Francis Fukuyama, 1992 yılında The End of History and the Last Man (Tarihin Sonu ve Son İnsan) adlı kitabını yazdığında, insanlığın Amerika Birleşik Devletleri’nin önderliğindeki liberal demokratik düzen altında siyasi ve sosyal evrimin zirvesine ulaştığını öne sürdü. Bu düzen, herkes için özgürlük, eşitlik ve temel hakların korunmasını vaat ediyordu. Ancak Fukuyama’nın tezi ideolojik mücadelenin sonunu kutluyor gibi görünürken, Samuel Huntington, Clash of Civilizations (Medeniyetler Çatışması) adlı kitabında daha şüpheci bir görüş ortaya koydu. Huntington, Batı’nın İslam’ı giderek daha fazla bir tehdit olarak göreceğini ve uyumlu bir birlikte yaşam yerine kültürel çatışmaların yaşanacağını öngördü.
İslam ile Batı arasındaki bu ikilem, özellikle dünya çapındaki Müslüman topluluklar için liberalizmin idealleriyle çelişen bir gerçeklik olarak ortaya çıktı. Özgürlük ve eşitlik vaat eden “liberal dünya düzeni”, paradoksal biçimde dünya genelindeki Müslümanlar için acının ve marjinalleşmenin kaynağı haline geldi.
Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri olan laiklik, inanç özgürlüğünü sağlamak ve dini çeşitliliği korumak amacıyla geliştirilmiştir. Ancak Müslümanlar için laiklik, çoğu zaman özgürlükten ziyade kısıtlama anlamına gelmiştir. Örneğin Fransa’da, laïcité ya da katı laiklik kavramı, kamu alanlarında başörtüsü dahil dini sembollerin yasaklanmasını meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Bu politikalar, Müslüman kadınları orantısız şekilde hedef almakta, onların inançlarını ifade etme haklarını kısıtlamakta ve onları dini ifade ile kamusal katılım arasında bir seçim yapmaya zorlamaktadır. Bu yaklaşım, ifade özgürlüğüyle ilgili liberal demokratik idealle açıkça çelişmekte ve Müslümanlar arasında dışlanma ve yabancılaşma duygularını güçlendirmektedir.
Sekülarizmin Müslümanlar üzerindeki etkisi yalnızca Batı ülkeleriyle sınırlı değildir. Dünyanın en büyük demokrasisi olan Hindistan’da sekülarizm, Müslüman kimliğini arka plana itmek ve Müslüman toplulukları dezavantajlı konuma düşüren politikaları meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Başbakan Narendra Modi’nin hükümeti altında Hindistan’daki Müslümanlar, dini uygulamalara getirilen kısıtlamalardan Hindu milliyetçi grupların şiddetli saldırılarına kadar uzanan bir marjinalleşmeye maruz kalmıştır.
Durum, hükümet politikalarının ve askerî işgalin, Keşmirli Müslümanların dini ve siyasi özgürlüklerini kısıtladığı Keşmir’de daha da vahim bir hâl almıştır. Bu durumlarda laiklik, özgürlüğün garantisi olarak değil, azınlık dinlerini – özellikle de İslam’ı – bastırmak için kullanılan bir araç olarak görünmektedir.
Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler de bu eğilimlerden muaf değildir. Örneğin Bangladeş’te laiklik, İslami siyasi ifadenin kısıtlanması amacıyla kullanılan siyasi bir araç haline gelmiştir. Başbakan Şeyh Hasina yönetiminde, “çok İslami” olarak değerlendirilen dini kıyafet ve faaliyetleri kısıtlayan politikalar, dindar Müslümanları marjinalleştirmiştir.
Endonezya’da Suharto’nun Yeni Düzen rejimi döneminde de benzer şekilde İslami ifadeler kısıtlanmış ve bu ifadeler anti-milliyetçi olarak damgalanmıştır. Bu örnekler, sekülarizmin dini özgürlüğü teşvik etmekten ziyade, Müslümanların dini uygulamalarını çoğu zaman kısıtladığını ve bu uygulamaları devletin “seküler” kimliğiyle uyumsuz gördüğünü ortaya koymaktadır.
