamasında bir Cezayir ulusu var” söylemini, sömürgeci yaklaşımın meşrulaştırılmasında Batı entelektüel havzasının oynadığı rol bağlamında, özellikle, zikreder.

Esasında durum, bugün de farklı değildir.

Sağ’ıyla Sol’uyla Avrupa entelektüel havzası,istisnaları olmakla birlikte, aydınlanma paradigmasını/modern değerler sistemini içselleştir(e)memiş ulusların direnişini tahfif etmeye devam ediyor. Hatta bu direniş(çi)leri tıpkı Fransız Marksistlerinin yaptığı gibi “ilkel/ primitif” ya da “bir takım Arap feodalinin oyuncağı” olmakla itham ediyor. Avrupa entelijansiyası ve onların bizdeki muadilleri, ezilmiş, horlanmış, sömürülmüş halkların hayatları pahasına başlattıkları/sürdürdükleri direnişi oldukça sığ bir düzlemde değerlendirdiler… Dahası bu direniş(ler)in itibarsızlaştırılması için müstekbirlere ideolojik destek sundular. Bunun en güncel örneği olarak siyonizmin Gazze’de/Filistin’de yürüttüğü sömürgeci /ırkçı/ barbar /soykırımcı politikaları onaylayan Jurgen Habermas zikredilebilir. Avrupamerkezci yaklaşımın fedailiğini yapan entelektüellere göre Fransız İhtilali’nden ilham almayan direnişler kabule şayan değildir. Edilgen, pasif, itaatkâr, tembel, şehvetperest, cahil, barbar Doğulular (Müslümanlar) isyan edemezler, direnemezler, devrim yapamazlar… Lakin Aksa Tufanı’nın açtığı özgürleşme çığırının Yemen-Lübnan-İran hattının da desteğiyle “beyaz adamın” burnunu sürttüğü, karizmasını çizdiği, dokunulmazlık zırhını darmadağın ettiği bir tarih-zaman kesitinde bu tür oryantalist yargıların bir hükmü kalmamıştır. Tarih “üçüncü dünya” olarak adlandırılan halkların “beyaz adam”dan intikam alışına tanıklık etmektedir.

Şeriati Fransız Sol’u özelinde tanık olduğu ikiyüzlü tutumdan hareketle Marksizmin sömürgeciliği tahlil etmekten aciz olduğunu ve hatta sömürgeciliğe imkân tanıyan bir içeriğe sahip olduğunu iddia eder. Ona göre, Avrupa burjuvasının semirmesi sadece kendi çabasının sonucu değildir. Asya ve Afrika uluslarının kaynaklarının acımasızca sömürülmesinin payı unutulmamalıdır.

Bu sömürü sayesinde, Avrupa proleteryası semizleşmiş ve Marks’ın burjuva-proleterya çatışması sonucu doğmasını murat ettiği komünizm, Avrupa’da değil, henüz daha feodal geleneğinden kurtulamayan Rusya ve Çin’de ortaya çıkmıştır. Marksizmin Avrupa ayağı ise, üçüncü dünya halklarının sömürülmesiyle semizleşen proleteryayı görmezden gelmeyi tercih etmiştir.

Avrupa entelektüel havzasından Jean Paul Sartre, Şeriati için önemli bir sima olarak öne çıkar. Tanışıktırlar… O’nun Cezayir direnişine verdiği destekten sitayişle bahseder. Sartre, Fransa’nın Cezayir’deki varlığına karşı çıkmış ve direnişin militan düşünürü Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” kitabına önsöz yazmıştır. Bu önsözde, ülkesi Fransa’ya karşı sözünü sakınmaz. Açıkça direnişçilerin mücadelesini destekler.

Şu cümleler Sartre’a aittir: “Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçı adım adım özgürleşmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur…Bir savaşçının silahı onun insanlığıdır.”

Bu tutumundan dolayı Fransız Sağ’ı Sartre’ın vatan haini olduğunu iddia eder ve kurşuna dizilmesini ister. Fakat dönemin Fransız Başkanı De Gaulle “Sartre’a dokunamazsınız. Çünkü Sartre, Fransa’dır” diyerek bu talepleri geri çevirir.

