Esed rejiminin Aralık 2024’teki çöküşü, Suriye için yeni bir siyasi sayfanın açılmasına imkân tanısa da aynı zamanda ülkeyi çok boyutlu bir güvenlik problemleriyle baş başa bırakmıştır.
Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimi, uluslararası meşruiyet arayışı içerisinde iken; içeride etnik, mezhebi ve ideolojik fay hatları arasında sıkışmış bir güvenlik mimarisiyle karşı karşıyadır. Bu karmaşık manzarada, DAEŞ tehdidi yalnızca askeri bir risk değil, aynı zamanda siyasal geçişin derinleşmesini engelleyecek bir istikrarsızlaştırıcı aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, örgütün çöl hücrelerinden toplumsal radikalleşmeye kadar uzanan çok katmanlı etkilerini ve kaybeden aktörlerin DAEŞ’e dolaylı desteği üzerinden yaratılabilecek tehditleri değerlendirmek önem taşımaktadır.
Güvenlik Boşlukları
Suriye’de Esed rejiminin düşüşüyle birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk, geçmişte olduğu gibi radikal yapılar için uygun bir zemin yaratmaktadır. DAEŞ’in son yıllarda büyük ölçüde askeri olarak zayıflatıldığı ve çöl alanlarına çekildiği genel kabul görse de bu durum örgütün yok olduğu anlamına gelmemektedir. Suriye sahasından elde edilen veriler, Halep kırsalı, Deyrizor çölü ve Tedmur çevresinde faaliyet gösteren hücre yapılarına işaret etmektedir. Örgüt, doğrudan toprak hâkimiyetine yönelmektense, düşük yoğunluklu saldırılar ve suikastlarla varlığını sürdürmekte ve siyasal istikrarsızlık derinleştikçe hareket alanını genişletme stratejisi izlemektedir.
Özellikle rejimin düşmesi sonrası İsrail’in saldırılarını artırması ve iç karışıklık çıkarması, rejim sonrası Suriye’nin birçok bölgesinde güvenlik riskleri oluşturmuştur. Ayrıca ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını azaltma eğilimi ve Washington’un Şara yönetimiyle iş birliğinin düzeyi konusundaki belirsizlik, DAEŞ’in daha az gözetim altında yeniden yapılanmasına imkân verebilir. Tüm bu gelişmeler, DAEŞ’in kısa vadeli taktiksel suskunluğunu stratejik bir yeniden inşa sürecine dönüştürdüğünü göstermektedir.
Kırılgan Siyasal Geçiş
DAEŞ’in yeniden güç kazanma ihtimali yalnızca örgütün kendi kabiliyetiyle sınırlı değildir; Suriye içindeki siyasal ve askeri aktörlerin bu tehdide karşı tutumları da belirleyicidir. Özellikle rejim değişimi sürecinden dışlanan ya da siyasi kazanç elde edemeyen bazı grupların –ister aşiret yapıları ister eski rejim artıkları, isterse radikal gruplar olsun– DAEŞ’i bir araç olarak kullanarak yeni yönetimi zayıflatma ihtimaller dahilindedir. Bu bağlamda, Şara yönetiminde yer bulamayan radikal eğilimli unsurların, DAEŞ’e katılım riski ciddi bir toplumsal güvenlik sorunu olarak öne çıkmaktadır.
Ayrıca Suriye’nin kuzeyindeki PKK’nın Suriye kolu olan SDF ile Şara yönetimindeki Şam’ın entegrasyon sürecindeki belirsizlikler, etnik ve mezhebi gerilimleri körüklemekte, bu da DAEŞ’in “mağduriyet söylemi” üzerinden yeni militan devşirme kapasitesini artırmaktadır. Halihazırda Halep’in Şeyh Maksud gibi bölgelerinde Arap–Kürt çatışmasının sinyalleri alınmakta; bu da örgütün etnik fay hatlarını derinleştirerek istikrarsızlığı büyütme stratejisine hizmet etmektedir.
Bununla birlikte, bölgesel düzeyde de bazı aktörlerin –örneğin İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonları– dolaylı biçimde merkezi yönetimi zayıflatma potansiyeli taşımakta ve bu güç mücadelesi ortamında DAEŞ’e yeni alanlar açabilmektedir. Bu anlamda İsrail’in Dürzi grupları kışkırtarak Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetiminin güney kanadını baskı altına alması da merkezi gücün dikkatini dağıtmakta ve doğudaki güvenlik zaaflarını artırmaktadır.
İdeolojik Boşluk ve Toplumsal Radikalleşme
Suriye’de siyasal dönüşüm süreci, yalnızca askeri kontrol ve diplomatik tanınma üzerinden inşa edilirse, DAEŞ’in beslendiği ideolojik boşluklar derinleşmeye devam edebilir. Özellikle adalet mekanizmalarının henüz tam kapasite inşa edilmemiş olması, Esad dönemi suçlarının yargılanmaması ve siyasi dışlanma hissi, örgütün söylemsel gücünü yeniden üretmesine zemin hazırlamaktadır. Hasake ve Ayn İssa gibi bölgelerdeki DAEŞ bağlantılı tutukluların tutulduğu kamplarda ise koşulların kötüleşmesi, yeni radikalleşme dalgalarına neden olabilir.
Şara yönetimi, sadece güvenlik politikaları ile değil; kapsamlı sosyal adalet, yerel katılım ve dini çoğulculuğu önceleyen bir reform süreciyle bu radikalleşme riskini bertaraf edebilir. Ancak şu ana kadar açıklanan reform planlarında bu boyutun yeterince yer bulmaması, örgüt için yeni bir anlatı zemini yaratmaktadır. DAEŞ, bu süreçte “medenileşmiş yeni yönetim” anlatısını itibarsızlaştırmak ve “Batı’nın desteklediği kukla rejim” söylemini yeniden inşa etmek için fırsat kollamaktadır.
Sonuç olarak Suriye’deki istikrarın önündeki en önemli meydan okumalardan biri DAEŞ’dir. Suriye, Esad sonrası süreçte yalnızca siyasi meşruiyet değil, toplumsal güvenlik, aidiyet ve kapsayıcılık açısından da yeniden yapılanması gerekmektedir. Söz konusu adımların atılmaması, DAEŞ benzeri yapıların sessizce güç toplayarak istikrarı baltalaması kaçınılmaz hale getirebilir.
DAEŞ tehdidi yalnızca çöl hücrelerinden ibaret değil; aynı zamanda dışlanan aktörlerin öfkesi, mezhebi kutuplaşmanın derinliği ve uluslararası ilgisizliğin sonucudur. Şara yönetimi ve destekçileri, bu sessiz tehdidi yalnızca “terörle mücadele” ekseninde değil, daha geniş bir istikrar inşa perspektifiyle ele alarak bu terör sorunun çözüp Suriye’nin geleceğini sağlam bir zeminde tesis edebilir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

