Andrew Preston yeni kitabında, modern ve her şeyi kapsayan “ulusal güvenlik” kavramının kökenlerini araştırıyor.
Kitap Künye: Total Defense- Yazar: Andrew Preston Yayınevi: Harvard University Press
Dönemin Başkanı Joseph Biden, 2022’de Amerikalılara sunulan bebek maması arzını artırmak için, başkana ulusal savunma adına yerli sanayiyi yönlendirme yetkisi veren 1950 tarihli Savunma Üretim Yasası’nı yürürlüğe koydu. Üç yıl sonra Başkan Donald Trump, Amerika’nın ulusal güvenliği adına mutfak dolaplarına, banyo dolaplarına ve ilgili ürünlere gümrük vergileri koydu. Peki, bebek maması ve mutfak dolapları nasıl oldu da Amerika güvenliğinin önemli bir parçası olarak görülmeye başlandı? Andrew Preston’ın önemli kitabı Total Defense bu soruya bir cevap sunuyor.
ABD ulusal güvenlik devletinin kökenleri genellikle II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’a dayandırılır. Bu bağlamda, Savunma Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nı kuran 1947 Ulusal Güvenlik Yasası, ulusal güvenlik aygıtının temel kurumlarını oluşturan önemli bir olaydı. Dahası, II. Dünya Savaşı’nın ardından terhis olmak yerine, ABD hükümet liderleri gelecekteki savaşlara hazırlanmak için kalıcı bir savaş ekonomisini sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hem Amerika’nın hem de dünyanın güvenliğini sağlamak için aralıksız hazırlık gerektiren, Sovyetler Birliği’ne karşı açık uçlu küresel bir çatışma olan Soğuk Savaş tarafından haklı gösterildi.
Preston bu olayların önemini inkâr etmiyor; ancak yaygın olarak kabul gören bu köken hikâyesinin çok geç başladığını savunuyor.
ABD ulusal güvenlik devletinin II. Dünya Savaşı veya Soğuk Savaş’la değil, Franklin Delano Roosevelt’in Yeni Düzen programları sırasında doğduğunu öne sürüyor. Roosevelt’in politikalarının iç ekonomik yönetimi uluslararası güvenlik konularıyla birleştirdiğini ikna edici biçimde gösteriyor. Sonuç, yalnızca iç ekonomik güvenliği değil, aynı zamanda uluslararası tehditlere karşı güvenliği de içeren geniş bir “toplam savunma” vizyonuydu. Daha da önemlisi, Roosevelt yönetimi ve destekçileri, yalnızca asgari düzeyde olan ani bir askerî işgal olasılığını değil, aynı zamanda geniş bir yelpazedeki askerî olmayan kültürel, ekonomik ve sosyal sorunları da kapsayacak şekilde “tehditleri” fiilen yeniden tanımladılar. Böylece, iktidardakiler tarafından kararlaştırıldığı üzere, Amerikan halkının güvenliği adına gerçekleştirilebilecek potansiyel devlet müdahalelerinin geniş bir menüsü ortaya çıktı.
Kitabın temel katkısı, ABD ulusal güvenlik devletinin temellerinin daha doğru anlaşılmasıdır. Bu yalnızca tarihsel zamanlamayı doğru yakalamakla ilgili değildir — her ne kadar bu da önemli olsa da. Daha da önemlisi, Preston’ın yeniden yönelişi, Amerikan refah ve savaş devletlerinin kökenleri ve amaçları bakımından birbirinden ayrılamayan yakın kardeşler olduğunu açıklığa kavuşturur. Birleştirici tema, İlerici ideolojideki ortak temellerdir. Preston’ın yazdığı gibi, “Sigorta ve askerî verimlilik, ilericilikle aynı kavramsal zeminden doğmuştur: Amerikan kimliğinin, demokrasisinin ve egemenliğinin temel unsurları olduğu düşünülen şeyleri koruyarak toplumu modernize edip rasyonalize ederek iyileştirme arzusu.”
Dolayısıyla, daha büyük bir ordunun savunucularının, daha iyi bir toplum arayışında ilerici bir devleti ilerleten daha geniş eğilimler içinde konumlanmaları zor olmadı. Bu ideoloji, geleneksel askerî faaliyetleri (daimî bir ordunun ve askerî teçhizatın bakımı ve kullanımı) ulusal güvenlik adına yürütülen ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarla ilgili tepeden inme hükümet uygulamalarıyla birleştiren geniş ölçekli ve yaygın bir devlet aygıtının doğuşuna yol açtı. Amacı, diğer Yeni Düzen programlarıyla aynıydı: Amerikan halkına koruma sözü veren bir uzman sınıfı aracılığıyla, ev hayatı üzerinde tepeden inme bir devlet kontrolü kurmak.
Zamanla ve özellikle Vietnam Savaşı nedeniyle, birçok liberal ve ilerici ulusal güvenlik devletine giderek daha fazla şüpheyle yaklaşmaya başladı ve onu refah devleti ve Başkan Lyndon Johnson’ın Büyük Toplum programıyla çelişen bir yapı olarak görmeye başladı. Aynı dönemde birçok muhafazakâr ulusal güvenlik devletini benimserken, refah devletini Amerikan değerlerine ve ülkenin mâlî sağlığına bir tehdit olarak görmeme eğilimine girdi. Bununla birlikte, bugün her iki partiden yetkililer de tercih ettikleri politikalar uğruna “ulusal güvenlik” söylemini kullanmaktan oldukça memnunlar. Preston’ın vurguladığı gibi, Amerikalı politikacılar “ulusal güvenlik için hayati önem taşıdığı sürece hemen hemen her girişim için destek oluşturabileceklerini” anladılar.
Bugün veya yarın ulusal güvenlik kavramının bu geniş kapsamlı anlayışını geri almak siyasal olarak mümkün olmasa da statükoya alternatifler için alan açmak önemlidir.
Krizi ve Leviathan’da ekonomi tarihçisi Robert Higgs, hükümetin büyümesini anlamak için bir “sıçrama etkisi” çerçevesi sunar. Higgs’in çerçevesine göre, bir kriz, hükümete acil duruma yanıt olarak ölçek ve kapsam bakımından genişleme fırsatı sunar. Bu genişleme, kriz sonrasında nadiren tamamen geriler; bu nedenle krizlerin hükümetin genel büyüklüğü üzerindeki “sıçrama etkisi” ortaya çıkar. Genişlemelerin sürmesinin bir nedeni, hükümet kurumlarının kendi kendini devam ettirmesi için mevcut ekonomik teşviklerdir. Ancak daha da önemlisi hem siyasal elitlerin hem de daha geniş halkın, vatandaş-devlet ilişkisini kriz öncesine göre farklı bir açıdan görmeye başlamasına yol açan ideolojik değişimlerdir.
Daha önce kabul edilemez ya da hükümetin yetki alanı dışında görülen faaliyetler, devletin düzenli eylemlerinin bir parçası olarak normalleştirilir. Preston’ın Yeni Düzen anlatısı, bu dinamiği yeni bir ışık altında gösterir; çünkü yerel bir ekonomik acil durum, devletin yalnızca dar kapsamlı bir ekonomik müdahalesini değil, “toplam savunma”yı sağlamak için geniş bir politika yelpazesini meşrulaştırmak amacıyla kullanılmıştır. Hikâyenin özünde, devlet gücünün ölçeği ve kapsamındaki niteliksel bir değişim vardır ve bu değişim, devletin hem yurt içinde hem de uluslararası alanda rolüne ilişkin ideolojik dönüşümlere dayanır.
Preston’ın belgelediği gibi, Yeni Düzen hem Amerikan toplumundaki ideolojik ve söylemsel değişimlere dayanıyordu hem de bu değişimlere katkıda bulunuyordu. Birçok Amerikalı, kendilerini sürekli büyüyen tehditlerden korumak için hayatlarında devletin rolünün genişlemesini kabul edip beklemeye başladı. Tehditlerin yaygınlığı ve Amerikalıları bunlardan koruma yetenekleri anlatısının oluşturulmasında aktif rol oynayan siyasal elitler, genişleyen yetkilerini gönüllü olarak benimsediler. Aynı zamanda, yeni genişleyen ulusal güvenlik söylemi, ideolojik yelpazenin tamamına yayıldı.
Sonuç, yukarıda tartışılan iki örnekte de görüldüğü gibi, bugün hâlâ varlığını sürdüren ve giderek genişleyen bir yelpazedeki hükümet eylemleri için güvenlik gerekçeleriyle karakterize edilen siyasal söylem ve politikanın militarizasyonu oldu. Bebek maması ve mutfak dolaplarının ötesinde, devlet tarafından üretilen ulusal güvenlik söylemi artık uluslararası ticaret, çevre sorunları, gıda tedarik zincirleri, gelir eşitsizliği, (yanlış) bilgilendirme, ülkenin güvenliği için gerekli görülen ürünler (metaller, mineraller vb.), teknoloji ve halk sağlığı gibi hayatın birçok alanıyla bağlantılı. Ulusal güvenlik söz konusu olduğunda neredeyse hiçbir şey yasak değil.
Devlet gücünün ölçeğini ve kapsamını değiştirmekle kalmayıp, topyekûn savunma anlayışının yükselişi bu gücün nasıl ve nerede kullanıldığını da dönüştürdü. Madisoncu kuvvetler ayrılığı vizyonunun ardındaki fikir, yoğunlaşmış gücün kötüye kullanılmasına karşı bir dizi denetim ve denge mekanizması kurmaktı. Krizler, takdir yetkisine bağlı siyasal gücü, yasama organının aleyhine yürütme ve idari devletin elinde yoğunlaştırdıkları için bu düzene meydan okur. Acil durumlarda yürütme organının hızlı ve kararlı bir şekilde hareket etmesi gerektiği savunulur; Kongre’nin müzakere ve tartışmalarına bağlı kalınamayacağı, çünkü bunun devletin tepkisini yavaşlatacağı ileri sürülür.