Sadece Cezayir değildir Şeriati’nin dikkatini çeken, tüm mustazaf halkların feryadına karşı duyarlıdır. Kongo bağımsızlık hareketi lideri Patrice Lumumba’nın öldürülmesi sonrası, siyahların Paris’te Belçika konsolosluğu önünde düzenlediği protesto gösterilerine katılır ve tutuklanır. Kısa süreli bir tutukluluk dönemi yaşar.

Bu sırada Cezayir Kurtuluş Cephesi üyesi Frantz Fanon ile tanışır. Onun Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının mukaddimesini tercüme eder. Fanon, Şeriati üzerinde iz bırakan önemli isimlerden biridir.1968 yılında Hüseyniye-i İrşad’ta konferanslarına başladığında Fanon, en sık zikrettiği direniş liderlerinden biri olacaktır. Bu konferanslar oldukça ilgi çekicidir. Özellikle laik eğitim almış gençlerle temas kurmayı başaran üslubu, uzun vadede İran İnkılabı’nın gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Ulemanın bu gençleri kuşatacak dili üretmekte sıkıntı çekmesi, Şeriati’nin tanınırlığının artmasında etkili olmuştur. Şeriati’nin, Hüseyniye-i İrşad’da bir İslam İdeolojisi inşasına dönük olarak verdiği dersler her geçen gün ulemayla arasının açılmasına sebep olur. Şeriati’ye karşı oldukça ağır ithamlar gelmeye başlar.

Onun gizli bir Sünni olduğundan İslam’ı bilmediğine, Marksizmle İslam’ı uzlaştırma amacı taşıdığından halkı Şiilikten soğuttuğuna kadar bir dizi ithamla karşılaşır. Babasının etkisiyle ıslahçı çizgide yer alan Şeriati, ulemanın atıl,dünyadan uzak,Safevici yaklaşımlarına yönelik olarak oldukça radikal eleştirilerde bulunduğu için birçok dini otorite tarafından aforoz edilir ve kitapları yakılır. “Ali Şiası-Safevi Şiası” adıyla yayınlanan kitabında, Şiiliğin tarihsel evrimine dikkat çekerek asıl mecrasından saptığı ve saltanatçı Safeviliğin yamağı olduğu tezini işler.

Bu nedenle kendisine karşı biriken öfke nefrete dönüşür.

Kitaplarının basımı ve yayını yasaklanır.Başlangıçta Hüseyniye-i İrşad’da birlikte ders verdiği Ayetullah Mutahhari’yle yolları 1968’te ayrılır. Şeriati, Hüseyniye’nin bağımsız bir okul olarak devam etmesini isterken, Mutahhari medrese usulü bir sistemin ihdas edilmesinden yanadır. Sonraları Mutahhari, Şeriati’nin İslam Şinasi (İslam-Bilim) kitabı için “edebiyat ve kültür açısından oldukça yüksek, ilmi açıdan orta düzeyde, felsefi açıdan orta düzeyden de düşük, İslami açıdan ise “sıfır”dır. Diyecektir.

Hüseyniye-i İrşad dersleri şah rejimini ziyadesiyle endişelendirir.

Rejim karşıtı eylemlerin kaynağı olarak tarassut altına alınır ve bazı katılımcıları tutuklanmaya başlar. Nihayet 1973 ‘te Hüseyniye kapatılır. Şeriati’nin kitaplarına el konulur ve teslim olmasını sağlamak için babası tutuklanır. Şeriati teslim olur ve babası bir yıl sonra serbest bırakılır. O ise Kızılkale zindanında tek kişilik hücrede 18 aylık cezasını çekmeye başlar. Zindandan çıktıktan sonra kitapları Paydar, Dehkan Nejat ve Sebzivari gibi müstear isimlerle neşredilir. Bıktırıcı takiplerden kurtulmak için ev konferansları vermeye başlar. Sabahlara kadar süren dersler yapar. Fakat artık İran’da kalamayacağını anlamıştır.16 Mayıs 1977 de İran’ı terk eder. Yaklaşık bir ay sonra 19 Haziran 1977 de kaldığı evde cansız bir halde bulunur.

Eşi Puran Hanım Şeriati’nin ölümünü şöyle anlatır: “…Gece saat 11-12 gibi Şeriati kızından çay istiyor. Ona çay verdikten sonra gidip yatıyorlar. Dayımın kızı sabah işe gitmeden önce Şeriati’yle vedalaşmak üzere kapıyı çaldığında, kapının eşiğinde serilmiş halde buluyor. Burnu siyah olmuş. Boğulma gibi bir şey…Pencere de açıkmış. Kuzenim hemen erkek kardeşime haber veriyor. Bu arada olayı yukarı katlardaki kızlara da haber veriyorlar. Kızlar aşağı inmiyor. Ambulans ve polis gelip onu alıp götürüyor. Adli tıp ölüm nedeni olarak damar tıkanıklığı teşhisi koyuyor. Ancak otopsi yapılmıyor.” Resmî gazeteler Şeriati’nin ölümünü “tedavi için gittiği İngiltere’de vefat eden Müslüman düşünür” olarak verir. Şah Rıza, Şeriati’nin cenazesinin İran’a getirilmesi ve görkemli bir törenle defnedilmesi için eşi Puran Hanım’dan izin ister ancak aile bunu kabul etmez. Musa Sadr’ın girişimiyle cenaze, Şam’da Seyyide Zeyneb’in türbesinin yanına defnedilir.

Tarihe gerçek anlamda tanıklık eden bu aziz öğretmene rahmet diliyorum…

Not: Bu yazı’m Umran Dergisi’nin 300.Sayısında (Ağustos 2019) aynı başlıkla yayınlanan metnin gözden geçirilip kimi ekleme çıkarmalarla düzenlenmiş halidir.

Yararlanılan Kaynaklar

1-Ali Şeriati/Yalnızlık Sözleri 1-2/Söylem Yay.

2-Ali Şeriati/Öze Dönüş/Kitabevi Yay.

3-Ali Şeriati/Kevir/Fecr Yay.

4-Ali Şeriati/Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri/Birleşik Yay.

5-Ali Şeriati/Dine Karşı Din/İşaret Yay.

6-Ali Şeriati/İnsanın Dört Zindanı/Fecr Yay.

7-Ali Şeriati/İnsan/Fecr Yay.

8-Mehrzad Brujerdi/İran Entelektüelleri ve Batı/Yöneliş Yay.

9-John Esposito/Güçlenen İslam’ın Yankıları/Yöneliş Yay.

10-Bilge Adamlar Dergisi/Şeriati Özel Sayısı/Sayı:30/Ağustos 2012

11-William Cleveland/Modern Ortadoğu Tarihi/Agora Kitaplığı

12-Alev Erkilet Başer/Ordadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler/Hece Yay.

13-Nilüfer Göle/Modern Mahrem/Metis Yay.

14-Daryush Shayegan/Yaralı Bilinç/Metis Yay.

15-Mehmet Ali Büyükkara/Çağdaş İslami Akımlar/Klasik Yay.

16-Pierre Jean Luizard/İslam Topraklarında Otoriter Rejimler/İstanbul Bilgi Ünv. Yay.

17-Ali Şeriati/Anne Baba Biz Suçluyuz/Seçkin Yay.

18-Ali Şeriati/Yarının Tarihine Bakış/Birleşik Yay.

19-Frantz Fanon/Yeryüzünün Lanetlileri/Versus Kitap

20-Susan Beuck Morss-Küresel Bir Karşı Kültür/Versus Kitap

21-Şeyh Hamidu Kan/Mahrem Macera/Özgün Yay.

22-Ali Şeritati/Ali Şiası Safevi Şiası/Fecr Yay.

23-Edward Said/Şarkiyatçılık/Metis Yay.

24- İhsan Eliaçık/ “Zamanın Ruhu Değişti” başlıklı makale.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale