Özgürlük ve Demokrasi Söyleminin Çöküşü
Batı akademisi, her ne kadar kökenleri İslam medeniyetinde yer alsa da tarihsel olarak birçokları tarafından özgür düşüncenin, akademik tartışmanın ve eleştirel bakış açısının gelişim alanı olarak görülmüştür. Ancak son dönemde, özellikle Filistin meselesi ve Siyonizm eleştirileri konusunda, Batı’nın özgürlük ve demokrasi söylemlerinin pratikte ne kadar seçici ve çelişkili olduğu gözler önüne serilmektedir.
Bu anlamda başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Uluslararası Çalışmalar Derneği (International Studies Association- ISA), Princeton gibi üniversitelerin aldığı kararlar bu kurumların akademik anlamda önemli kurumlar olmalarına rağmen, İsrail’in Filistin soykırımı karşısında sessiz kalmalarına veya dolaylı olarak Siyonist politikaları desteklemeleri nedeniyle çok sayıda akademisyenin tepkisini çekmiştir.
ISA ve Siyonizm
ABD merkezli ISA, uluslararası ilişkiler alanında önemli bir kurum olarak kabul edilmekle birlikte, son dönemde aldığı tartışmalı kararlarla akademik özgürlükler ve siyasi tutarlılık konusunda ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. ISA’nın bu eleştirilerin odağında yer almasının temel nedeni, özellikle İsrail’in Filistin’e yönelik devam eden insan hakları ihlalleri ve soykırım politikaları karşısında sessiz kalması ve hatta İsrail yanlısı bir tutum sergilemesidir. Bu durum, ISA’nın özgürlük ve adalet söylemleriyle pratikteki uygulamaları arasında derin bir çelişki olduğunu ortaya koymaktadır.
ISA’nın gündeme gelmesine neden olan ilk önemli kararı, X platformundan (eski adıyla Twitter) çekilme kararıdır. Bu karar, platformun Elon Musk tarafından satın alınmasının ardından akademik özgürlükleri kısıtlayan içerik politikalarına bir tepki olarak açıklanmıştır. Ancak, ISA’nın kendi içinde de özgürlükler konusunda tutarlı bir tutum sergilemediği gözlemlenmiştir. Bu anlamda ISA’nın aldığı ikinci karar İsrail desteği ile alakalıdır. İsrail’in 75 yıldır sürdürdüğü Filistin soykırımına karşı sessiz kalan ISA, İsrail’i boykot, tecrit ve yaptırımlarla izole etmeyi amaçlayan BDS (Boycott, Divest and Sanctions/Boykot, Tasfiye ve Yaptırımlar) hareketini destekleyen üyelerini cezalandırmıştır.
Şubat 2025’te yapılan ISA Yönetim Kurulu toplantısında, Filistin’le dayanışma önergesi “usulsüz” ilan edilerek tartışmaya kapatılmış ve önergeyi desteklemek isteyen üyelerin konuşmaları engellenmiştir. Benzer şekilde, Ağustos 2024’te Akademik Özgürlük Komitesi’nin Filistin lehine bir açıklama yapması ISA liderliği tarafından engellenmiş ve bu durum, komite başkanı da dahil olmak üzere 9 üyeden 6’sının istifasına yol açmıştır.
ISA’nın bu tutumu, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gibi konularda hızlı ve güçlü siyasi açıklamalar yaparken, İsrail’in Filistin’e yönelik devam eden soykırımına karşı sessiz kalmasıyla daha da belirgin hale gelmiştir. Bu çelişkili tutum, ISA’nın özgürlük ve adalet söylemlerinin pratikte ne kadar seçici ve ikiyüzlü olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği insan hakları ihlalleri ve soykırım politikaları dünya çapında tepki toplarken, ISA’nın İsrailli akademisyen Sarai Aharoni’yi konuşmacı olarak davet etmesi, kurumun Siyonist eğilimlerini açıkça gözler önüne sermiştir.
Sarai Aharoni, feminizm alanında çalışmalar yürütmesine rağmen, İsrail’in Filistinli kadınlara yönelik sistematik hak ihlallerine dair bir çalışma yapmıştır. Ayrıca ISA, İsrail’in 7 Ekim sonrası Gazze’de katlettiği yüzlerce kadına dair Aharoni’den bir konuşma talep etmemiş, meselenin İsrail’i eleştiren boyutu kasıtlı olarak es geçilmiştir. Bu durum, Aharoni’nin ve ISA’nın Siyonist akademik sistemin bir parçası ve meşrulaştırıcı bir aracı olduğunu düşündürmektedir. Aharoni’nin sosyal medya paylaşımları ve akademik yayınları incelendiğinde, Siyonist ideolojiyle olan bağlantıları net bir şekilde görülebilmektedir.
ISA’nın bu tür adımları, Batı’nın özgürlük ve demokrasi söylemi ile gerçekte uyguladığı politikalar arasındaki derin çelişkiyi bir kez daha gözler önüne sermektedir. İsrail ve Siyonizm’in Batı’da etkin bir otoriter yapıya sahip olduğu ve bu yapının akademik özgürlükleri nasıl baskı altına aldığı, ISA’nın tutumuyla somut bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kurumun reflekslerinde İsrail lehine gösterilen sistematik yanlılık ve öğrencilerin bu nedenle atılması, Batı’nın Siyonist otoriter bir yapıya sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu bağlamda, ISA’nın İsrail’i boykot etmek yerine Siyonist akademisyenleri öne çıkaran tutumu, kurumun akademik özgürlükler ve insan hakları konusundaki inandırıcılığını ciddi şekilde zedelemiştir.
Dolayısıyla, ISA’nın İsrail’e yönelik tutumu, Batı’nın özgürlük ve demokrasi söylemleriyle gerçekte uyguladığı politikalar arasındaki çelişkiyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durum, Siyonist otoriterizmin Batı’daki akademik kurumlar üzerindeki etkisini ve bu kurumların insan hakları ihlallerine karşı sessiz kalma eğilimini gözler önüne sermektedir. ISA’nın bu tutumu, akademik özgürlüklerin gerçek anlamda korunması ve insan hakları ihlallerine karşı tutarlı bir duruş sergilenmesi gerektiği konusunda ciddi bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Siyonist otoriterizmin etkisi sadece akademik çalışmalar yürüten derneklerle sınırlı değildir. İsrail’i eleştirmeyi anti-Semitizm ile kodlayan bu zihniyet Batı akademisinin en önemli parçası olan ve dünyaca ünlü birçok üniversitede de etkindir.

Akademik Özgürlüklerin Baskılanması
Son yıllarda, Batı’daki yükseköğretim kurumlarında akademik özgürlüklerin ciddi şekilde kısıtlandığı ve özellikle Filistin yanlısı aktivizme yönelik artan baskıların dikkat çekici bir şekilde arttığı görülmektedir. Barnard College ve Cambridge Üniversitesi’ndeki olaylar, akademik özerklik ve ifade özgürlüğü konularında büyük bir tehdit oluşturan gelişmelere işaret etmektedir. Bu üniversitelerde yaşanan müdahaleler, yalnızca akademik tartışma özgürlüğünü engellemekle kalmamış, aynı zamanda belirli bir ideolojik görüşün, özellikle İsrail’in politikalarının, üniversite politikaları ve öğretim içeriği üzerinde hâkimiyet kurmasına da olanak sağlamaktadır.
Barnard College’daki örnek, öğrencilerin akademik ortamda ifade özgürlüklerini kullanmalarının ne denli ciddi bir şekilde engellenebileceğini gösteren çarpıcı bir vakadır. Filistin yanlısı protestolarıyla dikkat çeken iki öğrenci, ders sırasında Gazze’deki soykırım ve İsrail’in bu eylemlerini görmezden gelen eğitim içeriğini sorgulamış, broşürler dağıtarak görsel materyallerle bu saldırıları belgelemişlerdir. Bu eylemleri, “akademik ortamın bozulması” ve “şiddet içerikli görsellerin kullanılması” gerekçeleriyle cezalandırılmıştır.
Ancak, öğrencilerin bu eylemleri, yalnızca bir akademik tartışma alanı yaratmayı ve öğrencilere uluslararası hukuk ve insan hakları bağlamında bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Dersin öğretim görevlisinin, öğrencilerin İsrail’in Gazze’deki eylemlerine dair sorulara cevap vermekten kaçınması, aslında akademik özgürlüğün ihlali anlamına gelmektedir. Bu tür bir duruş, Batı’daki üniversitelerin objektiflik ve tarafsızlık ilkeleriyle çelişmektedir.
Benzer şekilde, Cambridge Üniversitesi’nde yaşanan gelişmeler, üniversite yönetiminin Filistin yanlısı protestoları kriminalize etme çabaları ile daha da derinleşen bir sorunu gözler önüne sermektedir. Üniversite yönetimi, kampüste gerçekleştirilen Filistin lehine protestoları “rahatsız edici” olarak nitelendirerek, bu eylemleri yasaklama girişiminde bulunmuştur.
Ancak, bu tür bir yaklaşım, ifade özgürlüğünü hedef alan ve yalnızca belirli bir görüşü susturan bir tutum olarak değerlendirilebilir. Cambridge Üniversitesi’nin, protestoları bastırma çabaları, akademik özgürlük ve demokratik değerler adına ciddi bir geri adım olarak yorumlanmaktadır. Öğrencilerin ve akademisyenlerin barışçıl protesto hakkının engellenmesi, Batı’daki üniversitelerin ifade özgürlüğü konusunda çifte standartlı bir tutum sergilediğini ortaya koymaktadır.
Bu tür örnekler, Batı’daki yükseköğretim kurumlarının, akademik özgürlükleri ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak için giderek daha fazla siyasi baskılara boyun eğdiğini gösteren bir dizi durumu yansıtmaktadır. Örneğin, ABD’deki Hunter College ve Princeton Üniversitesi’ndeki benzer olaylar, akademik özerkliğin zayıfladığını ve üniversitelerin politik baskılar karşısında direnç gösteremediklerini göstermektedir.
