Dünya ve İslam

 

Fotoğraflarımda Kalan Gazze: Bir Şehrin Renklerinden Siyah Beyaza Dönüşümü

Share

(Mahmoud Abu Hamda, savaşı fotoğraf makinesi ile belgelerken)

İsrail’in aylardır süren saldırıları ve soykırımı tüm sosyal medya mecralarından ve haber kanallarından takip ediyoruz. Her sohbetimizin sonu İsrail’in yok olması üzerine sonlanıyor. Onların işlediği bu suç sadece evleri, sokakları ve hastaneleri yıkmadı aynı zamanda insanların hayallerini, hatıralarını ve hayatlarını da hedef aldı. En çok da, yaşananları belgelemeye çalışan gazetecileri… Bu son iki haftada onlarca gazeteci şehit edilirken, 25 Ağustos’ta Nasır Hastanesi’ne yapılan saldırıda kameralar canlı yayındaydı. Dünya, bu soykırımı saniye saniye ve canlı izledi.

Dün TRT World’ün hazırladığı “Fotoğraflarımda Kalan Gazze”, savaş gazeteciliğine farklı bir mercekten bizlere Trt kanalları ile bizlere bir haber bağlığından öteye götürdü. Yönetmenliğini Omar Nabil’in üstlendiği belgesel, iki Gazzeli fotoğrafçının yaşamını anlatıyor: Mahmoud Abu Hamda ve Yahia Barzaq. Mahmoud Abu Hamda, bir zamanlar Gazze’nin denizini, çocukların saf gülüşlerini ve şehrin güzelliklerini fotoğraflayan bir sanatçıydı. Hayali, şehrini dünyaya rengârenk karelerle tanıtmaktı. Belgesel Mahmoud’un sesiyle başlıyor. “Hayatımızdaki bütün güzellikleri kül ve moloza çeviren bir soykırımı yaşıyoruz. Dünyam artık siyah beyazdan ibaret.” Eskiden yemek fotoğraflarıyla ödüller kazanan, manzaralarla insanları büyüleyen fotoğrafçılar, bugün bidon taşıyan çocukları, yemek kuyruğunda bekleyen anneleri ve enkaz başında çaresiz kalan babaları çekiyor.

(Mahmoud Hamda’nın savaş öncesi ve savaş sonrası çektiği yemek fotoğraflar, “Fotoğraflarımda Kalan Gazze” belgeselinden alınmıştır.)

Belgesel, savaşı bir annenin ve babanın gözünden de gösteriyor.Anne, çocuklarını kaybedişini anlatırken, hangi acısına daha çok yanacağını bilemiyor: onların gidişine mi, yoksa nasıl öldürüldüklerine mi… Baba, çocuklarının korkmaması için güçlü durmaya çalışıyor ama aslında ekmek isteyen yavrularına verecek çaresi olmadığını gizlemeye çabalıyor.

Gazze’de günlük hayat artık “hayatta kalma mücadelesi”nden ibaret.

(Mahmoud Abu Hamda, savaş öncesi çektiği renkli kareler)

(Mahmoud Abu Hamda, savaş sonrası çektiği kareler)

Belgesel’de Mahmoud’un yolculuğu üç ayrı hatırada şekilleniyor: Savaş öncesi, elinde kamerasıyla Gazze’nin denizini, çocukların gülüşünü, rengârenk hayatını dünyaya göstermek isteyen bir fotoğrafçıdır. Savaş başladığında ise şehrinden sürülür; bir zamanlar mutlulukla fotoğrafladığı sokaklar, artık yıkıntılar, acı ve kayıplarla doludur. Çocukların ekmek kuyruğunda bekleyişi, annelerin gözyaşı, babaların çaresizliği objektifine düşer. Şehre döndüğünde, yeniden o limana gelir; kaybettiklerinin gölgesi ağırdır ama mahalleye kavuşmak, evinin harabeleri arasında bile olsa toprağına basmak, ona tarifsiz bir sevinç verir.

Mahmoud’un şehrine geri dönüşü. Yıkılmış evinin önünde, kaybettiklerini hatırlarken, aynı zamanda mahalledeki komşularıyla karşılaştığında “sevinç” yaşıyor. Çünkü Gazze’de herkesin en büyük özlemi, kendi yuvasına yeniden dönebilmek. Yahia Barzaq evi gördüğünde gözyaşlarını tutamaz ve elbette sanki ben de evime varmış gibi onunla bu sevinci yaşadım izlerken. Yahia, yıkılmış olan salonuna girer ve yerdeki bir sayfayı alır üstünde şu ayet vardır.

“Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 139. Ayet)  İsrail, Gazze halkını yoksulluk, açlık ve ölüm imgeleriyle dünyaya göstermeyi bir siyaset haline getirmiştir. Sürekli ağlayan çocuklar, yıkıntılar arasındaki anneler, çaresiz babalar üzerinden çizilen bu imaj; aslında bir mağduriyet estetiği üretmekte ve bu halkı yalnızca “kurban” kimliğiyle anılır kılmaktadır.

Oysa hakikat çok daha derindedir: Gazze halkı, bütün bu yoklukların ve ağır travmaların içinde bile iradesini, onurunu ve imanını muhafaza etmektedir. Bu durum, toplumsal dayanıklılığın (resilience) ve kolektif direniş bilincinin en somut tezahürüdür. Modern dünyanın konfor içinde yaşayan toplumlarının çoğu, en küçük krizlerde çözülürken; Gazze halkı, topyekûn bir kuşatmaya rağmen tarihsel kimliğini, kültürel aidiyetini ve inancını muhafaza etmektedir. Belgeselin sonunda öğreniyoruz ki: Mahmoud Abu Hamda, 22 aydır bu soykırımı belgelemeye devam ediyor. Yahia Barzaq’ın stüdyosu yıkıldı, ailesiyle birlikte enkazın arasında yaşam mücadelesi veriyor. Drone çekimlerini yapan Mahmoud Isleme ve dokuz gazeteci, İsrail saldırılarında şehit edildi.

Belgeseli seyrederken zihnimde dönüp duran tek sual şuydu: Bizim mes’uliyetimiz nedir? Ve nihayetinde bu sual, kalbimde ağır bir çaresizlik hissine dönüştü. Gazze’de insanlar her an o yangını, o firakı, o hicranı yaşarken; bize düşen, bu acıya bigâne kalmamak, gördüklerimizi dillendirmek, hakikati unutturmamaktır. Zira onların kareleri, artık bizim hâfızamızın mühürleridir. Bu satırları yazmaktaki gayem; “Ben bu zulmün şahidiyim ve buna rızam yoktur” diyebilmektir. İsrail’e karşı vereceğim en büyük mukabele, iktisadî sahada onlara zarar verebilmek ve aynı zamanda Gazze halkının yeniden inşa edeceği o güzel şehrin hayâline omuz verebilmektir. Çünkü onlar yıkılan şehirlerini inşa etmeyi düşlerken, bizler de o inşâya iştirak edecek kudreti ve irâdeyi kuşanmalıyız. Belki Arapça’yı öğrenmek, belki Suriye ve Filistin’in tarihini hakkıyla tedkik etmek. Tüm imanimla inanıyorum ki bir gün Gazze hürriyetine kavuşacak. O gün geldiğinde, bizler de orada kaliteli, basîretli ve dirayetli insanlar olarak bağ kurmalı, kardeşliğimizi kuvvetlendirmeliyiz.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale