ve bu, Müslüman kadınların hayatına mal oluyor.

Müslüman karşıtı nefret suçları artarken, Alman devletinin başörtüsü ve İslamofobi konusundaki çelişkili tutumu, mağdurları susturma ve failleri cesaretlendirme riski taşıyor. Avrupa’da bir Müslüman kadın öldürüldüğünde, bu durum nadiren manşetlere taşınıyor.
Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Almanya’da yaşayan 26 yaşındaki Cezayirli hemşirelik öğrencisi Rahma Ayad’ın öldürülmesi oldu. Olayı ana akım medyadan değil, bir sosyal adalet temalı Instagram hesabından öğrendim. Ayad, 4 Temmuz sabahı oturduğu apartmanda yaşayan Alman bir erkek tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bu korkunç cinayet hakkında yalnızca TRT World ve birkaç pan-Arap haber kuruluşu haber yaptı. Avrupa’nın önde gelen medya organları ise büyük ölçüde sessiz kaldı.
Avrupa’da yaşayan pek çok Arap ve Müslüman, Alman makamlarının bu olay sonrasında ne yapacağını dikkatle takip ediyor. Bu cinayetin ırkçı ve dini saiklerle işlendiğini açıkça kabul edecekler mi? Ayad’ın ailesi, 31 yaşındaki zanlının cinayet öncesinde Rahma’yı taciz ettiğini ve başörtüsü ile Arap kökenine yönelik sözlü saldırılarda bulunduğunu belirtti.
“Kurban Alman, katil Müslüman olsaydı, bu haber manşet olurdu.”
26 yaşındaki Cezayirli hemşirelik öğrencisi Rahma Ayad, haftalar önce ailesine başörtüsü ve Arap kimliği nedeniyle hedef alındığını söylemişti. Kısa bir süre sonra, Alman komşusu tarafından öldürüldü.
Kaynak: Haber Kaynağı
Batı medyasında sıkça görüldüğü üzere, katil beyaz olduğunda olay çoğu zaman “akıl hastalığı” çerçevesinde sunuluyor. 2018’de ABD’de yapılan bir araştırma, beyaz kitlesel saldırganların %95 oranında siyahî saldırganlara kıyasla daha sempatik gösterildiğini ve akıl hastası olarak etiketlenme olasılıklarının çok daha yüksek olduğunu ortaya koydu.
Ayad’ın evinin yakınında düzenlenen bir mitingde bir protestocu, Al Araby TV’ye verdiği demeçte şöyle dedi: “Katil Müslüman, kurban Alman olsaydı, bu haber her yerde manşet olurdu.” Gerçek şu ki, Almanya’da ciddi bir İslamofobi sorunu var ve bu sorun, Rahma Ayad gibi Müslüman kadınların hayatlarına mal oluyor.
Müslümanlara yönelik nefret suçlarını izleyen Alman kuruluşu CLAIM, olay sayısının son dönemde %60 arttığını ve 2024 boyunca günde ortalama sekiz vakaya ulaşıldığını bildirdi. Bu durum, Almanya’da başörtüsü nedeniyle öldürülen ilk Müslüman kadın vakası da değil.
2009’da, 31 yaşındaki Marwa El-Sherbini, inancı ve başörtüsü nedeniyle kendisine hakaret eden bir kişiye karşı tanıklık yaptığı davada, mahkeme salonunda bıçaklanarak öldürülmüştü. Memleketi Mısır’da “başörtüsü şehidi” olarak tanındı. Davası, Avrupa’daki medyanın sessizliği nedeniyle Arap dünyasında ve dünya çapında Müslümanlar arasında öfkeye yol açtı.
2020’de Hanau’da iki nargile barına düzenlenen aşırı sağcı saldırıda dokuz Müslüman hayatını kaybetti. O tarihten bu yana nefret suçları sürekli arttı:
- 2021: 732 vaka (Alman İçişleri Bakanlığı verisi)
- 2022: 898 vaka (CLAIM verisi)
- 2023: 1.926 vaka
- 2024: 3.080 vaka
Özellikle 2022 ile 2024 arasında görülen bu keskin artış, 7 Ekim 2023’teki olaylarla bağlantılı. Bu artış eğilimi, İslam’ın ülkeye yabancı olduğunu ve başörtüsü ile peçenin Almanya’ya ait olmadığını açıkça ilan eden Almanya’nın en büyük ikinci partisi AfD gibi aşırı sağcı siyasi partilerin yükselişiyle de paraleldir. 2023 yılının sonunda, eski Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, ülkede İslamofobi sorunu olduğunu kabul etti ve Almanya’da her iki kişiden birinin Müslüman karşıtı açıklamalara katıldığını söyledi.
Alman Müslümanlar, İslamofobinin günlük bir olay olduğunu ve politikacıların hem eyalet parlamentolarında hem de Federal Meclis’te açıkça Müslüman karşıtı görüşlerini dile getirdiklerini söylüyorlar. En büyük suçlular, AfD Genel Başkan Yardımcısı ve Federal Meclis üyesi Beatrix von Storch gibi Almanya’nın aşırı sağcı milletvekilleri. Von Storch, bir keresinde Müslüman göçmenleri “barbar, toplu tecavüz yapan Müslüman erkek orduları” olarak nitelendirmişti. İslamofobi seçilmiş politikacılar tarafından yayıldığında, Alman erkeklerin Müslüman kadınları öldürmeye cesaret etmelerine veya Ayad’ın cinayetinin Arap ve Müslüman topluluklar dışında bu kadar az haber yapılmasına ve bu kadar az sempati görmesine şaşırmak gerekir mi?
Başörtüsü Bir Hedef Haline Geliyor
CLAIM verilerine göre 2024’te Müslüman karşıtı olayların %71’i, başörtüsü takan kadınlara yönelik gerçekleşti. Bu durum, başörtüsünü hem görünür bir kimlik göstergesi hem de nefretin sembolik hedefi hâline getiriyor.
Almanya’da Müslüman karşıtı nefret suçları giderek daha da şiddetleniyor. Geçtiğimiz yıl, CLAIM iki cinayet, üç cinayet girişimi veya ağır yaralama ve 198 fiziki saldırı vakası kaydetti. Berlin’de, bir Müslüman kadın, Hamas’a üye olup olmadığı sorulduktan sonra tren raylarına itildi. CLAIM, Alman yetkililerin bu tür nefret suçlarını çoğu zaman görmezden geldiğini bildiriyor.
Endişe verici olan, Almanya’daki Müslüman kadınların nadiren mağdur olarak tanınması. Aksine, sıkça sorun olarak gösterilerek mağduru suçlayan bir döngü yeniden ve yeniden üretiliyor.
Toplumsal düzeyde başörtüsü, ülkenin sosyal düzenine ve varsayılan homojen kültürüne bir tehdit olarak görülüyor. Alman toplumu, başörtüsünü kendi kültürel değerleriyle çelişen bir unsur olarak algılıyor. Bu nedenle başörtüsü, göçmen ve mülteci karşıtı duyguların görünür ve sembolik bir hatırlatıcısı hâline geliyor. Ayad’ın örneğinde olduğu gibi, başörtüsü onu nefretin hedefi hâline getiren belirgin bir işaret oldu.

Hukuki düzlemde Almanya’nın başörtüsüne yaklaşımı oldukça tutarsız. Ülkenin yargı sistemi, başörtüsü yasağı konusunda sürekli bir ileri bir geri adım atıyor. “Tarafsızlık” yasaları, bazı durumlarda işverenlere Müslüman çalışanların başörtüsü takmasını yasaklama hakkı tanırken, başka durumlarda buna izin verilmesini öngörüyor. Örneğin öğretmenler için bazı eyaletlerde başörtüsü yasağı kaldırılmışken, hâkimler gibi bazı devlet görevlileri için yasağın hâlâ yürürlükte olduğu görülüyor.
Almanya federal bir cumhuriyet olduğundan, başörtüsü yasağı eyaletler arasında farklılık gösteriyor. Ancak bir gerçek değişmiyor: 1990’ların sonlarından bu yana, hem eyalet hem de federal düzeyde başörtüsünü yasaklamaya yönelik birçok girişimde bulunuldu.
Müslüman kadınların “sorun” olarak görüldüğü ve “kurban” olarak tanınmadığı bir ülkede, Ayad’ın cinayetinin Alman devleti tarafından nasıl algılanacağını merak ediyorum. Alman hükümeti bu olayda cinayet işleyen kişiyi mi, yoksa başörtüsünü mü sorun olarak görecek?
Yıllardır Fransa, Belçika, Avusturya, İspanya, Lüksemburg ve Almanya gibi Avrupa Birliği ülkeleri, başörtüsü yasağını haklı çıkarmak adına pek çok bahane ortaya koydu. Kimi zaman yasağın, Müslüman kadınlara başörtüsünün zorla takılmasını engelleyeceği iddia edildi, kimi zamansa bu yasağın genel kamu güvenliğini sağlayacağı öne sürüldü.
Bu nedenle, Almanya gibi bir Avrupa ülkesinin, başörtüsü yasağının Müslüman kadınları şiddetten koruyacağı yönündeki iddiaları şaşırtıcı değil. Oysa bu şiddet, çoğunlukla beyaz Alman erkekler tarafından uygulanıyor.
Ayad’ın katilinin Alman mahkemeleri tarafından nasıl yargılanıp cezalandırılacağı ve ulusal ile uluslararası medyada nasıl temsil edileceği büyük önem taşıyor. Alman yargısı, bu cinayeti olduğu gibi —yani Müslüman karşıtı bir nefret suçu olarak— en yüksek düzeyde tanıyacak mı?
Ve Şansölye Friedrich Merz, ülkesindeki artan İslamofobiyle mücadeleye yönelik kararlılığını vurgulayan bir açıklama yapacak mı?
Yoksa Ayad’ın ölümü, Almanya’nın giderek derinleşen İslamofobi krizinde unutulup gidecek mi? Alman politikacılar, Müslümanları tehdit olarak göstermeye devam mı edecek?
Adalet yerini bulacak mı, yoksa bir istatistikten ibaret mi kalacak? Bu soruların cevabını ancak zaman gösterecek.
Yousra Samir Imran
Çeviri: Ahsen Nur Katırcıoğlu
Kaynak: https://trt.global/world/article/f4309c327431

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