New York Valisi Kathy Hochul’un, Filistin çalışmalarıyla ilgili akademik pozisyonların iptal edilmesi yönündeki kararı, akademik özgürlüğün ciddi şekilde tehdit altında olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Princeton Üniversitesi’nde, Filistin yanlısı aktivistlerin cezalandırılmaya çalışılması da üniversitelerin, özellikle Filistin konusundaki eleştirileri susturmak adına aktif bir rol üstlendiğini göstermektedir.
Barnard College ve Cambridge Üniversitesi’nde yaşanan olaylar.
Barnard College ve Cambridge Üniversitesi’nde yaşanan olaylar, Batı’daki üniversitelerin akademik özgürlük konusundaki çifte standartlarını ve baskıların artan etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, üniversitelerin akademik özerkliği korumak yerine, siyasi ve ideolojik baskılara boyun eğdiklerini ve yalnızca belirli görüşleri destekleyen bir ortam yaratmaya çalıştıklarını göstermektedir. Sonuç olarak, bu tür uygulamalar, Batı’daki yükseköğretim kurumlarının özgürlük ve demokrasi adına söyledikleriyle uyguladıkları arasında derin bir çelişki barındırmaktadır. Üniversitelerin, ifade özgürlüğünü ve akademik bağımsızlıklarını korumak yerine, siyasi baskılar ve ideolojik dayatmalar altında hareket etmeleri, özgür düşünceyi ve eleştirel perspektifleri tehdit etmektedir.
Trump yönetiminin, Filistin yanlısı aktivizmi “anti-semitizm” ile ilişkilendirerek yasal baskıları artırması, bu baskıların siyasi ve ideolojik olarak nasıl şekillendiğini de gözler önüne sermektedir. Trump’ın birçok kararnamesi, akademik özgürlükleri kısıtlamayı ve belirli bir görüşü desteklemeyi amaçlayan bir yaklaşım olarak yorumlanabilir.
Bu tür yasal düzenlemeler, öğrencilerin ve akademisyenlerin yalnızca belirli politik görüşleri dile getirmelerine olanak tanırken, diğer sesleri susturmayı hedeflemektedir. Bu durum, akademik kurumların tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerine aykırı olarak, üniversitelerin eğitim ve araştırma süreçlerini siyasi müdahalelere açtığını göstermektedir.

Batı’nın İkiyüzlü Demokrasi Anlayışı
Batı’nın özgürlük ve demokrasi söylemi, İsrail söz konusu olduğunda nasıl çifte standart uyguladığını açıkça ortaya koymaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gibi konularda hızlı ve güçlü siyasi açıklamalar yapan Batı, İsrail’in Filistin’e yönelik soykırımına karşı sessiz kalmaktadır.
Dahası decolonialization /sömürgesizleşme veya sömürgecilikten arınma konusunda uzman olan Eve Tuck gibi isimler bile Hamas’ın 7 Ekim operasyonunu terör saldırısı olarak tanımlarken İsrail’in Gazze soykırımına dair herhangi bir açıklama yapmaması
Batı akademisinin özgürlük ve demokrasi söyleminin gerçekte ne kadar içi boş olduğunu gözler önüne sermektedir.
Dolayısıyla Batı’daki eğitim kurumları ve medya, İsrail lobisinin etkisi altında otoriter bir yapıya bürünmüş durumda olduğu ifade edilebilir.
Bu anlamda Batı’da akademik özgürlük ifadesinin Filistin’le dayanışma içinde olan öğrenciler ve akademisyenler üzerinde baskı kurmak için kullanıldığı söylenebilir. Benzer şekilde kahir ekseriyet Batı medyası, İsrail’in söylemini sorgusuz sualsiz benimseyerek, gerçekleri çarpıtıp Filistinlilerin acılarını görmezden gelmektedir. Bu süreç, Batı’nın özgürlük ve demokrasi adına konuşurken, gerçekte nasıl otoriter bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne seriyor.
Sonuç olarak Batı’nın özgürlük ve demokrasi söylemi, İsrail ve Siyonizm söz konusu olduğunda nasıl çifte standart uyguladığını açıkça ortaya koyuyor. Barnard College’dan atılan öğrenciler, İngiliz medyasının İsrail lehine yaptığı sistematik yanlılık, Batı’nın ikiyüzlü demokrasi anlayışını gözler önüne seriyor.
Bu süreç, Batı’nın özgürlük ve demokrasi adına konuşurken, gerçekte nasıl otoriter bir yapıya sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Batı, özgürlük ve demokrasi söylemiyle kendini pazarlarken, İsrail lobisinin etkisi altında yaşadığı rahatlıkla ifade edilebilir. Dolayısıyla Siyonist otoriterliğin Batı eğitim dünyasını ele geçirdiği söylenebilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir. Dünya ve İslam’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016’da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını ‘Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan’ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri’ konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

