Dünya ve İslam

 

Kâmil Ergenç

Share

1. Sorunun Cevabı: Soğuk savaş sürecinin güç dengeleri Doğu-Batı Bloku ve/veya “hür dünya” ile “demir perde” kamplaşması ekseninde şekillenmişti. Seçilen kavramlara nazar ettiğimizde Batı blokunun psikolojik üstünlüğü hemen göze çarpar. Anlıyoruz ki soğuk savaş literatürünün mimarları “beyaz adamı” kayırmış. II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lı yılların başında Sovyetlerin dağılmasına kadar devam eden soğuk savaş Yalta Konferansı’nda oluşturulan “nüfuz alanlarına” olabildiğince riayet etti. Ancak turbo-kapitalist/şirketokrasi düzeninin ayak sesleri duyulmaya başladıkça, sömürgeci Batı bloku (NATO şemsiyesi altında) genişlemeci-yayılmacı bir perspektifle hareket etti. Ortadoğu’da Sovyet nüfuz alanında kalan ülkelerin anti-emperyalist/anti-kapitalist tutumları ve özelleştirme karşıtı kamucu/toplumcu iktisadi düzeni sürdürme ısrarları onları şirketokrasi düzeninin hedefi haline getirdi.

Bu ülkelerin (Mısır örneğinde olduğu üzere) hem kritik su yollarına yakın olmaları hem de (Irak-Suriye-Libya örneklerinde olduğu üzere) zengin petrol yataklarına sahip olmaları iştah kabartıyordu. İlaveten İsrail için varoluşsal tehditler de yine bu ülkelerden sadır oluyordu. Irak-Suriye-Libya (1979’ a kadar Mısır) sosyalist blokun tesiri altındaydı. Sözünü ettiğimiz ülkelerin İsrail’le yaptıkları savaşları kaybetmeleri ve eş zamanlı olarak maruz kaldıkları sistematik iktisadi yaptırımlar baasçılığın (otoriter sosyalist Arap milliyetçiliğinin) zemin kaybetmesine sebep oldu. Önce Mısır (1979’da) saf değiştirerek Batı blokuna geçti ve İsrail’le ilişkilerini normalleştirdi. XX. yüzyılın ilk yarısında kapitalist batı blokuyla çok yönlü çok boyutlu bağımlılık ilişkileri geliştiren Körfez Krallıkları zihniyet olarak sosyalist Arap milliyetçiliğine (Baas ideolojisine) mesafeliydiler. Vehhabi doktrini temelinde konumlan/dırıl/an bu kabileler “beyaz adamın” memuru olmayı kabul etmişlerdi.

Mısır-Irak-Suriye-Libya ise Baas ideolojisinin etkili olduğu yerler olarak öne çıkar. Daha özelde ise Suriye bu ideolojinin anavatanı olarak kabul edilebilir. Nasır’ın liderliğinde kısa süreli de olsa inşa edilen Mısır-Suriye Birleşik Arap Cumhuriyeti, Ortadoğu Arap dünyasına vaziyet etmeyi ve Arapları Emeviler gibi imparatorluk şemsiyesi altında toplamayı murat eden bir ideale de sahipti. Kapitalist Batı blokunun hem Ortadoğu enerji nakil hattının güvenliğini hem de İsrail’in mevcudiyeti ve meşruiyetini teminat altına almak için attığı adımlar evvela Arap dünyasının en önemli ülkesi olan Mısır’ı Sovyet etkisinden çıkardı.

Eş zamanlı olarak Ürdün-Filistin-Lübnan hattında yaşananlar bu beldeleri kırılgan otonomilere icbar etti. I. ve II. Körfez savaşıyla Irak’ın da Baas ideolojisinden kurtarılmasıyla birlikte sıra Libya ve Suriye’ye geldi. Arap Baharı olarak adlandırılan sosyal patlamaların ilmi entelektüel önderlikten ve sistemli/uzun erimli örgütlü mücadele kültüründen uzak oluşları sürecin pusuda bekleyen kapitalist –sömürgeci devletler tarafından istismar edilmesini sağladı ve öteden beri arzuladıkları yeni dizaynın imkanlarını oluşturdu. Libya iç savaşının NATO aracılığıyla tahrik edilmesi/ büyütülmesi bu ülkenin yeniden sömürgeleştirilmesinin önünü açtı.

Ortadoğu’da baasçılığın (tabiri caizse son kalesi) konumunda olan Suriye ‘ye ise en ağır bedel ödetildi. Çünkü Suriye İran’la birlikte İsrail karşıtı direniş hareketlerini (Hamas ve Hizbullah’ı) destekliyordu. BU hareketler düzenli ordulara sahip devletlerin yapamadığını yaparak İsrail’in meşruiyetini ve mevcudiyetini tehdit ediyor, dahası kapitalist batı blokunun İslam dünyasında görmek istediği zahiri ve batıni aşırılıkların dışında “üçüncü bir yolun” mümkün olduğunu, bu yolun da siyonist-emperyalist-sömürgeci gerçeklikle yüzleşmekten geçtiğini gösteriyordu. Dolayısıyla Suriye’de baas rejiminden hoşnutsuz kitleler (Türkiye-Katar-Suudi Arabistan-Ürdün gibi) kapitalist blokun sadık hizmetkarı ülkeler tarafından eğitilip-donatılarak iç savaş köpürtüldü.

Öte yandan dünyanın farklı yerlerinden profesyonel savaşçılar (paramiliter çeteler/paralı askerler) ithal edilerek ülke tam bir kaosa sürüklendi. Bu itibarla denebilir ki Suriye’deki rejim değişikliği Suriye halkının kendi iç dinamikleriyle şekillendirdiği (fail/özne olduğu) bir süreç değil, kapitalist blokun (işveren emperyalistlerin) bölgedeki partnerleriyle (taşeron emperyalistlerle) iş birliği yaparak gerçekleştirdikleri bir dizayn operasyonudur. Bu operasyon Suriye’nin geleneksel müttefiklerini (İran ve Hizbullah’ı) bertaraf etmiş, İsrail karşıtı direniş hareketlerini yalnızlaştırarak Filistin direnişine büyük bir darbe vurmuş, Doğu Akdeniz enerji jeo-politiğini NATO lehine değiştirmiş, yeni Ortadoğu’nun şirketokrasi düzenine intibakını sağlamak üzere Türkiye ve Körfez Krallıklarını öne çıkarmıştır.

Bu bağlamda yeni Suriye’yi ortaya çıkaran süreci, üzerinde mutabık kalınmış jeopolitik bir yeni gerçeklik olarak değil, Avrasya’ya sıçraması muhtemel bir parselleme projesinin ön adımı olarak okumanın daha doğru olacağı kanaatindeyim.

2. Sorunun Cevabı: HTŞ ve diğer muhalif gruplar kendilerini oraya getiren iradenin belirlediği çerçevenin dışına çıkabilecek yetkinlikte/donanımda değildir. Bu itibarla bir devlet aklından ziyade yeni Suriye’nin şirketokrasi düzenine uyum sağlamasını kolaylaştıracak “CEO Aklı” ndan söz edilebilir. Tıpkı Körfez Emirliklerinde olduğu gibi… Vehhabiliğin yakın ve uzak tarihi incelendiğinde evvela İngiliz sonrasında ise Amerikan emperyalizmi için nasıl işlevsel kılındığı görülebilir. Bugün de durum farklı değil… Suriye’nin kendine gelmesi çok zor. Benzer süreçleri yaşamış ülkelere ( Lübnan-Irak -Libya-Sudan-Afganistan) bakıldığında bu gerçek görülebilir. Gelinen noktada hem ideolojik/ entelektüel hem de bürokratik hazırlık bakımından SDG/YPG öne çıkıyor. Merkezi HTŞ yönetimiyle SDG/YPG’nin ideolojik referans sistemleri gece ile gündüz kadar farklı. Ortak paydada buluşmaları neredeyse imkânsız… Bu durumda kırılgan otonomilerden başka seçenek yok…

