Dünya ve İslam

 

İsrail Gazze’yi Haritadan Nasıl Silmeye Çalışıyor?

Share

İsrail’in 7 Ekim sonrası Gazze’ye yönelik başlattığı saldırılar, görüntü itibarı ile Hamas’ı askeri olarak çökertme hedefini barındırsa da Siyonist rejimin Filistinli siviller üzerinde uyguladığı stratejiler, bu hedefin çok ötesinde bir niyeti ortaya koymaktadır. Gazze’nin tamamında ve özellikle kuzeyinde izlenen yöntemler; İsrail’in Gazzeliler üzerinde kitlesel yerinden etme, sivil altyapının tahribi, insani yardımın sistematik şekilde engellenmesi ve yerleşim projelerinin yeniden gündeme getirilmesiyle birleşerek bir halkın coğrafi, sosyal ve siyasi anlamda haritadan silinmesine yönelik uzun vadeli bir stratejiye işaret etmektedir. Dolayısıyla İsrail’in 7 Ekim sonrası politikası Gazze’yi haritadan silmek ve yaşanılmaz halden çıkarmak üzerine kurulu olduğu ifade edilebilir. 

Demografik Tasfiye

İsrail’in Gazze’yi haritadan silmek ve yaşanılmaz hale getirmek için attığı adımlardan birisi Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri sürgüne zorlamak için her türlü eylemi hayata geçirmek gelmektedir. Diğer bir ifade ile İsrail Filistin’i Filistinsizleştirmeye veya Gazze Gazzesizleştirilmeye çalışmaktadır. Bu politika büyük oranda demografik tasfiye süreci ile toprakların vatandaşsızlaştırılmasına dayanmaktadır. Bu anlamda Gazze’nin kuzeyinde yaşanan geniş çaplı yıkım, sivillerin zorla göç ettirilmesi ve geri dönüş yollarının tamamen kapatılması, sadece askeri değil, derinlemesine siyasal bir mühendislik sürecinin sonucudur. Bölgedeki sivil hayatın- çadırlar da dahil- sistematik olarak hedef alınması, eğitim ve sağlık altyapısının bilinçli biçimde yok edilmesi ve ardından “insansızlaştırılmış” alanlara hiçbir yardımın sokulmaması, Gazze’nin kuzeyinin kalıcı olarak Filistinlilerden arındırılmasına dönük bir planı hayata geçirmektedir.

Bu demografik tasfiye aynı zamanda coğrafi bir yeniden düzenlemeyle birlikte yürütülmektedir. Gazze’yi kuzey-güney ekseninde ikiye bölen koridorlar, özellikle Netzarim, Philadelphi, Morag gibi işgal rotaları, sadece askeri hareketliliği kontrol altına almakla kalmamakta; aynı zamanda bölgenin fiziksel parçalanmasını kalıcı hale getirmektedir. Bu hatlar, kuzeydeki Filistinli nüfusun geri dönüşünü engelleyen bir duvar işlevi görürken, aynı zamanda İsrail’in ileride uygulamayı planladığı yerleşim stratejilerine de zemin hazırlamaktadır.

Yerinden edilen halkın geri dönüşünü engelleyen bu coğrafi düzenleme, yalnızca askeri ihtiyaçlarla sınırlı kalmamaktadır. İsrail’in uzun vadeli hedefi, kuzey Gazze’yi tampon bölgeye çevirmek ve bu bölgeyi sivil yerleşime yeniden açmaktır. Bu bağlamda, Gazze’nin kuzeyi, Batı Şeria’da yıllar içinde inşa edilen yerleşim mantığına benzer şekilde, “önce güvenlik” adı altında sivil kolonizasyonun meşrulaştırıldığı bir alan haline getirilmektedir. Haritadan silinen her mahalle, aslında yerleşimciliğe tahsis edilecek bir geleceğin fragmanıdır.

Açlık ve Kaosun Silahlaştırılması

İsrail’in Gazze politikasında bir diğer dikkat çeken boyut, insani yardımın sistematik biçimde engellenmesi ve bunun yaratacağı kaotik ortamın siyasi amaçlarla kullanılmasıdır. İsrail bu politikası ile Gazze’de toplumsal bir çöküş inşa etmeyi hedeflemektedir. Nitekim işgalci İsrial, Gazze’de sadece yardım kamyonlarının geçişi engellenmekle kalmamakta; aynı zamanda belirli bölgelerde İsrail destekli IŞİD benzeri terör yapıları ve organize silahlı çeteleri desteklemekte ve bu terör yapıları aracılığıyla yardımların yağmalanmasına göz yumulmaktadır. Bu çeteler, bölge halkı üzerinde hem ekonomik hem de fiziksel bir terör rejimi kurarken, İsrail işgal ordusunun bu süreçte aktif veya pasif biçimde koruyucu rol üstlenmesi, stratejik bir yönlendirmeye işaret etmektedir.

İnsani yardımı korumaya çalışan Gazzeli yerel kolluk kuvvetlerinin hedef alınması, buna karşın yardım tırlarını silah zoruyla yağmalayan çetelerin serbest bırakılması, hukuk düzeninin bilinçli şekilde çökertilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca İsrail üzerinden gönderilen yardımlar da İsrailli yerleşimci, silahlı çeteler tarafından da yağmalanmakta, İsrail’in Gazze üzerinde uygulamaya çalıştığı kaos mühendisliği İsrail halkının bir kısmı tarafından da icra edilmektedir. Bu durum sadece Filistin’in devlet ve toplumsal yapısını felç etmeyi değil, aynı zamanda halk arasında güvensizlik yaratmayı ve Hamas dahil tüm yerel otoriteleri itibarsızlaştırmayı hedeflemektedir. Bu kaotik ortam, İsrail’in ileride önerdiği alternatif yönetim modellerini dayatma açısından uygun bir zemin oluşturur. Açlık da bu çerçevenin temel bileşenidir. İsrail tarafından bilinçli biçimde uygulanan politikalarla günlük kalori alımının dramatik biçimde düşürülmesi, fırınların hedef alınması, su altyapısının yok edilmesi ve gıda kamyonlarının kasıtlı olarak yağmaya açık hale getirilmesi; halkı iki seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır: ya boyun eğip göç etmek ya da açlıktan ölmek. Bu politika, savaşın askeri cephesinden çok daha derin bir psikolojik kuşatmayı temsil etmektedir. Dolayısıyla İsrail açısından gıda silah gibi Gazzeliler üzerinde tehdit aracı haline getirilmiştir. Dolayısıyla açlık işgalci İsrail açısından sadece bir taktik değil, aynı zamanda stratejik bir kırılma aracı olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda İsrail’in yardım kanallarını özelleştirme (Gazze İnsani Yardım Vakfı gibi), özel güvenlik şirketleri ve silahlı çeteler üzerinden “insani yardımın militarizasyonu”nu önerme girişimleri, bu süreci kurumsal düzeye taşımaktadır.

Yerleşimciliğin Dönüşü

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığında üçüncü temel sütun, yerleşimcilik ideolojisinin sahaya yeniden döndürülmesidir. 2005 yılında Gazze’den geri çekilen İsrail, bugün hem askeri hem siyasal olarak bu süreci tersine çevirmeye çalışmaktadır. Mevcut aşırı sağcı koalisyonun birçok üyesi, Gazze’de yeniden Yahudi yerleşimleri kurulmasını açıkça savunmakta ve kuzey Gazze’nin boşaltılmasını bu hedefin ön koşulu olarak değerlendirmektedir.

Yerleşimcilik yalnızca fiziki inşaat anlamına gelmemekte; bu aynı zamanda bir egemenlik beyanı olarak görülmektedir. Gazze’nin kuzeyinin “boş” ve “güvenli” hale getirilmesi, yerleşimciliğe uygun bir zemin yaratmakta; bu sayede işgalci İsrail, Gazze’nin bir bölümünü fiilen ilhak etmeye hazırlanmaktadır. Uluslararası hukuk açısından bu durum açık bir savaş suçu niteliği taşımakta; ancak sahadaki fiili durum yaratılarak, uluslararası toplumun tepkisizliği test edilmektedir. Bu süreçte sadece yerleşimciler değil, İsrail içindeki güvenlik bürokrasisi de kilit rol oynamaktadır. Askeri kontrol noktalarının kalıcılaştırılması, kuzeydeki boşaltılmış bölgelerin “güvenlik bölgesi” ilan edilmesi ve bu alanlara dışarıdan erişimin kısıtlanması, gelecekteki yerleşimlerin güvenliğini sağlamak için uygulanan adımlardır. Diğer bir ifade ile Gazze’de sadece mekânsal olarak yer açılmamakta; bu boşluklar aynı zamanda ideolojik ve askeri bir altyapı ile doldurulmaktadır.

İsrail’in bu politikası, Batı Şeria’da Oslo sonrası dönemde uygulanan “özerklik görünümlü işgal” modelini Gazze’ye aktarmayı da hedeflemektedir. Güneyde sembolik bir Filistinli sivil yönetimin kurulması, kuzeyde ise tamamen İsrail kontrolünde askeri-yerleşimci bir alanın inşa edilmesi; bölgenin parçalanmasını ve Filistin halkının siyasi temsil kapasitesinin yok edilmesini amaçlamaktadır.

Sonuç olarak İsrail, Gazze’yi haritadan silmeye çalışmaktadır. Gazze’de yaşananlar bir savaş değil, İsrail tarafından bölgesel düzeyde planlanmış bir yeniden tasarım projesidir. Bu proje; demografik boşaltma, insani yardımın silahlaştırılması ve yerleşimciliğin yeniden kurumsallaştırılması gibi birbirini tamamlayan politikalar üzerinden hayata geçirilmektedir. İsrail, bu stratejiyle sadece Gazze’yi değil, Filistin’in temsil ve varoluş iddiasını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Gazze’de verilen mücadelenin ve direnişin anlamı, artık sadece bir coğrafyanın korunması değil; halkın siyasi ve tarihsel kimliğinin savunulması olarak görülebilir. İsrail tarafından yıkılan her ev, sadece bir bina değil; bir kimliğin, bir hafızanın ve bir halkın varlık iddiasının hedef alınmasıdır. Bu bağlamda Gazze’deki direniş, modern çağın sömürgeci planlarına karşı verilen en sembolik karşı duruşlardan biri olarak tarihe geçmektedir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Daha Fazla Makale

Yazardan Daha Fazla Makale