Entelektüel yeri geldiğinde hayır deme gücü adına kendini izole ederek mesafeler koymasını bilen kişidir. Kırmızı çizgisini toplumdan uzaklaşmak için değil, gerçeği hakkıyla idrak etme adına koyar ve bir sağduyu oluşturma amacına matuf olarak da soğukkanlılığını yitirmemeye çalışır.
İnsan teki fark etmenin farkını fark ettiğinde ve bu durumu bir duyarlılık özelinde harmanlayıp içselleştirdiğinde, bilinç sahibi olmanın kapısını aralamaya başlamıştır demektir. Kişinin bilinç sahibi olma yolundaki gayesi ve gayreti, kişiye layıkıyla insan olma potansiyelini gerçekleştirmede ona hem ayrı bir seviye katar hem de ona bazı ödevleri de koşullar. Hiç şüphesiz ki varlık koşullarıyla çevrelenen kişinin içinde bulunduğu sosyolojiyi, kültürü, yazılı ve yazılı olmayan normların normalini aşması öyle pek kolay olmaz.
Gündelik pratiklerin kişide bıraktığı tortular, görülebilen ve görülemeyen şartlanmışlıklar ve kabul etmede zorlanılan kompleksler sinsice bireyin anlam dünyasında karşılık bulduğunda, kişi farkına bile varmadan bir toplum mühendisliğine doğru itilmenin aritmetik bir niceliğine dönüşür. En nihayetinde böyle bir enlemsel ve denklemsel durumda kişi sorular sorarak ve kendine tutarlı bir açıklama yapma amacına matuf olarak, sorduğu soruların samimiyetle cevaplarının peşine düştüğü oranda bilinç sahibi olmanın ayrıcalıklı bireyselliğini hisseder.
Çünkü soru sormak ile duyarlılık arasındaki korelasyonun doğal çıktısı kendine ait bir edimselliği zorunlu olarak koşullar. Zira bilinç, soru sorarak cevap arayan beynin esaslı bir duyarlılıkla kurduğu diyalektik ilişkinin bağlamındaki ödev ahlâkına zemin hazırlamasıdır. Dolayısıyla eylemi gerektiren ama eylemi olmayan her söylem, böylesi bir bilinç tanımlaması özelinde okula gitmek isteyen ama ödev yapmak istemeyen bir öğrencinin çocuksu çelişkisindeki trajediyi yansıtır. Bu saptamadan hareketle toplumsal hayatın akışındaki gündelik dilin iletişimini baz aldığımızda, farkında olmak ile bilinç sahibi olmak arasında bir mahiyet farkı vardır.
Bu fark, durumdan vazife çıkartabilecek kararlılığa endeksli bir iradeye dayanır.
Kısacası farkında olduğunu iddia eden ama aynı kalan her kişi, fark etmenin ödevine iradesini yaslayamayan ve bundan mütevellit bir bilinç sahibi olamayandır. Elbette ki her sorumluluk yapısal olarak gereklilik kipini muhatabına dayatır. Sorumluluk, kabullenilen ve üstlenilen bir bilinç durumudur. Vazife şuurunun kanıksanarak eyleme dönüşebilme yeterliliğidir. Konfora rağmen olması gerekene dair ve olması gereken için mücadele etme niyeti, iradesi ve azmidir.
Bir sorumluluğu yerine getirmek, olması gereken her neyse onu oluruna tevdi etmektir. İşte tam da burada bir isim tamlamasının tamlananı olarak sorumluluk ifadesinin belki de en çok yan yana gelmesinin talep edildiği ve bir tamlayan olarak belki de en çok yakıştığı ifadelerden birisi de entelektüelin bir ad olarak tanımlanması ve tarif edilmesidir. Bazı tanımlamalar, tanımlanan tanımın çerçevesi gereği, tanımsal içeriğini ne olduğundan ziyade ne olmadığı önceliği üzerinden kendini açıklar ve âşikâr kılar.
Bu perspektiften hareketle entelektüelin isimleşen bir sıfat olarak kim olmadığı, kim olduğundan daha büyük bir önem arz eder. Entelektüel; klişelerin, şablonların, basmakalıp değerlendirmelerin, basit indirgemelere dayalı genellemelerin ve sığ analizlerin ucuz bir söylem vitrini değildir. Entelektüel, kendi coğrafyasındaki dinamikleri teorik soğukkanlılıkla ve yeterli düzeyde analiz etmeden, bir başka coğrafyadaki özneleşme süreci üzerinden kendi coğrafyasına bakamaz. Gündelik olanın keşmekeşindeki sıradan duyguların referansına hapsolamaz. Sağlamasını yapamadığı duygularını hakikati isteme ve hakikat için çabalama hedefine heba edemez.
Özellikle günümüz toplumunda entelektüel kişi değişik nitelemelerle, toplumsal statülerle ve rollerle eşitlendiği gibi, maalesef belirli uzmanlık yeterliliğine sahip kişilerle de çokça da karıştırılmaktadır.
Haddizatında entelektüel kişi ‘‘Belli bir alanda uzmanlaşmış ve o alandaki uzmanlığı sayesinde geçimini sağlıyor olabilir, fakat belli bir alanda uzmanlaştı diye bir kişiyi entelektüel saymak mümkün değildir; çünkü entelektüel, fikirlere özel bir önem verir, fikirler dünyasında hayat sürer ve bu fikirler aracılığıyla kamusal bir rol oynar. Ve yine entelektüel dediğimiz kişi, bir siyasi aktivist olmadığı gibi siyaset üzerine kafa yoran bir filozof da değildir, ayrıca küresel hadiseler üzerine fevri etkileşimlerle hemen yorumlar yapan sıradan bir gazeteci de değildir o, çünkü gazeteci hemen sıcağı sıcağına bir makale yazar ve onu insanlara ulaştırır, entelektüel böyle biri değildir.
Diğer bir yandan her ne kadar tüm entelektüeller kitap kurdu iseler de entelektüeli kitap kurdu olarak da tanımlayamayız, çünkü her kitap ve bilgi aşığını entelektüel diye adlandırmak mümkün değildir.” (1) Kısacası yüzeysel bir damgalama tekniğiyle ve erken hüküm verme kaygısından hareketle sadece belli bir alanda araştırma yapan ya da belli bir ilmî disiplinde meslek erbabı olup kariyer sahibi olan her kişiyi entelektüel olarak görmek bizi yanıltabilir.
Zira ‘‘Bir araştırmacı ya da bir ilim adamı entelektüel olmayabilir ve dolayısıyla bu kapsama girmez; mesela doktor, mühendis, ilahiyatçı gibi alanında uzman kişiler, eğer sahaya inmemişse, herhangi bir görüşüyle toplumsal alana bir katkı sunmamışsa, herhangi bir fikre çağırmamış ya da herhangi bir fikre karşı uyarmamışsa, toplumsal ihtiyacı karşılamak veya topluma müjdelemek üzere hazırladığı bir tasarısı ya da tavır alışı yoksa, genellikle bu kişiler entelektüel sayılmazlar.” (2)
Özetlemek gerekirse ‘‘Doğa bilimlerindeki bir bilim adamı için mesela nasıl ki kendi alanıyla ilgili dergilerin takibi zorunludur sadece, diğerlerini şart koşamayız; aynı şekilde entelektüelin de belli bir alanda bilimsel uzmanlık gerektirecek şeyleri takip etmesini şart koşamayız. Yani ne akademik bir diplomayı ne de akademik bir alandaki uzmanlığı entelektüel olmak için şart koşuyoruz; ama böyle bir tarafı varsa o da kendisine fayda sağlar, bu başka bir şey. Bizim entelektüelde bulunmasını zorunlu gördüğümüz şey, ısrarlı bir bilinç ve toplumun maslahatına yönelik samimi bir basirettir.” (3)

Akademik kadroyu hem sosyal bir kabul nedeni olarak görüp hem de kendini entelektüel zannetmenin kolaycılığına kaçan bazı akademisyenlere bu hayatta çok rastlamışızdır. Bu gibi kişiler âmiyane tabirle öldürücü bir tezle akademik yer işgal eden, anlattığı konudan başka bir konu bilmeyen ve onu da ne kadar bildiği şüpheli olan, kendi alanı dışında konuşmaya başladığında bütün sığlığıyla seviyesini ortaya koyan ama buna rağmen içi boş bir özgüvenle makro ahkamlar kesmeyi kendine hak olarak gören, prosedür kültüründen beslenen şişirilmiş imaj karakterlerdir.
Maalesef bu tarz bazı akademisyenler ‘‘Uzmanlık alanlarının ardından koşarken bu uzmanlık alanlarını kendileri için birer hapishaneye çevirmişler, belli bir bilgiyle bu hapishanelerde kendilerini dört taraftan kuşatıp sınırlandırmışlardır; bunun ardından cehalet de bu kapıdan içeri girmiştir. Cehaletin girdiği bu kapı, uzmanlık alanıyla ve ders kitaplarıyla yetinme kapısıdır.” (4)
Öyleyse ‘‘Asıl entelektüel, bir sorumluluğu ve bir emaneti yüklenen kişidir, hatta bazen kendi yararına olan bir şeye muhalif bir görüşle de ortaya çıkabilir o. Oysa görüş belirtmeyi sadece bir vazife ve geçim aracı gören entelektüel, yalnızca bir uzmandır.” (5)
Eğer sorumluluk, kişinin kendisi ve toplumu için mesele gördüğü bir hususta kendisini bu meselenin çözümünde olması gereken çözüme varmak için bir vazife şuuruyla irade göstererek harekete geçmesi diye algılıyorsa, bilinç ödevi koşullar, sorumluluk ise entelektüeli kovalar. ‘‘Çünkü entelektüel kişi, bildiklerini, gördüklerini ve arzuladıklarını insanların içinde onlarla birlikte yaşar ve onlarla paylaşır, onların arasında bir öğretmen, bir örnek, bir eleştirmen, bir danışman, bir katılımcı, okuyan, yazan ve öğrenmeye devam eden bir aydın olarak bulunur.” (6) Dolayısıyla entelektüelin kendine ait toplumsal sorumluluğunun ‘‘Belli bir vakarı, heybeti vardır. Onun üzerindeki yük, siyasi bir gözleme ve kontrolden ziyade toplum düzeyindeki bir gözleme ve kontrol şeklindedir.” (7)
Doğal olarak böylesi bir misyon hem düşünsel dinamizmi hem tinsel hazır bulunuşu hem de rasyonel fark etmeyi sürekli koşullar. Çünkü entelektüel ‘‘Bir vicdan ve akıldır, kendisini şahit kılan ve şahitler getirmesini sağlayan bir bilincin ve bir duruşun emanetidir. Ferdin, toplumun ve düşüncenin canlılığıdır, düşünsel karanlıkların ve menfaat çatışmalarının içindeki aydınlıktır o.” (8)
Bizler çoğu zaman içinde bulunduğumuz toplumsal yaşamda birçok şeyi gördüğümüzü ve anladığımızı zannederek yaşarız. Sayısız faktörlerin pusu kurmuş yanıltıcılığında bazen pusulamızı kaybederiz. Daha çok hakikati değil de klişeleri seçeriz. Çünkü temyiz kabiliyetimiz erozyona uğradığından ötürü olguları ve algıları tanımlamakta zorlanırız.
Muhammed Hâmid el-Ahmerî’ye göre ‘‘Entelektüel, toplumunun iletişim halinde olduğu şeyleri tanımlayan ve onları adlandıran kişidir. Adlandırma ve tanımlamadan önce toplum hak ve batılı çok az idrak eder, hakkın ve batılın hangileri olduğunu bilse bile, kavramların, fikirlerin, sevdiği güzel sıfatların ve nefret ettiği kötü niteliklerin inşasında birilerinin yardımı olmaksızın, toplum bunu ifade etmeyi ve bu uğurdaki maksadını gerçekleştirmeyi başaramayabilir.” (9)
Bunun için entelektüel yeri geldiğinde hayır deme gücü adına kendini izole ederek mesafeler koymasını bilen kişidir. Kırmızı çizgisini toplumdan uzaklaşmak için değil, gerçeği hakkıyla idrak etme adına koyar ve bir sağduyu oluşturma amacına matuf olarak da soğukkanlılığını yitirmemeye çalışır. Mesafeler koymak ve mesafeleri korumak kişinin bazen irtifa kaybetmesini engelleyen faktörlerin başında gelir. Kısacası şartlar elverdiği oranda mesafeleri korumak, doğru düşünmeye olanak sağlayan bir sürecin kapısını aralama fırsatıdır.
‘‘Entelektüel mesafesini koruduğunda bunu öncelikle tanımak, sonra bir tutumu değerlendirmek üzere yapar, fakat asla korkarak değil; çünkü entelektüel, bir izleyici değildir, aksine hak olarak gördüğü şeyi dile getirmek üzere işin içine dalan biridir. O, ne kendi toplumundaki kültürel ve duygusal çürümüşlükleri ne de başka toplumlardan gelen çürümüşlükleri benimser, tam tersine onun görevi arındırmak, bu yozlaşmayı gidermek, insanları kültürel zehirden uzak tutmaktır.” (10)
İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte kendilerini görünür kılarak bilinir olmaya çalışan kimisi ekranlarda stratejist, kimisi akademide hoca, kimisi gazetede köşe yazarı, kimisi bir sivil toplum örgütünde yönetici ve kimisi de sanal medya platformunda yorumcu sıfatıyla karşımıza çıkan sayısız yüzlerle az da olsa bazen yüz yüze, bazen de iletişim araçları vesilesiyle ilgili kişiler denk gelmiştir. Bu denk gelmelerin içinde elbette entelektüel olma vasfına sahip birçok kişi vardır. Fakat bu kişilerden çok daha fazlasını karakteri pesimist olup sürekli negatiflikten beslenen sözde entelektüel görünümlü kof kişiler oluşturmaktadır.
Böylesi kişiler ‘‘Kendi akıllarına çok fazla güvenen, iş yapanlara ve otoriteyi elinde bulunduranlara saygısız bir gözle bakan, kendilerini derin düşünce ve tecrübe sahibi addeden, tüm hatayı siyasilere yıkan, kendilerine fırsat verilirse dünyayı cennete çevireceklerini düşünen, kendileri dışındakileri sıkıntıların sebebi sayan ama kendilerini hatalardan beri, ideal insanlar zanneden, konuşmayı iyi bilen ama iş yapmaya sıra geldiğinde bu kendilerine zor gelen kuruntulu tiplerdir.” (11)
Bu kişiler muhalefet etmenin kendisini bazen bile isteye, bazen de bilmeden bir değer olarak görürler. Hâlbuki asıl belirleyici olan ve değer ifade eden muhalefet etmenin kendisi değildir. Niye, neye ve kime muhalefet edildiğinin rasyonel içeriğidir. Eğer entelektüel olmak muhalif olmak ile ilişkilendirilecekse, muhalif olmak ne demektir? Haddizatında muhalif olmak; kimlik ve kişilik bulamamış yetersiz bakiyelerin etkileşim altında kalarak, kendilerini heyecan transferine açmalarının temelsiz bir sıradanlığı değildir.

Muhalif olmak; kör bir siyasi taassuba angaje olarak gerçeklik algısını yitirmenin ve bununla eşgüdümlü olarak gürültülü bir gerçeklik inşa etmenin basit bir itiraz etme memnuniyetsizliği değildir.
Muhalif olmak; egemenlik ilkesini itibarsızlaştırarak küresel statükoya parlak çekip, yaşadığı ülkeyi sadece refah ve konfor ölçeğinde görmenin önceliğini bu gerçeğe ve ölçeğe indirgemenin onursuzluğu değildir. Muhalif olmak; kendi ülkesi için emperyal bir ülkeden demokrasi dilenmenin akıl tutulmasındaki şikâyet makamının haysiyet fukaralığı değildir.
Muhalif olmak; ülkedeki dezavantajlı gruplara ve emekçi varoşlara rağmen, sahil kesimlerindeki kaymak tabakada karşılık bularak, burjuva ahlâkına sahip batıcılığın taşeronluğunu yapmanın yapay elitizmi değildir. Muhalif olmak; marjinal olmayı ve marjinal kalmayı marifet saymanın bireysel izdüşümünden hareketle kişinin yaşadığı topluma yabancılaşmasının bönlüğü değildir. Muhalif olmak; bireyin kimlik kartını taşıdığı kendi ülkesinin kültürüne tarihine ve hafızasına tepeden bakmasının hamlığı değildir.
Muhalif olmak; fırsatını bulduğunda ve özellikle kriz anlarında sözde okumuş kesimin ülkedeki aidiyet bilincini zedelemesinin ve millet olma parametrelerini aşındırmasının kişiliksizliği değildir. Muhalif olmak; kutsalı ve manevi değerleri magazin mantığıyla karikatürize ederek bakmanın basmakalıp oryantalizmi değildir.
Muhalif olmak; kültür emperyalizme maruz kalarak fikri işgale uğramanın alinasyonu değildir. Muhalif olmak; içeride makyaj modernitesini kanıksamış şekilci sekter kalabalıkları manipüle edip, dışarıdaki emperyallerden yardım istemek için ve onlara yaranma adına sokak vesayetini kaşımanın ayakçısı ve aparatı olmak demek değildir. Öyleyse muhalif olmak basit bir kimlik değil, esaslı bir duruştur. Muhalif olmak; küresel hegemonyaya karşı yurtseverlik bilincinin metafizik ve manevi temelindeki bir inanç vizyonudur.
Muhalif olmak; çifte standarda dayalı dünya sistemine karşı yaşadığı coğrafyayı arsa değil vatan bilen her kişinin, daha adil bir dünya için ülkesinin tarihsel süreklilikteki yerini hakkaniyetle isteme iradesidir.
Hülasa bir entelektüel neyi talep ederse etsin hep hakikat, adalet, doğruluk, erdem ve insani yozlaşmaya karşı olmak adına talep etmelidir. Muhalif olmayı talep ederken de bu kriterler hayatının vazgeçilmez prensipleri olmalıdır. Eğer bu prensiplerin yaptırımını sonuç olarak kabul edersek, belki de entelektüel, bir olma durumundan ziyade, yol alma ve yolda olma durumudur.

Kitabı temin etmek için: www.manayayinlari.com/kitap/entelektuelin-sorumlulugu-221
Kaynak:
- Muhammed Hâmid El-Ahmeri: Entelektüelin Sorumluluğu, Mana Yayınları, Kasım 2020 İstanbul Birinci Baskı, sayfa: 13
- A.g.e.s, 43-44
- A.g.e.s, 47-48
- A.g.e.s, 76-77
- A.g.e.s, 178
- A.g.e.s, 112
- A.g.e.s, 110
- A.g.e.s, 270
- A.g.e.s, 263
- A.g.e.s, 269
- A.g.e.s, 274