3. Sorunun Cevabı: Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri geçmişte olduğu gibi bugün de yerel-bölgesel-küresel gerçekliği çok yünlü çok boyutlu analiz edebilecek kadrolara sahip olmadıkları için hamaset-popülizm anaforunda debelenmeye devam ediyorlar. Romantizm hastalığına düçar olan, fütühatçı nostaljiyle oyalanan, siyasal akıl fakiri bu kesimlerin emperyalist-sömürgeci-kapitalist sistem tarafından manipüle edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Şayet bu kesimler Ortadoğu’nun 20.yüzyıl siyasi-ideolojik-iktisadi tarihi hakkında derli toplu bir çalışma yapmış olsalardı Suriye’nin neden istikrarsızlaştırılmak istendiğini görebilir ve akabinde başlarına nelerin gelebileceğini hesaplayabilirdi. Fakat günü kurtarmaya dönük sloganik-fanatik-holiganca kalıplara teşne oldukları için bunu yapamadılar. Şimdi ise yine benzer bir yaklaşımla Kudüs’ün kurtuluşundan bahsed/ebil/iyorlar. Mısır’ın Şarm El Şeyh kendinde Filistin/Gazze direnişinin sırtına hançer saplayanlar Kudüs’ü nasıl kurtaracak? Megaloman-narsist-cahil Amerikan başkanına perestiş etme yarışına girenlerden Kudüs davasına katkı beklenebilir mi? Sömürgeci-ırkçı-barbar Siyonist İsrail’in en büyük destekçisi olan Amerikan düzenine teslim olanlar Filistin’i-Kudüs’ü özgürleştirebilir mi? ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack her türlü taleplerinin Şam’daki yeni yönetim (HTŞ) tarafından karşılandığını söyledi. Dolayısıyla yeni Suriye Ortadoğu’daki yeni statükonun (yani İsrail’in güvenliği ve meşruiyetinin tartışmasız kabul edildiği yeni gerçekliğin) paydaşı olduğu ölçüde kabul görecektir. Kaldı ki şimdiye kadar gösterdikleri performans bu tespiti doğrular niteliktedir.

4. Sorunun Cevabı: Suriye’nin toprak bütünlüğü korunabilir mi emin değilim. Korunsa bile güçlü bir merkezi otoritenin oluşması artık çok zor. Çünkü güneyde İsrail hatırı sayılır bir bölgeyi işgal etti, kontrol noktaları kurdu, su kaynaklarına el koydu, Şam’ın burnunun dibine kadar yaklaştı, ülkenin tüm askeri alt yapısını tahrip etti. Yani Suriye’nin güneyi İsrail için adeta bir tapu-kadastro alanı… Dilediği gibi at koşturuyor. Öte yandan kuzeyde Türkiye’nin kontrolünde olan bölgeler var ve buraları boşaltma gibi bir durum (şimdilik) söz konusu değil. PYD/SDG/YPG kontrolünde yeni bir “de facto” durum ortaya çıkarıldı. İŞİD’e karşı mücadele adı altında bu yapılar ciddi bir eğit-donat faaliyetinden geçirilerek bölgesel otonomiye hazırlandı. Türkiye her ne kadar bu yeni gerçekliği kabullenmekte zorlansa da I. Körfez Savaşı sonrası Irak’ta ortaya çıkan durum tekrar ediyor. Şimdiye kadar birbirlerine mesafeli yaklaşan (hatta zaman zaman çatışan) Barzani-PKK-Talabani grupları SDG/PYD ile entegre edilerek Hazar’dan Doğu Akdeniz’e ulaşması planlanan enerji koridoru tahkim ediliyor. Bu tahkim sürecinde Türkiye’ye Irak-Suriye Kürt otonom/özerk yapılarının hamisi olma görevi verilmiş gibi görünüyor. Osmanlı millet sistemine yapılan vurgu ve Türk-Arap-Kürt kardeşliği ekseninde ümmetçi söylem bu bağlamdan bağımsız değil. Sömürgeciler din diliyle bölgeyi dizayn ediyor.