Topyekûn savunma sağlamakla görevli bir devletin öngörülebilir sonucu, yürütmenin yetkilerinin diğer organlar pahasına önemli ölçüde genişlemesidir. Amerika Birleşik Devletleri örneğinde tarihçiler, başkanın rolünün zaman içinde genişlemesiyle ortaya çıkan “imparatorluk başkanlığı”nın yükselişini belgelediler. Preston’ın kitabı, Yeni Düzen’in yürütme organının kalıcı acil durum yetkilerine sahip bir makam olarak evrimine nasıl katkıda bulunduğunu göstererek bu olguya ışık tutar. Bu bağlamda, başkanların ulusal güvenlik adına bir dizi endüstriyel politikayı uygulamaya koymasını veya özel şirketlerde hisse senedi satın almasını tamamen rutin görmemiz şaşırtıcı mıdır?
Yeni Düzen’den ilham alan güvenlik devletinin yetkilerinin pratikte ne kadar kapsamlı olduğunu takdir etmek önemlidir. Sosyal ve refah politikaları belirsiz bir “ulusal güvenlik” kategorisine dâhil edildiğinde, devlet, kamu ve küresel çıkarlar adına kişisel ve ekonomik özgürlüklere müdahale etmek için otomatik bir gerekçeye sahip olur. Bireysel hakların önceliğinden kolektif hakların önceliğine doğru yaşanan bu vurgu kayması, yalnızca özel mülkiyete getirilen kısıtlamaları değil, aynı zamanda bireyin eylemlerinin, mevcut iktidardaki seçkinler tarafından tanımlanan ortak yararla uyumlu olmasını sağlamak için günlük faaliyetlerin kapsamlı bir devlet gözetim sistemini de içerir. Ayrıca, uyumu teşvik etmek ve sapmaları cezalandırmak için bir ceza ve yaptırım sistemi de gereklidir. Elbette risk şudur: Amerikalıları tehditlerden koruma gerekçesiyle haklı gösterilen bu eylemler, pratikte ulusal güvenlik devletinin tam da korumayı amaçladığı şeye dönüşmesine neden olabilir.
Preston, sonsözünde ulusal güvenliğin neyi oluşturduğunun yeniden düşünülmesini talep ediyor.
Amerikalıların ulusal güvenliğin bu geniş kapsamlı anlayışını, “Amerikan toplumunun dokusuna çok sıkı bir şekilde işlendiği” için bir kenara atabileceklerine şüpheyle yaklaşır. Kitabı okuduktan sonra ben farklı bir sonuca vardım: Total Defense, Roosevelt yönetiminin devlet vizyonunun, güvenliğin neyi oluşturduğuna dair söylemle birleşerek, Amerikan toplumu ve siyasal kurumları üzerinde kalıcı etkilerle siyasal meşruiyeti aktif biçimde yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, refah ve savaş devletleri arasındaki kaynaşma kaçınılmaz değildi; bilinçli tercihlerle inşa edildi. Bu da yapıbozuma uğratılabileceği anlamına geliyor.
Özellikle krizlerle ilişkili olarak, hükümetin büyümesini tek yönlü ve belirleyici olarak görme eğilimi vardır ve devlet büyümesi yönünde itici güçler kuşkusuz mevcuttur. Bununla birlikte, dünyanın alternatif imgelerini ve var olabilecek vizyonlarını tanımlamak için kullanılan söylemler de önemlidir. Ulusal güvenliğin geniş kapsamlı anlayışını bugün ya da yarın geri almak siyasal olarak mümkün olmasa da devlet uzmanlarının vatandaşları yönetmesi yönündeki ilerici vizyona dayanan statükoya alternatiflere alan açmak önem taşır.
Gerçekten özyönetimli bir toplumun üyeleri güvenlik hakkında nasıl düşünebilir? Güvenliğin hangi yönleri devlet dışı çözümlere (piyasalar ve sivil toplum) bırakılmalıdır? Özel kişiler, güvenlik sağlamada ortaya çıkabilecek kolektif eylem sorunlarını, ulusal devletin yukarıdan aşağıya düzenlemelerine başvurmadan nasıl çözebilir? Bu ve benzeri sorular, merkezi hükümet gücünün bireyin güvenliğine yönelik oluşturduğu tehdit nedeniyle hayati önem taşır. İçeriden gelen bu tehdit anlaşıldığında, bireyin korunmasının ulusal güvenlik devletine bırakılamayacak kadar önemli olduğu sonucuna varılabilir. Bu durumda entelektüel görev, özgür bir toplumla tutarlı alternatiflerin pratikte nasıl görünebileceğini öngörmek ve dile getirmektir.
Kaynak: https://lawliberty.org/book-review/the-welfare-and-warfare-state/
Kitap: www.hup.harvard.edu/books/9780674737389

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

