Afrika’da artan STK faaliyetleri, samimiyet ile temsil sorumluluğu arasındaki ince çizgiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Burkina Faso’da geçirdiğim süre boyunca hem Türkiye’den gelen hem de uluslararası birçok STK’nın sahadaki faaliyetlerini yakından görme fırsatım oldu. Uzun yıllara dayanan sivil toplum tecrübemle birleşince, sahada karşılaştığım manzara bana hem umut veren hem de ciddi biçimde düşündüren tablolar sundu.
Ben imkân buldukça bu faaliyetlere katkı sunmayı, gücüm yettiğince bir şeylerde aktif olmayı insanî bir görev olarak görüyorum. Fakat tam da bu tecrübenin içinden şunu fark ettim: Türkiye’de STK kavramı giderek daralıyor ve “insani yardım” ile neredeyse eşanlamlıymış gibi algılanıyor.
Oysa sivil toplum dediğimiz şey, yardım kolisi dağıtmaktan ya da kurban kesmekten ibaret değil.
Sivil toplum; fikir, düşünce, eğitim, uzun vadeli kültürel etkileşim ve toplumsal gelişime yönelik bir çaba.
Bugün Türkiye’de bunun gölgede kalmasının nedenlerini sahada çok net görüyoruz.
İnsani Yardımın Öne Çıkması: Kolay, Görünür
İnsani yardım güçlü bir alan. Çünkü:
– Fotoğrafı var,
– Duyguya hitap ediyor,
– Kısa sürede sonuç veriyor,
– PR’a çok uygun,
– STK’lara kurumsal görünürlük ve kimi zaman ekonomik sürdürülebilirlik sağlıyor.
Buna karşılık eğitim, kültür, düşünce ve insan yetiştirmeye yönelik faaliyetler ise uzun soluklu;
– Bir fikir gerektiriyor,
– Bir kadro gerektiriyor,
– Kurumsal bir çizgi gerektiriyor,
– Maddi getirisinden çok maliyeti var,
– Sonucu hemen görünmüyor.
Bu yüzden birçok yapı doğal olarak “kolay sonuç üreten” alana yöneliyor ve STK kavramı zamanla insani yardıma indirgeniyor. Ancak Afrika’nın —özellikle de Burkina Faso gibi ülkelerin— asıl ihtiyacı, kısa vadeli ve görünürlüğü yüksek pansumanlardan ziyade yetişmiş, nitelikli insan gücünün çoğalmasıdır.
Şunu da unutmamak gerekiyor: Bu insanlar, biz gitmeden önce de bir şekilde yaşıyorlardı; biz döndükten sonra da hayatları devam edecek. Bir günlüğüne götürdüğümüz insani yardım, o gün için bir nefes oluyor; ama ertesi gün yine kendi imkânlarıyla ayakta durmak zorundalar.
Asıl kalıcı etkiyi, işte tam bu noktada eğitim, meslekî yeterlilik, yerel kadroların güçlenmesi ve düşünce dünyasının zenginleşmesi üretiyor. Yani mesele, “insani yardımı bırakıp başka bir şey yapalım” değil; insani yardımın yanına, nitelikli insan yetiştirmeye yönelik uzun vadeli bir perspektif ekleyebilmek…
Yardım Dendiğinde Neden Hemen Yurtdışı Aklımıza Geliyor?
Türkiye’de sivil toplum alanına dair dikkat çekici bir başka husus da şu:
Yardım dendiğinde aklımıza çoğu zaman hemen yurtdışı geliyor.
Sanki iyiliğin değeri, ancak kıtalar aşıldığında artıyormuş gibi bir algı yerleşti topluma. Bu aslında kötü niyetten değil; yıllardır insani yardımın STK pratiğinin merkezine oturmasından kaynaklanan bir refleksten.
Oysa sivil toplum dediğimiz kavram, sadece açlıkla mücadele etmekten ibaret değil;
insanı, toplumu, kültürü ve düşünceyi inşa eden uzun soluklu bir çaba…
Önce şunu açıkça söylemek isterim:
İnsani yardımı küçümsemek değil, onu eksik bırakan tarafımızı konuşmak istiyorum.
Bir insanın karnını doyurmak, üstünü başını düzeltmek elbette hayati bir öncelik. Kimseye “ekmek vermeyin, sadece eğitim verin” demiyorum. Aksine, ekmek de eğitim da insana ait; biri bedeni, diğeri zihni, ruhu ve ufku besliyor.
Bazen şu soruyu kendi kendimize sormamız gerekiyor:
Komşumuzun buzdolabı boşsa markete koşup erzak alıyoruz; peki aynı komşunun evinde hiç kitap olmamasını ya da faklı ihtiyaçlarını bir ihtiyaç olarak görüyor muyuz?
Bir insanın karnının doyması kadar, zihninin ve hayal dünyasının beslenmesi de bize emanet…
İnsani yardım, kriz anında bir nefes olur; ama bir gencin ufkunu beslemek, bir toplumun geleceğini inşa etmek demek.
Belki de bu yüzden, sivil toplum enerjisinin bir kısmını yeniden insan yetiştirme, kültür üretme, eğitim destekleri, kütüphane kurma, düşünce ve sohbet ortamları oluşturma gibi alanlara yönlendirmeyi düşünmemiz gerekiyor.
Bu işler görünmez, zahmetli ve fotoğraflık değil; ama etkisi, çoğu zaman insani yardımdan daha derin ve uzun soluklu…
Afrika’daki tecrübem bana şunu gösterdi:
Bazı topraklar gerçekten mümbit. Doğru bir eğitim yatırımı yaptığınızda, yıllar sonra meyvesini görüyorsunuz.
Bu, iyiliğin coğrafyasını daraltmak değil;
iyiliğin önceliğini ve yöntemini birlikte yeniden düşünme çağrısı…
Artan STK Sayısı, Derinleşen Sorumluluk İhtiyacı
Son yıllarda Türkiye’de STK sayıları hızla arttı. Eskiden idealist birkaç kişinin gayretiyle yürüyen işler, şimdi adeta bir sektör hâline geldi. Bu durumun olumlu tarafı var elbette; fakat sahada görüyoruz ki işin ruhu ile PR çalışması arasındaki çizgi her geçen gün daha da silikleşiyor.
Bazı yapılar için bu faaliyetler artık bir “ekmek kapısı”, kurumsal bir sektör. Kurulan her yeni dernek birkaç ay içinde Afrika’ya “yardım” götürmeye başlıyor. Oysa bu iş ciddi bir yetkinlik, sorumluluk ve temsil meselesi.
Bu nedenle hem kendi tecrübemden hem de sahadaki gözlemlerimden yola çıkarak bazı önerileri tartışmaya açmanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Ne Yapılabilir?
1. Ulusal ölçekte rehberlik sunacak bir koordinasyon yapısı
Afrika’da yürütülen faaliyetler dinî, kültürel ve diplomatik hassasiyetler içeriyor.
Tam da bu yüzden:
– Yurtdışında çalışmak isteyen STK’lara belli ilkeler doğrultusunda rehberlik edecek,
– Faaliyetlerin yerel dokuyla uyumunu gözeten,
– Sahada yapılan işi Türkiye’nin itibarına uygun bir çerçevede tutan bir yapı düşünülebilir.
Bu bir denetim mekanizması değil; doğru zeminde yürütülen işler için yol göstericilik işlevi taşır.
2. Yurtdışı faaliyetleri için bir akreditasyon sistemi
Bugün pratikte sıkça gördüğümüz bir manzara var:
Birkaç kişinin bir araya gelmesiyle küçük bir dernek kuruluyor, etraftan iyi niyetle bağışlar toplanıyor, ardından bir çanta dolusu emanetle Afrika’ya “yardım” götürülüyor. Fotoğraflar çekiliyor, kısa bir süre sahada bulunuluyor sonra Türkiye’ye dönülüp “Bu sene Burkina Faso’daydık, seneye Nijerya’daki / Nijer’deki vs. kardeşlerimize hizmet götürelim.” deniyor.
Bu tabloya bakarken kimsenin niyetini sorgulamak istemeyiz; pek çok insan gerçekten samimi bir heyecanla yola çıkıyor.
Ama iyi niyet, tek başına doğru bir yöntem ve sağlıklı bir sonuç üretmeye her zaman yetmiyor.
Çoğu zaman:
– Ortada uzun vadeli bir plan olmuyor,
– Aynı bölgeye kontrolsüz biçimde birden fazla ekip yüklenebiliyor,
– Bazı hassas bölgelere yeterli bilgi ve hazırlık olmadan giriliyor,
– Yapılan işin devamı, takibi ve yerel yapılarla uyumu netleşmiyor.
Tam da bu nedenle, yurtdışı faaliyetleri için kurumsal yeterlilik, şeffaflık, etik yaklaşım ve yerel hassasiyetlere uyum gibi kriterleri gözeten bir akreditasyon sistemi tartışmaya açılabilir.
Böyle bir sistem:
- Sahaya çıkan yapıların asgari bir kurumsal olgunluğa sahip olmasını,
- Toplanan emanetlerin şeffaf biçimde kullanılmasını,
- Türkiye’nin sivil yüzünün sahada daha tutarlı ve güven veren bir biçimde görünmesini sağlar.
3. Temsil bilinci ve yerel hassasiyetler için eğitim programları
Sahada yapılan bir yanlış hareket ya da bilinçsiz söylem bütün bir topluluğun güvenini zedeleyebilir.
Bu yüzden kültürel farkındalık, iletişim dili, hukuk, dinî hassasiyetler gibi konularda eğitim verilmesi, yapılan işin niteliğini ciddi biçimde yükseltir.
4. Mikro düzeyde bir “milli ajanda” yaklaşımı
Yardım faaliyetleri sadece anlık çözümler değil, aynı zamanda uzun vadeli kazanımlar üretmeli…
Örneğin:
– Türkçe eğitimine destek,
– Okullaşma,
– Kültürel etkileşim,
– Akademik kapasite geliştirme,
gibi alanlar Türkiye’nin yumuşak gücünü güçlendirir ve gerçek “gönül diplomasisi” yaratır.
Sonuç: STK’lar Milletin Vicdanıdır; Ama O Vicdana Bir de Özen Lazım.
Afrika’da Türkiye’nin sivil yüzü her geçen gün daha görünür hâle geliyor. Bu büyük bir imkân.
Fakat bu imkânın hakkını verebilmek için sadece iyi niyet yetmez; akıl, sorumluluk, hazırlık, temsil bilinci ve uzun vadeli bir ufuk gerekiyor.
Çoğu zaman işler “Allah rızası için!” yapıldığını söyleyerek başlıyor. Elbette öyle olmalı. Ancak Allah rızası, bir işin rastgele, savruk, plansız veya günübirlik yapılmasına mazeret değil.
Tam aksine, Allah rızası için yapılan bir iş, daha dikkatli, daha nitelikli, daha özenli yapılmayı gerektiriyor.
Bir emaneti alıp bir çantaya koymakla vazife tamamlanmış olmuyor; emanetin nasıl taşındığı, nereye bırakıldığı, ne sonuç doğurduğu, geride nasıl bir iz bıraktığı da bu niyetin bir parçası.
Bu yüzden sivil toplumun yalnızca “anlık insani yardıma” indirgenmeye başladığı bir dönemde, asıl ihtiyacın eğitime, düşünceye, kültüre ve uzun vadeli toplumsal yatırımlara yönelmek olduğunu hatırlamak önemli.
Bizim samimiyetimiz zaten var.
Söylemek istediğim şu: bu samimi niyetleri basiretle, özenle, nitelikle ve sürdürülebilir bir vizyonla buluşturmanın yollarını birlikte düşünmek…

Halil İbrahim Delen, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesinde görev yapmaktadır. Lisans eğitimini 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamlamış, aynı üniversitede 2016 yılında yüksek lisans derecesini almıştır. 2022 yılında ise Kelam alanında doktora tezini başarıyla tamamlayarak doktor unvanını kazanmıştır.
İlgi alanları arasında dini düşünce, din ve toplum ilişkisi, Selefilik gibi İslami akımlar ve Afrika’daki dini-sosyal yapıların analizi bulunmaktadır.
Özellikle Afrika’da din ve toplumsal dinamikler üzerine araştırmalar yürüten Delen, mesleki görevleri sebebiyle bir müddet Burkina Faso’da ikamet etmiştir. Ayrıca çeşitli akademik dergilerde editörlük yapmış ve yayınevlerinde yayın danışmanlığı görevlerinde bulunmuştur. Evli ve iki çocuk babası.