5. Sorunun Cevabı: İç savaş yaşayan toplumların kendine gelmesi çok zaman alır. Çünkü iç savaşta temiz kalmak zordur. Araya kan davaları girmiştir. Yugoslavya’nın parçalanmasında bunu gördük… Merkezi otorite çöktükten sonra onu yeniden ihdas etmek zordur. Güç/yetki etnik ve mezhebi kotalara göre dağıtılır ki bu durum o ülkenin kırılganlığının alametidir. En bariz örnek Lübnan ve Irak’tır. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki Sykes-Picot’tan bir asır sonra Ortadoğu yeniden sömürgeleştiriliyor. Bu sefer mikro-milliyetçilikler ve mezhebi bencillikler doğrultusunda… Amerikan’ın Ankara büyükelçisi açıkça bölgede ulus-devlet istemediklerini beyan etti. Geçen yüzyılın başında imparatorluklar sona ererken bu yüzyılın ilk çeyreğinde ulus-devletler küçültülüyor. Bölge halkları etnik ve mezhebi bencilliklerini aşamadıkları ve siyonist-kapitalist-sömürgeci gerçeklikle ortaklaşa mücadele stratejisi geliştiremedikleri müddetçe bu zelil durumdan çıkış mümkün değil. Şu saatten sonra Suriye halkının birlikte yaşam ekseninde yeni bir gerçeklik inşa etmesi oldukça zor. Hele ki bunu vehhabi tandanslı HTŞ rejimiyle yapması daha da zor… Çünkü vehhabiliğin tarihinde böyle bir pratik yok…

6. Sorunun Cevabı: Benzer durum tersinden Afganistan için de söz konusuydu. Sovyetlere karşı direnen Afganlar dönemin Amerikan sistemi tarafından “mücahit” olarak nitelenmiş, doğrudan ya da dolaylı askeri/istihbari yardımlara mazhar olmuştu. Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” doktrini ile birlikte bu gerçeklik değişecek, 11 eylülün akabinde ise Afganistan işgal edilecekti. Bu sefer vaktiyle mücahit olarak nitelenen kadrolar terörist etiketiyle yaftalanacaktı. Dolayısıyla küresel kapitalist-sömürgeci sistem/kültür, çıkarları için kimin işlevsel olduğuna bakıyor. İlgili kişinin terörist, liberal, hümanist, diktatör olmasıyla ilgilenmiyor. HTŞ kadroları bugünün Ortadoğu’sunda “beyaz adamın” muradına uygun gerçekliğin inşasına katkı sunduğu/ sunacağı için meşruiyet kazandı.

7. Sorunun Cevabı:
Baas rejimleri Arap milliyetçiliği ortak paydasında sosyalist bir toplumsal gerçeklik inşasını murat ettiler. İngiliz-Fransız sömürgeciliğinden çok çektikleri için anti-emperyalist bir çizgide karar kılmaya çalıştılar. İslam’ı da sosyalist bir perspektifle anlamayı/yorumlamayı tercih ettiler. Suriye ihvanının önde gelen isimlerinden Mustafa Sıbai’nin “İslam Sosyalizmi” kitabını yazması, Kaddafi’nin yine aynı bağlamda “yeşil kitabı” (ki bu kitap Roger Garaudy’nin övgüsüne mazhar olmuştur) bu bağlamda değerlendirilebilir. Aynı yıllarda Türkiye’de Nurettin Topçu “Anadolu Sosyalizmi” ni doktrine etmektedir. Ancak baas rejimleri epistemolojik emperyalizme karşı gereken duyarlılığı/farkındalığı inşa edemediler. Türkiye’de Kemalizmin yaptığına benzer şekilde yukarıdan aşağıya (tabiri caizse sopa zoruyla) ulus yaratmaya çalıştılar. Bunda kısmen başarılı da oldular. Lakin bünyelerindeki farklı etnik-mezhebi kimlikleri ya görmezden geldikleri ya da asimile etmek istedikleri için bünyelerini zayıflattılar. İhdas ettikleri muhaberat kültürü toplumu müraileştirdi. Şahsiyet/ferdiyet yıkımına kapı araladı. BU kapı küresel kapitalizmin içeriye sızmasına ve toplumsal bünyeyi “iç savaş” yoluyla yıkıma uğratmasına sebep oldu.