Müslümanların acı çekmesine neden olan liberal dünya düzeninin bir diğer unsuru da İslamofobidir. Liberal demokrasiler, hoşgörü ve kapsayıcılık ilkelerini savunmalarına rağmen, Batı toplumlarında Müslümanlara karşı sistematik önyargı oldukça yaygındır.
Avrupa ve Kuzey Amerika’da İslamofobi, politikalarda, medya temsillerinde ve günlük etkileşimlerde kendini göstermektedir. Bu sistematik önyargı, Müslümanlar hakkındaki stereotipleri pekiştirerek düşmanlığı körüklemekte ve ayrımcı uygulamaları meşrulaştırmaktadır.
11 Eylül 2001’in ardından başlatılan “terörle savaş”, İslamofobinin küresel güvenlik kisvesi altında nasıl kurumsallaştığını örneklemektedir. Bu savaş, Irak, Afganistan ve Suriye gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeleri hedef almış ve büyük çaplı şiddet ile can kaybına yol açmıştır. Kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere siviller, bu savaşın başlıca kurbanları olmuştur. “İslamcı aşırılıkla mücadele” söylemi, dünya çapında Müslüman kimliğinin damgalanmasına da neden olmuş ve tüm topluluklar potansiyel tehditler olarak etiketlenmiştir. Fransız siyaset bilimci Reynie, İslamcı terör saldırılarının %89,5’inin Müslüman çoğunluklu ülkelerde gerçekleştiğini ve bu saldırılarla ilişkili ölümlerin %91,7’sinin yine bu ülkelerde meydana geldiğini belirterek bu endişe verici eğilimi vurgulamaktadır.
İronik bir şekilde, terörle savaşın küresel güvenliği korumayı amaçladığı iddia edilirken, Müslüman topluluklar hem doğrudan kurbanlar olmuş hem de kendi ülkelerinde ve yurtdışında ayrımcılığın hedefi hâline gelerek ezici bir çoğunlukla mağdur edilmiştir.
Liberal dünya düzeni altında, Müslümanlar iki devam eden soykırımın da kurbanı olmuştur: Myanmar’daki Rohingya soykırımı ve birçok kişinin Filistinlileri sistematik şekilde yerlerinden etmek için bir girişim olarak gördüğü İsrail-Filistin çatışması. Eşitlik ve insan hakları gibi liberal değerler, bu toplulukları devlet destekli zulümden ve şiddetten korumakta başarısız olmuştur. Myanmar’da, ordunun Rohingya Müslüman nüfusa karşı yürüttüğü kampanya acımasız olmuştur; toplu katliamlar yapılmış, zorla yerinden edilmeler gerçekleşmiş ve korkunç insan hakları ihlalleri yaşanmıştır.
Bu soykırım, yüz binlerce Rohingya’yı Bangladeş’teki mülteci kamplarına sürüklemiş ve bu insanlar, bu kamplarda son derece umutsuz koşullarda yaşamaya mahkûm edilmiştir.
Öte yandan, İsrail-Filistin çatışmasında Filistinliler işgal, yerinden edilme ve şiddetle karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Batı, küresel ölçekte insan hakları ihlallerini kınarken, bu bölgelerdeki Müslümanlara yönelik muamelede açık bir çifte standart sergilemektedir.
Çin’de Uygur Müslümanlarının durumu da bir başka çarpıcı örnek oluşturmaktadır. Çin hükümeti, terörle mücadele ve sosyal uyum gerekçesiyle bir milyondan fazla Uygur’u “yeniden eğitim” kamplarında gözaltına almıştır. Bu uygulama kapsamında zorla çalıştırma, sürekli gözetim ve kültürel silme vakaları bildirilmiştir.
Ancak uluslararası tepki, özellikle Batı demokrasilerinden gelen tepki, büyük ölçüde sembolik kalmış; Çin’i sorumlu tutmak için somut adımlar ise son derece sınırlı olmuştur. Liberal dünya düzeninin, etnik temizlikle karşı karşıya kaldıklarında bile Müslümanları savunma konusundaki isteksizliği, insan hakları ve adalet ilkelerini zedeleyen rahatsız edici bir ikiyüzlülüğü ortaya koymaktadır.
Liberal demokrasilerde sağcı popülizmin yükselişi de Müslüman karşıtı duyguları daha da şiddetlendirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkelerdeki liderler ve partiler, siyasi destek kazanmak amacıyla göç ve “İslamlaşma” ile ilgili korkuları istismar etmektedir. Bu söylem, Müslüman göçmenleri genellikle ulusal kimlik, güvenlik ve sosyal uyum için bir tehdit olarak göstermektedir.
Yeni Zelanda’daki Christchurch cami saldırısı gibi olaylar, bu tür söylemlerin ölümcül sonuçlarını ortaya koymaktadır. Bu saldırılar, Müslümanların yalnızca devlet politikalarıyla marjinalleştirilmediğini; aynı zamanda popülist ideolojilerle radikalleşmiş bireylerin şiddetine de maruz kaldıklarını açıkça göstermektedir.
Sosyal ve siyasi marjinalleşmenin yanı sıra, Müslümanlar liberal dünya düzeninde ekonomik zorluklarla da karşı karşıya kalmaktadır. Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ülke yoksullukla mücadele etmektedir ve bu ülkeler küresel düzeyde ekonomik etkiye sahip değildir. Servet yoğunlaşması, yolsuzluk ve sömürücü uluslararası anlaşmalar gibi faktörler, bu eşitsizliğe katkı sağlamaktadır.
Örneğin Suudi Arabistan gibi petrol üreten ülkeler, uluslararası anlaşmalar gereği petrolü ABD doları cinsinden satmak zorunda kalmakta; bu durum, ekonomik bağımsızlıklarını sınırlamakta ve küresel finansal eşitsizlikleri pekiştirmektedir.
Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ülkenin ekonomik mücadeleleri, yerli elitlerin ülkelerinden servet sızdırması ve yoksulluk döngüsünü sürdüren kara para aklama gibi uygulamalarla daha da ağırlaşmaktadır. Bu arada, uluslararası finans kurumları ve ticaret politikaları genellikle bu ülkeleri dezavantajlı konuma getirmekte ve ekonomik kalkınmalarını kısıtlamaktadır. Bu faktörler, liberal dünya düzeninin Müslüman ülkeleri orantısız bir şekilde etkileyen ekonomik eşitsizlikleri nasıl sürdürdüğünü ve bu ülkeleri sömürüye ve azgelişmişliğe açık hale getirdiğini vurgulamaktadır.
Sonuç olarak, liberal dünya düzeni Müslümanları birçok alanda mağdur bırakmıştır. Laiklik, dini özgürlüğü korumak yerine İslam’ın ifade edilmesini kısıtlamaktadır. İslamofobi ve terörle mücadele, Müslümanları hem sosyal hem de siyasi olarak sistematik şekilde marjinalleştirmektedir. Müslümanları hedef alan soykırımlar ve etnik temizlikler, küresel toplumun asgari düzeyde müdahalesiyle devam etmektedir. Sağcı popülizm, Müslüman kimliklerini daha da damgalamakta ve ekonomik eşitsizlikler Müslüman çoğunluklu ülkelerin savunmasızlığını pekiştirmektedir. Bu çelişkiler, liberal düzenin tüm topluluklar için gerçek kapsayıcılık ve koruma sağlamadaki sınırlılıklarını ortaya koymaktadır. Liberal demokrasinin idealleri asil olmaya devam etse de, bunların seçici bir şekilde uygulanması Müslümanları haklarından mahrum bırakmaktadır. Liberal dünya düzeni, vaatlerini yerine getirmek istiyorsa bu sistemik eşitsizlikleri gidermeli ve özgürlük, eşitlik ve adaletin gerçekten evrensel bir şekilde uygulanması için çaba göstermelidir.
Shafi Md Mostofa
Çeviri: Ahsen Nur Katırcıoğlu
Kaynak: https://www.e-ir.info/2025/04/24/opinion-muslims-as-sufferers-in-the-liberal-world-order/

Dünya ve İslam, mesleki kurumsal makalelere, bağımsız düşünce ve dış politika değerlendirme yazılarına açıktır. Platformumuzda yer alacak yazılar çoğunlukla değişik kaynaklardan, kimlik ve yaklaşımlardan olacaktır.
Dünya ve İslam olarak yayımladığımız yazıların içeriğine; aktarılan bilgilerin gerçeklik değerine, yaklaşım tarzına, yapılan analizlere ve çıkan sonuçlara tümüyle katılmamız söz konusu değildir.