8. Sorunun Cevabı: Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere vehhabiliğin farklılıkları barış içinde bir arada yaşatma kabiliyeti/yetkinliği yoktur. Dolayısıyla sözü edilen gerilimler/ kıyımlar aslında son derece bilinçli bir şekilde yapılmakta, Suriye’nin bir daha belini doğrultamaması, yani kırılgan otomilere mahkûm olması için özellikle ihdas/ icra edilmektedir. Kısa ve orta vadede bu gerilimler gerekçe gösterilerek etnik-mezhebi gettolar ve/veya otonomiler ihdas edilecektir diye düşünüyorum.

9. Sorunun Cevabı: Suriye’deki iç savaş bu ülkenin kendi iç dinamikleriyle oluşan, sevk ve idare edilen bir gerçeklik olmaktan ziyade, küresel ve bölgesel aktörlerin (ve bu aktörler tarafından yönetilen mobil paramiliter çetelerin/paralı askerlerin) inisiyatifinde doğdu-büyüdü-gelişti ve netice aldı. Dolayısıyla ortada ilmi entelektüel kadroları olan, sistemli-uzun erimli stratejik hareket kabiliyetine sahip ve en önemlisi de güçlü toplumsal desteği olan örgütlü muhalif bir hareket yoktu. Bu itibarla sözü edilen gruplara duyulan güvensizlik saha gerçekliğinden kopukluk ve tarihsel önyargılardan değil, sömürgeci-kapitalist hegemonyanın Ortadoğu havzasında gerçekleştirmek istediği dizayn operasyonlarına dair yakın ve uzak geçmişteki örneklerden kaynaklanıyor.

10. Sorunun Cevabı: Yeni Suriye artık kapitalist-şirketokrasi düzeninin dilediği gibi at koşturacağı bir yer. Tıpkı Körfez Emirlikleri gibi… Türkiye dindar-muhafazakâr kesimleri Emevi Camii’nde namaz kılma kuyruğuna girerken, Şam’daki lüks otellerde Suriye’nin geleceği küresel şirketlere peşkeş çekiliyordu. Ancak hamaset-popülizm uyuşturucusu alanlar bu acı gerçekle yüzleşeme/z/di. Muhtemeldir ki Türk şirketlerine de belli ölçüde pay verilecek. Irak’ın yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde öyle olmuştu çünkü. Gelinen noktada devlet olma sürecinin gerektirdiği rasyonel adımlarından ziyade, şirketokrasi düzeninin tahkimatı yolunda atılan adımlardan bahsedilebilir.

11. Sorunun Cevabı: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.

12. Sorunun Cevabı: Vehhabi tandanslı HTŞ rejimi tam da Batı’nın farklılıkları yok sayan (tektipleştirici) kodlarına uygun bir partnerdir. XX.ve XXI.yüzyıl pratiğine bakıldığında vehhabiliğin barış içinde birlikte yaşama kültürü inşa ettiği görülmemiş/duyulmamıştır. Bilakis gittiği her yere iç savaş, yıkım ve emperyalist müdahale götürmüştür. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyorum.

Özgeçmiş

Eğitimci, mütefekkir. Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık ve Epistemik Şiddet isimli eserleri kaleme almıştır.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale